9 Ocak 2012 Pazartesi
24 Aralık 2011 Cumartesi
Saturday Night Fever 5
- Müşfik Kenter'in hatırı var tamam, ama şu Milka'nın insanları-yakınlaştıran-seviştiren mor ineğini kesip yerim ben. Ne diyosunuz lan siz?
- "İnsanlardan kaçtıkça sana daha çok destek oluyorlar. Onlara ne yaparsan yap, terk etmeyeceklerini biliyorsun. Rahatsın..." Yani, seni severim Esra ama, bundan daha haksız olamazdın. Kusura bakma.
- Ama işte Behzat Ç. bu yüzden muhteşem. Zira kalbi kırılan insan böyle konuşur. Birkaç bölüme kadar bu söylediklerinden pişman olduğunu da görürüz zaten muhtemelen.
- Behzat Ç. başka hangi neden(ler)den dolayı muhteşem? Cumartesi Anneleri-taşlanmış kot işçileri-faili meçhul Festus Okey cinayeti, sokakta yaşayanlar gibi mevzuları işlemesinden başka, gerçek kaybedenliği gösterdiği için belki de. "Cinayet olan" Akbaba bağırdı çağırdı, o yüzden haberimiz oldu ama bir diğerini de görüyorsunuz değil mi birkaç bölümdür, emekli başkomiser Aziz'in akıbetini kestirebilen var mı mesela? Peki ya "arıza hatun" kontenjanından, diziye geç dahil olan Mine Tugay'ın karakteri çok mu farklı onlardan?
- - Ben küfrederim, polisim! - Ben de küfrederim abi, polissin!
- Bu kadar Behzad yeter. Behzad demişken, Behzad Durani var bir de, o bizimkine göre baya işe yaramaz, ipe sapa gelmez bir adam gerçi. Ama hizmet ettiği adam ve filmi için onları söylemek mümkün değil. Velhasıl, Bad Mâ Râ Hâhed Bord'u izleyin. Hem o da bir nevi Le Vent Nous Portera.
- Farsça kolay ve muhteşem bir dil.
- Rüzgar söylesin o zaman. Ya da böyle söylesin, ya da böyle.
- "Buzz droid" odaklı Star Wars göndermesinin merkezinde yer aldıktan sonra hava taşıtından kendisini fırlatan Batman "hava desteği" ister: "Hiç uçamadığımı göz önünde bulundurursak... 'Şimdi' iyi olurdu." İnsan bir teşekkür eder.
- "Bu grubu şu filmle/diziyle mi tanıdınız :(" tavrı beni deli ediyor. Underrated tacirliği yapıp sonra şunu söylemek için mi sustunuz zamanında amına koyayım.
- Ahkam vakti: Orhan Gencebay ve Ahmet Kaya dinlemeyen eksiktir. "İkisini bir mi tutuyosun?" diyeceklere cevabı erkenden vereyim: "Seninle mi bir tutacaktık?"
- "Başarılı" sıfatından mı, yoksa götten uydurulmuş iki noktadan (..) mı daha çok nefret ediyorum bilemedim.
- Batman: Arkham City nasıl bitti lan öyle. İbneler.. .. .. .. .. .. .. .. .. ..
- Şu video çok başarılı değil mi bu arada?
- Fabregas, Allah aşkına bi sus artık ya. "Bir gün Arsenal'a dönerim"den tut "Wenger en iyilerinden birisi"ne, "Arsenal'ı hâlâ seviyorum"dan "Neredeyse ağlayacaktım"a kadar söylemediğin şey kalmadı. İyi çocuksun falan ama yeter yav. Herkesi memnun etmeye çalışmaya gerek yok. Birisi çıkıp "ya bi siktir git" dese verecek cevabın olmaz yemin ediyorum.
- Youtube'da fake müzik videoları var ya hani; mesela Jimi Hendrix'in Cocaine'i söylediğini iddia eden video gibileri ki aldıkları dislike sayısından anlıyorsunuz sahte olduklarını. Ne lan bu? Troll desen değil.
- Trollük de zaten sike sürülür iş değil. Ama hayat felsefesi haline getiren var, garip.
- Bir de, futbol hakkında yüzeysel ahkâm kesen herkese Football Manager'la yatıp kalkıyor damgası yapıştırmak eskidi artık be. "Çok Jonathan Wilson okuyorsun ;)","Çakma Zonal Marking ;))" ya da "Sacchi'nin rahle-i tedrisatından mı geçtin ;)))" falan diyebilirsiniz. Örnekler ve göz kırpan smiley'ler çoğaltılabilir.
- İnsanların şekilciliği çok zavallı, acınası, sefil bir durum. Yıllarca okuduğun kitaplar, yazdığın yazılar, takındığın tavırlar, tek bir "aksesuar" kadar etki etmiyor onlar tarafından saygı görmene.
23 Aralık 2011 Cuma
Benzemez Kimse Sana #19
Dünya tarihinin gördüğü en manyak Montpellier'li (en manyak Fransız?) Remi Gaillard ve Roberto Mancini'yi yumruklayan adamın oğlu Wojciech Szczesny.
19 Aralık 2011 Pazartesi
11 Aralık 2011 Pazar
Trabzonspor 0-3 Galatasaray
4-4-2 dizilişinde Baroş'un maçın büyük kısmında daha ileride kaldığı, Elmander'in her açıdan komple bir futbol sergilediği, kaleye yakın bölgelerde inanılmaz bir ivmelenme ve hedefe yönelmeyle çok tehlikeli hale geldiği, Eboue'nin mükemmel oynadığı, takımın üretkenlik açısından gerekli anlarda üstüne düşeni fazlasıyla yerine getirdiği bir maçtı. Oyun açısından her hafta daha iyi hale gelen takım, inşa etmeye devam ettiği futbolun doğrudan etkisiyle kazanmamış olsa da mevcut süreçte daha önemli olan böyle galibiyetleri alabilmek.
Selçuk İnan'ın yuhalandıkça motive olup golü atması diye bir durum yok; aksine yuhalandıkça Charlie Adam'ın Liverpool formasıyla çıktığı ilk maçlarındaki çekingenliğine öykünürcesine sorumluluk almaktan kaçınıyordu. Allahtan korktuğum başıma gelmedi ve Selçuk bu tepkiler karşısında gerekeni yaptı -iki anlamda da. Attığı gol, tam onun yapabileceği ve yapması gerekendi; zaman zaman sergilediği "Türk Xabi Alonso"luktan "Türk Juninho"luğu devraldı birkaç saniyeliğine. Golden sonraki ve tribünden gelen maddi-manevi saldırılara gösterdiği tepkileri de oldukça yerindeydi. Onun için kolay olmayan bir maçı iyi bitirdi.
Dün gece Mesut Özil'le başlayan ve Zonal Marking'in mükemmel tespitinde belirttiği gibi ileri uçtaki presi feda eden, ayrıca Messi'ye bu denli boş alanın kalmasına zemin hazırlayan, normal olarak da hüsrana uğrayan Mourinho'nun aksine Şenol hoca Mesut kadar olmasa da ilerideki doğrudan savunmayı zayıflatacak Alanzinho'yla başlamayı tercih etmedi ve en ideal orta saha kurgusuyla çıktı maça. Orta saha hakimiyetinden bahsetmeye başlarken şunu da belirtmek gerekir ki, geldiğinden bu yana alternatifi olmadığını ve olmayacağını gösteren Felipe Melo'nun taraftar tarafından sevildikçe hiçbir anlam verilemeyecek, riskli hareketlerinin bize pahalıya patlamaması çok büyük şanstı bu akşam -zaten kendisi de sonradan toparlandı. Orta sahadaki mücadele aslında Kuddusi Müftüoğlu Zokora'ya kırmızı kart çıkarmasa (Zokora yumrukla çıkıyor gibi ama buna rağmen kırmızı yanlış karar, temas yok; kartı da Melo aldırmış yani) pekâlâ Trabzonspor'un olabilirdi ki Zokora'dan mahrum olmadıkları ilk yarıda topa sahip olma oranları arasındaki fark çok azdı. Zokora-Adrian-Colman üçlüsü Melo-Selçuk'un yanlarına sokulan ve takımın boyunu Elmander-Baroş'la beraber (Baroş daha konsantrasyonsuzdu ve daha çok kaldı ileride) kısaltmaya çalışan Emre ve Kazım'a rağmen üstünlük kurabilirdi. Tabii bu durum oyuna ilk elden etki etmiyor çoğu zaman, skora doğrudan katkı yapan futbolcular önemli istatistiklerin geri plana itilmesine sebep oluyor -ilk golde Trabzonsporlu savunmacının hatası ve Elmander'in kişisel yeteneği, Selçuk'un golünde de bu sefer Baroş'un kişisel yeteneği -topu iyi saklaması- ve yine Trabzonspor'un bir hatası büyük rol oynadı yani goller planlanan -ve belki de görmek istediğimiz- oyun kurgusunun sonucunda gelmedi, doğrudan. "Görmek istediğimiz" diye özellikle belirtmekte fayda var zira skora doğrudan etki eden oyuncuların bu öne çıkan özelliklerine bağlılık/itimat ne derecede evla görülür hoca tarafından, bundan tamamen emin olmak zor. Takım bazen ihtiyaçtan fazla gol pozisyonuna giriyor ki bunun önemi büyük ve taraftar üzerinde yaptığı etki de doğal olarak çok güzel.
Galatasaray oyunu inşa etme anlamında mesafe katediyor ama bu süreç ne çok hızlı işliyor, ne de çok yavaş. Oynanan futbol ritmini tam olarak bulmuş değil fakat tekrar etmekte fayda var, belli anlarda skoru değiştirebilecek oyunculara sahip olmamız ve kazanma zihniyetine gün geçtikçe daha çok alışmamız çok önemli ve bizim için büyük şans. Birkaç sezondur kaybetmeyi alışkanlık haline getirmiş futbolcular, acıya gereğinden fazla aşık olmuş taraftarla son derece uyumlu bir şekildeydi ve bu kadroda köklü değişiklik şarttı. Dibi görmüş takımın yönetimi de, teknik kadrosu da -hem Hagi, hem Rijkaard'ın en az suçlu olan taraf olduğunu hep söyledim-, futbolcu kadrosu da kaçınılmaz "çözüm"e maruz kaldı. Yani yeni takımda işlerin yolunda gitmesi için zemin hazırdı ve Fatih Terim'e de bu fırsatı değerlendirmek kaldı. Terim'in futbolunda ve tavırlarında gözle görülür değişimler mevcut elbette, gerçi buna sağlıklı bir şekilde karar vermek için bir sezonun geçmesini beklemek lazım ama şimdiye değin gördüğüm kadarıyla -arada bir eski Terim'i hatırlatması hariç- beklediğimden çok daha iyi durum. Sahadaki Galatasaray, ilk Terim Galatasaray'ına oranla daha "temiz" fakat daha sonuç odaklı. Maç öncesi ve sonrası açıklamalarından takip ettiğimiz kadarıyla Terim'in tavrı da bazen "sesini yükseltme" adına nahoş bir hale bürünebiliyor, bu zaten beklediğimiz bir şeydi. "Galatasaray'ın hakkını yedirmez" illüzyonunda olmamak lazım.
Semih Kaya'dan ilk sezonunda çok ümitliydim, o ümidimi boşa çıkarmayacağından da emindim fakat sakatlık ya da birtakım başka sebeplerden dolayı unutulacağından korkuyordum. Çok şükür ki öyle olmadı ve kendini kabul ettiriyor hızla. Altyapı eksiklikleri bariz, altyapı eğitimini ülke sınırları dahilinde almış olması en büyük handikapı, fakat Ujfalusi gibi tecrübeli -ve mümkünse yabancı- savunmacıların yanında oynadıkça yeni Bülent Korkmaz -hatta ondan daha iyi- olmaması için hiçbir sebep yok. Emre Çolak'tan ise yalan yok, ümidi kesmiştim ve bunun sebebi futbolu ya da fizik gücü falan değildi. Tavırlarından memnun değildim, futbolunu geliştirme adına çaba harcadığını göremiyordum ve işleri yoluna nasıl koyacağı hakkında bir fikri olduğunu sanmıyordum. Onun da Arda kadar olacağını söylemek için çok erken fakat Terim'le arasındaki "quid pro quo" ilişkisinin farkında olduğunu düşünüyorum; farkında değilse de şimdiye değin kazandığı kredi elindeki en büyük fırsat şu an için. Alex'in ayağından kaptığı toplarda gösterdiği konsantrasyonundan tutun, "pas tereddütü"nü gün geçtikçe azaltmasına, ileride top beklemek yerine alan savunması için çabalamasına kadar her şey onun için yolunda gidiyor, inşallah tamamına erer.
Trabzonspor'a karşı, Fenerbahçe maçındaki futbolun yanına yaklaşamadık ama böyle bir skorla döndüğümüz için elbette sadece şanslı ya da hakemin sayesinde kazanmış değiliz. Takım kolay kolay gol yemiyor ve yukarıda kaç kez bahsettiğimi hatırlamadığım, "skora doğrudan etki edebilecek" oyunculara sahip. Selçuk ve Emre'den sonra bir başka "duygusal futbolcu" Baroş'un bir an önce form tutmaya başlaması hem kendisi hem de takım adına daha çok önem kazanıyor her gün. Kazım'ın biraz kızağa çekilmesi hocanın tasarrufunda bir karar olacak elbette ama bu durumda Riera mı, Emre mi, Engin mi, -Sabri dönerse- son dönemde sağ bekte mükemmel maçlar çıkaran Eboue mi onun yerinde oynar bilinmez. Eldeki alternatifler bundan daha tamamlayıcı ve fazla olmalı; Melo'nun olası yokluğunda büyük sorun yaşanacağı kesin; daha ne haltlar yediği ve akıbetinin ne olacağı tamamen bilinmeyen Sercan'ın durumu da varken şu an için sakatlık ya da ceza olmamasını ummaktan başka bir şey gelmiyor elden. Terim'in kafasında eskiye göre daha kontrollü, daha az doğrudan fiziksel mücadeleye dayalı, daha çok topa sahip olmaya çalışan bir futbol olduğunu anlıyorum ve kendisi bunu uygulama sürecinde ihtiyaç duyduğu şeylere -taraftar-yönetim desteği, sakatlık olmadan geçen haftalar, skora direkt etki eden oyuncular- şimdiye kadar sahip oldu. Kişisel bazda kendisiyle ihtilafım mevcut ve ona karşı muhabbetim az olsa da, Galatasaray'ı izlerken kalbimizin eski ritmini bulacağı günleri onunla beraber ben de bekliyorum.
Stationary Traveller
Ağzını açıp da bir şey söylemesine gerek olmayan insanlar gibi. Bakışı ya da gülüşü ya da kaşlarını çatışı ya da dudaklarını büzüşü ya da donuk kalışı ya da gözlerini kapatışı ya da umursamayışı yeten insanlar gibi. Sevmekten sıkılmayacağınız insanlar gibi ve bakmaktan yorulmayacağınız ve yanında olmaktan utanmayacağınız ve anlatmaktan korkmayacağınız ve kızmaktan çekinmeyeceğiniz ve kaybolmasını aklınıza getirmeyeceğiniz insanlar gibi. Dinlediğiniz her yerde ve her halde ve her zamanda ve her sıkıntıda ve her sevinçte ve her yorgunlukta sizi görmediğiniz her güzelliğe götüren bir seyyah-ı sabit. Saçlarınızı okşaması için dizlerine döküleceğiniz nağmeler ve zaman makinesi pan flüt.
Gitarı eline alıp soloya başlarken çocukça gülen Andy Latimer gibi bu şarkı.
9 Aralık 2011 Cuma
Saturday Night Fever 4
- Hâlâ Lita'nın Blackburn'e attığı gol için "Ne kadar pas yapılsa da futbol basit bir orta-kafa'dan ibarettir." diyen aklıevveller çıkmadı mı? Çıksın da, bize de eğlence çıksın biraz.
- Manchester denince artık akla sadece United'ın gelmemesini geçtim, bazen City daha önce geliyor ya, bu durum çok komik işte. (Bunu yazmayı planladığımda Manchester'ın iki takımı da Şampiyonlar Ligi'nden elenmemişti. Hahahah.)
- Bu Black Keys'in son albümü iyiymiş, tavsiye ederim. El Camino. Ayrıca Lonely Boy eşliğinde dans eden hatunun videosunu sildiren Youtube, zalımsın.
- Lyon'un şike yapıp yapmadığının üzerine fazla düşülmeyecek sanırım. Rezalet. Bu oyun her geçen gün daha iğrençleşiyor benim için.
- Örümcek kafalara karşı Batman inisiyatifi. Bir gülüşüne dünyayı yakarız reyiz!!!1
- Hani şu süper kahraman-çizgi roman muhabbetine aşağılayarak bakanlar var ya, onlar Yılmaz Özdil eleştirelliğinden fazlasını hak etmiyorlar işte.
- Çocuk istismarına dur deyi... ah, doğru ya.
- Assassin's Creed: Revelations çok iyiydi. İstanbul arada bir küçük bir deniz kasabası gibi görünse de, bu kadar minimalizmi hoş görelim hadi. Venedik'teki kadar iyi olmasını beklemiyorduk kıyıların, zira iki şehrin kıyıları arasında "tarihi miras" bakımından büyük fark var. Kapadokya'ya deniz yoluyla gitmek de ayrı bir saçmalıktı. Şehzade Ahmed'in planlarını, Şahkulu'yu, yeniçerilerin etkisini kurgu ya da gerçek, muhteşem bir şekilde işle ama Kapadokya'ya deniz yoluyla gidilsin. Yani... Öte yandan, derslerine çok iyi çalışmış oldukları da bariz bir şekilde görülüyor tabii, en azından birçok tarihi olayı ve en azından İstanbul'daki mekanları -ki oyunun yüzde 90'ı orada geçiyor- iyi tanımış ve analiz etmişler. Maskeli yeniçeri fikri biraz uçuk gibi görünse de hoşuma gitmedi değil. Yeniçeri demişken, sakın bulaşmayın heriflere; ağır zırhlı Roma gardiyanları bunların yanında zabıta gibi kalıyor.
- Bilgisayar oyunları artık oyunluktan çıktı ve iyice kurgusal yapıtlara dönüştü. Sizi de bunun içine dahil ediyorlar, durum bundan ibaret. Önceden de hikâyeler önemliydi oyunlarda ama bu kadar basit değillerdi ve hikâye kısmı bu kadar öne çıkmıyordu. Zaten artık sadece oyunla bırakmıyorlar; çizgi roman, oyun dışı video gibi küçük çaplı da olsa bir genişletilmiş evren yapıp iyice zorluyorlar sizi kendi dünyalarına dahle.
- Call Of Duty: Modern Warfare 3 mesela, onun hikâyesi ve sorguladığı da es geçilecek şeyler değil. Bu son oyunda, sadece açılışta olsa bile Makarov'a söz hakkı vermiş olmaları dahi çok zekice bir hamle ayrıca. Modern Warfare ve diğer oyunları yapanların ayrı gruplar olduklarını ve firmaların ayrılacaklarını, yani MW 3'ün bu yüzden en azından şimdilik son oyun olacağını duymuştum. Bir sonraki işlerini merakla bekliyoruz ki beklemeyip ne yapacağız zaten.
- Assassin falan demişken, oyunun hikayesini yazanların Haşhaşilere (ya da Esasilere) ve Tapınak Şövalyelerine yüklediği anlamla tarih okuduğunu zannedenler var. Yani, en azından şu kadarını söyleyeyim. Haşhaşiler devrimci falan değildi. Bu tarz kurgularda gereken "iyi" tarafın temsilcisi olarak seçilmeleri yanıltmamalı ki bunu "kötü" olduklarını iddia ettiğimden dolayı falan söylemiyorum.
- Sultan Selahaddin El Kürdi diye bir kitap yazıldı, müellifi Reha Çamuroğlu. Selahaddin Eyyubi malum, paylaşılamayan bir şahsiyet Orta Doğu'da. Kendisinin [en azından yarı] Kürt kökenli olduğu biliniyor, evlerinde Kürtçe konuşulduğu da. Ama icraatleri bunu özellikle belirtmemiş olmasına rağmen "içimizdeki Oryantalistlerin" bu durumu sık sık dile getirmesi nahoş ve yanlış -bundan rahatsız olanları dikkate bile almıyorum zaten. [Bu arada, Reha Çamuroğlu'nu herhangi bir şeyle itham etmiyorum ve Atlas Tarih'teki Selahaddin Eyyubi dosyasını inceledikten sonra konuya bakışıyla alakalı biraz fikrim oldu.] Uzun süredir katliama, zulme, fişlenmeye, ırkçılığa ve her türlü ötekileştirmeye maruz kalan Kürtlerin şu en zor dönemlerinde kendilerine bir sembol seçmeye çalışmaları çok normal ama bir noktada olay çığrından çıkmaya başlıyor ve hakikatin yerini hızla hamaset alıyor. Irk milliyetçiliği denilen şey Orta Çağ'da bundan çok daha az yaygındı ve Sultan Selahaddin'in hayatında belki de yeri bile yoktu fakat onun Kürtlüğünü özellikle öne çıkarmak son zamanda pek moda ve ne yazık ki çok normal. Tarih övüncünü tarih bilincinin önüne geçirdikten sonra işler önünü alamayacağınız boyutlara ulaşıyor. Aslında övünç de şeytani bir duygu olmayabilir bazen, fakat günlük hayatında ırkçı, milliyetçi ya da ötekileştiren olmadığını iddia edenler tarihte aidiyet duydukları şahsiyetlerin, devletlerin yahut fikirlerin başka bir dünyada yaşamış olduğunu mu sanıyor? Bu aidiyet kör bir şekilde etnisiteye duyulmaya devam ettikçe pompalanan milliyetçilik gücünü hiç yitirmeyecek. Tarih övüncüyle tarih bilincinin arasındaki farkın azalması için olmalı tüm çaba. Bugünkü anlamıyla tarih övüncü mide bulandırıcı bir fanatizmden fazlası değil.
- Bu arada, Türkiye'deki tarih öğretiminde ne kadar saptırma, üstünü kapatma, belli yerleri öne çıkarma olduğunun gayet farkındayım ve kaynak karşılaştırmasından, tarih yazımından ziyadesiyle haberdarım. Belli -şüpheli- olaylar veya şahsiyetler söz konusu olduğunda kesin hükümler vermekten de kaçınırım yeri gelince fakat "Ülkedeki tarih öğretimi bu durumdayken bunları nasıl söylersin?" demek abes. Dediniz diye değil, demeyin diye söylüyorum; resmi tarihin dikte ettiğinden daha fazlasına ulaşmaya çalışmak belli zümrelere ait bir tavır olmuyor her zaman ve herkes işine geldiğinde susan veya konuşanlardan değil.
Monty Python Karakterleri: Biggus Dickus'ın Kadim Dostu Pontius Pilatus
Life Of Bwi- pardon, Brian'dan meşhur Biggus Dickus sahnesi. Roma İmparatorluğu'nun unutulmaz prefektlerinden -çarmıha gerilme hadisesi onun başının altından çıktı- Pontius Pilatus'u canlandıran Michael Palin, John Cleese'le iki askerin getirdiği Brian'ın elbette "yere fırlatılmasını" ister ve eğlence başlar. Karagöz-Hacivat'tan aşina olduğumuz "yanlış anlama" durumunu burada biraz farklı olarak görürüz:
- The little rascal has 'spiwit'. - Has what, sir? - Spiwit. - Yes he did, sir. - No, no. 'Spiwit', 'bwavado', a touch of 'dewwingdo'. -Oh, uh, about 11, sir. (- Küçük pislik pek de cüvetkâvmış. - Efendim? - Cüvetkâvmış. - Evet öyle yaptı, efendim. - Yok yok, 'cüvetkâv', pek 'cesuv', 'macevapevest'. - Ee, 11'e geliyor efendim.)
Pilatus'un kendisi yeterince komikken, bir de Roma'daki meşhur arkadaşı Biggus Dickus'tan söz açılır ki ortalık asıl o zaman karışır. John Cleese'in ilk "dökülen" askeri alıp götürmekle kurtulmuş olduğunu söyleyebiliriz hatta! Pilatus konuştukça ortam gerilir (olumlu anlamda?), ortam gerildikçe askerler gibi kendimizi gülmemek için tutup, gülmeye hazırlarız bir yandan.
- Adamın bir de karısı var, biliyor muydunuz? (soldaki asker bir "Aman Tanrım, lütfen..." çeker) Adı ne, biliyor musunuz? (askerler hayır anlamında başlarını sallarlar) Adı... Incontinentia. (biraz bekler) Incontinentia Buttocks (askerler patlar, bir başkası bağırarak gülmeye başlar, Pilatus delirir) (buttocks: kaba et).
Sahnenin John Cleese çekildikten sonra doğaçlama olduğunu okumuştum ama doğru mudur bilemem, öyleyse diğer oyuncular da muhteşem iş çıkarmış.
Michael Palin'in daha önceden sahnede yine John Cleese'le Papağan Skeci'ni icra ettikleri bir sırada Cleese'in 'fjoooooooooords'larından sonra kendini tutamamasına benzer bir durum burada da (3:17) var ama hızla toparlanarak sahneyi kurtarıyor neyse ki. Ama zaten Cleese kadar manyak olmamasını çok seviyoruz, Python komedisinde onun alametifarikası da bu oluversin, nedir yani.
8 Aralık 2011 Perşembe
Platini Gelsin Bizi Kurtarsın?
Fener galibiyeti bi kenarda dursun, onun verdiği moral ve enerji baki; nitekim zevkten dört köşe olduktan sonra dünyanın en muhteşem organizasyonu olarak kabul ettiğimiz Şampiyonlar Ligi için hazırlanmıştım. Ama Dinamo Zagreb-Lyon maçı damağımda acı bir tat bıraktı.
Lyon D Grubu'ndan ancak averaj farkıyla çıkabilecekti. Ajax'ın maç öncesinde +3, Lyon'un -4 averajı vardı ve Ajax'ın Clasico için önemli oyuncularını dinlendirecek Real Madrid'in yedek takımı karşısında farklı bir mağlubiyet alması, Lyon'un da Zagreb deplasmanından farklı bir galibiyetle dönmesi gerekiyordu.
Nitekim öyle de oldu; dün geceki sarhoşlukla aklıma herhangi bir kötü ihtimal de gelmedi ama bu sabah durum biraz farklıydı -şöyle biraz bakınınca etrafa, şike teorilerini gördüm zira. Olaya temkinli yaklaşmak lazım; "Platini Fransız ya" deyip göz kırpmayacağım ama göz kırpma demişken, beşinci golden sonra Vida'nın Gomis'e göz kırpmasını da es geçmemek gerekiyor sanırım. Muhtelif ortamlarda dolaşan "argümanlar" en azından şike soruşturmacılarını harekete geçirecek kadar güçlü fakat bir o kadar da zayıf. Platini'nin Fransız takımlarını Şampiyonlar Ligi'nin ikinci turunda görmek istemesi iddiasını bir tarafa bırakalım zira bu kadar hedefte olan bir adamın böylesine bariz "ayarlamalar" yapabileceği benim için uzak bir ihtimal. Ama gelin görün ki gollere bakınca büyük şüphe uyanıyor insanda.
Kalecinin her goldeki ve Dinamo Zagreb'lilerin maçın genelindeki çabasızlığı insanın aklına ilk başta neyi getiriyor malum, fakat her şeyin bu kadar "bariz" olamayacağı da diğer argümanlardan daha sağlam değil. Devre arasına 1-1'lik skorla giden Lyon ikinci yarıda -yanlış hatırlamıyorsam- 30 dakikada altı gol attı. Diğer tarafta Ajax'ın iki golü verilmedi, hadi karşılarında Real Madrid vardı diyelim, zaten fazla dayanmaları zordu, ama Lyon bu maça kadar iki gol atmıştı ve ilk yarıdaki görüntüyle ikinci yarıda iki golün bile gelmesi mümkün gözükmüyordu. Ajax-Real Madrid maçında herhangi bir "pislik" olmasa da Zagreb-Lyon maçına aynı gözle bakmak çok daha zor.
Asya mafyasının olaya karışmış olabileceğine dair teoriler var ve Dinamo Zagreb'in sabıkası da şüpheleri güçlendirir nitelikte. Martin del Palacio, masumiyet karinesi odaklı bir yazı yazmış sıcağı sıcağına, ama onun da fazla iyimser olduğunu düşünüyorum. Dinamo Zagreb'in maçtan sonra teknik direktörleri Krunoslav Jurcic'i kovmuş olduğunu da belirteyim.
Eldeki tüm veriler elbette şüpheyi doğuruyor fakat olayı "Platini sağ olsun" sığlığına indirgemekten kaçınmak ve başlatılacaksa soruşturmayı beklemek elzem. Ha, eğer böyle bir soruşturma başlatılmazsa da bu sefer Platini hakkında konuşmak elzem olur.
Lyon D Grubu'ndan ancak averaj farkıyla çıkabilecekti. Ajax'ın maç öncesinde +3, Lyon'un -4 averajı vardı ve Ajax'ın Clasico için önemli oyuncularını dinlendirecek Real Madrid'in yedek takımı karşısında farklı bir mağlubiyet alması, Lyon'un da Zagreb deplasmanından farklı bir galibiyetle dönmesi gerekiyordu.
Nitekim öyle de oldu; dün geceki sarhoşlukla aklıma herhangi bir kötü ihtimal de gelmedi ama bu sabah durum biraz farklıydı -şöyle biraz bakınınca etrafa, şike teorilerini gördüm zira. Olaya temkinli yaklaşmak lazım; "Platini Fransız ya" deyip göz kırpmayacağım ama göz kırpma demişken, beşinci golden sonra Vida'nın Gomis'e göz kırpmasını da es geçmemek gerekiyor sanırım. Muhtelif ortamlarda dolaşan "argümanlar" en azından şike soruşturmacılarını harekete geçirecek kadar güçlü fakat bir o kadar da zayıf. Platini'nin Fransız takımlarını Şampiyonlar Ligi'nin ikinci turunda görmek istemesi iddiasını bir tarafa bırakalım zira bu kadar hedefte olan bir adamın böylesine bariz "ayarlamalar" yapabileceği benim için uzak bir ihtimal. Ama gelin görün ki gollere bakınca büyük şüphe uyanıyor insanda.
Kalecinin her goldeki ve Dinamo Zagreb'lilerin maçın genelindeki çabasızlığı insanın aklına ilk başta neyi getiriyor malum, fakat her şeyin bu kadar "bariz" olamayacağı da diğer argümanlardan daha sağlam değil. Devre arasına 1-1'lik skorla giden Lyon ikinci yarıda -yanlış hatırlamıyorsam- 30 dakikada altı gol attı. Diğer tarafta Ajax'ın iki golü verilmedi, hadi karşılarında Real Madrid vardı diyelim, zaten fazla dayanmaları zordu, ama Lyon bu maça kadar iki gol atmıştı ve ilk yarıdaki görüntüyle ikinci yarıda iki golün bile gelmesi mümkün gözükmüyordu. Ajax-Real Madrid maçında herhangi bir "pislik" olmasa da Zagreb-Lyon maçına aynı gözle bakmak çok daha zor.
Asya mafyasının olaya karışmış olabileceğine dair teoriler var ve Dinamo Zagreb'in sabıkası da şüpheleri güçlendirir nitelikte. Martin del Palacio, masumiyet karinesi odaklı bir yazı yazmış sıcağı sıcağına, ama onun da fazla iyimser olduğunu düşünüyorum. Dinamo Zagreb'in maçtan sonra teknik direktörleri Krunoslav Jurcic'i kovmuş olduğunu da belirteyim.
Eldeki tüm veriler elbette şüpheyi doğuruyor fakat olayı "Platini sağ olsun" sığlığına indirgemekten kaçınmak ve başlatılacaksa soruşturmayı beklemek elzem. Ha, eğer böyle bir soruşturma başlatılmazsa da bu sefer Platini hakkında konuşmak elzem olur.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)








