iPhone'lu


Canım hiç maç yazısı yazmak istemiyor. Megan Fox vereyim onun yerine.

Happy Birthday #32

Mükemmel İkili #15

Olympique Lyonnais: 1 - Liverpool: 1


Gruptan çıkabilmek için Lyon'a beraberlik yetiyordu ve Anfield'da olduğu gibi son dakikalarda istediğini elde etti Fransızlar. Liverpool iki maçını da kazanıp Fiorentina'nın Lyon'a kaybetmesini ümit edecek artık. Lyon için senelerdir aynı bu durum, önemli olan bundan sonrası olacak.


Torres ve Reveillere tamamen iyileşmemişlerdi; ikisi de sahadaydı ve bu ikiliden şanslı olan Torres oldu. Reveillere 18. dakikada sakatlandı ve yerine genç Gassama girdi. 40. dakikada Pjanic'in sakatlanması da da Lyon için işleri iyice zorlaştırdı; zira ilk yarıda mecburiyetten iki değişiklik yapmak zorunda kalmak her zaman başınıza gelecek bir durum değildir. Lyon ilk yarıda korner kullanamadı, Liverpool'un 4 korneri varken.


İkinci yarıda Lyon daha fazla pozisyona girse de Reina'yı geçemediler. Juninho'dan sonra ciddi bir duran top sorunu yaşamadı takım; Bastos, Kallström, Ederson ve Pjanic topun başına geçince kötü işler yapmıyor ama Juninho'nun bambaşka olduğunu anlıyor insan çoğu zaman. Dün akşam da birkaç frikikte görüldü bu durum, Kaptan olsaydı birisi gol olurdu onlardan.


Liverpool kariyerinde beklentileri hiç karşılayamayan ama arada bir attığı kritik golleriyle kredi kazanan Babel bu maçta da geleneğini bozmadı ve müthiş bir gol attı. Lyon adına maçı kurtaran ve So Foot'un dediği gibi Rafael Benitez'in Gerrard'ın kasığı ve plaj topundan sonra yeni belalısı olan Fransa'nın en iyi kalecisi Lloris'in o şuta yapabileceği bir şey yoktu. Maçtan sonra da Zidane'dan "bravo"yu kapmış, ki Fransa'da en büyük övgüdür bu bir futbolcu için. Gomis çıkana kadar sol açıkta oynayan Lisandro Lopez forvete geçtikten sonra golünü atarak İngilizler'in hayallerini suya düşürdü, Krygiakos da sağolsun.


İki takımda da eksikler fazlaydı ama Lyon'un sakatlıklardan çektiğini çok az takım çekmiştir şimdiye kadar, zaten bunu da yazacağım ileride. Bu eksiklere rağmen gruptan çıkmayı garantiledi Lyon. Liverpool'un hedefi de sanırım UEFA olur bundan sonra, ama bu gidişle orada da bir şeyler başarmaları zor gözüküyor.

Rezervuar Aslanları

Olympique Lyonnais - Liverpool Maç Öncesi


Şampiyonlar Ligi'nde E Grubu'nun en önemli maçlarından birisi oynanacak bu akşam. Grup lideri Lyon Liverpool'u konuk ediyor Stade de Gerland'da. Liverpool çok kötü günler geçiriyor ve Gerland'da kazanmak için her şeylerini ortaya koyacaktır oyuncular. Rafael Benitez'in senelerdir en büyük kozu Şampiyonlar Ligi olmuştu, bu sene onu da kaybedecek gibi. Lyon gruptan çıkmayı garantilemiş sayılır, ama hiçbir şey kesin değil tabii ki. Gruptan çıkmak için beraberlik yetiyor. Liverpool'un işi ise çok daha zor, yukarıdaki tabloda da göründüğü gibi.


Claude Puel "Beraberliğe oynamayacağız, nasıl oynandığı bilmiyoruz zaten." demiş. Lyon'da Cleber Anderson, Bodmer, Clerc ve Boumsong sakat, Reveillere'nin durumu belli değil. Anfield'da yendiğimiz takımı Gerland'dan eli boş göndermek gerekir, Liverpool'u da burada ilk kez ağırladığımızı belirtelim ayrıca. Star TV maçı verecek, Lyon'un Şampiyonlar Ligi maçını en son ne zaman televizyondan izlediğimi hatırlamıyorum. Lyon aşkım da bu ŞL maçları sayesindedir, ne günlerdi be. Real Madrid'i az tokatlamamıştık.


Rafael Benitez "Torres gün geçtikçe iyileşiyor. Yüzde yüz hazır değil ama Manchester maçında yüzde seksen hazırdı ve gol atmıştı." diyerek Torres'e ne kadar muhtaç olduğunu göstermiş. Liverpool'un halini duymayan kalmadı, tüm kupalarda son yedi maçlarının altısını kaybettiler. Takımın her zaman en çok ihtiyaç duyduğu kaptanları Gerrard yine sakat, diğer sakatlar Skrtel, Glen Johnson, Aurelio ve Riera. Durumu belli olmayanlar ise Aquilani, Torres, Agger ve N'Gog. Benitez Torres'i oynatacaktır, elinde kalan son koz O çünkü. Bu takımın nasıl bu hallere düştüğünü yazmak ise beni aşan bir konu ne yazık ki.

Ronaldinho Sevilmez Mi Be?

Mevlüt'ün Dönüşü


Antoine Kombouare Mevlüt'e 8.5 milyon euro harcadığında çok az kişinin kafasında soru işaretleri vardı Fransa'da (Türkiye'de Mevlüt'ü adam yerine koymuyorlar zaten). Bu kadar parayı başka birisine harcayamaz mıydı, mesela kendisi gibi siyahi bir Fransız'ı getiremez miydi takıma? Pek tabii, fakat O tercihini Mevlüt'ten yana kullandı. Sochaux'nun en iyi futbolcusunu başkente transfer ederek hem PSG'nin hücum gücüne genişlik kattı, hem de Mevlüt'ün çocukluk hayalini gerçekleştirmesine ön ayak oldu 45 yaşındaki teknik adam.


Mevlüt PSG'de hızlı bir başlangıç yaptı, 4 maçta 2 gol ve 2 asistle oynadı; fakat 4. haftada omzundan sakatlanarak 2 aya yakın bir süre oynayamadı. Dönüşü ise Pazar günü eski takımı Sochaux'ya karşı oldu, bir penaltı kaçırsa da (ki atmadan önce suratından belliydi gol yapamayacağı o vuruşu) takımının üçüncü golünü attı. Gol ya da asisti olmayan sadece bir maçı var şu ana kadar. Forvet oyuncusu olarak üstündeki baskıyı atması için çok önemliydi bu istatistikler.


Takımda da sevilen ve yokluğu hissedilen birisi Mevlüt. Chantome ne diyor bakın takımın toparlanışıyla alakalı: "Mevlüt'ün aramıza dönüşüne bakmak gerek. O yokken sadece ayağa oynamak zorundaydık. Şimdi havadan daha çok oynayabiliyoruz." Boyu çok uzun olmamasına rağmen (1.81 m) hava toplarında etkili bir oyuncu Mevlüt, hedef santrfor olacak kadar iyi olmasa da hırsı ve fiziğiyle hava toplarında zayıf kalmıyor. Christophe Jallet ise gülümseyerek şöyle söylüyor: "O geri döndü ve dört gol attık. Belki de sadece tesadüf değildir bu." Mevlüt'ün cevabı ise tahmin ettiğim gibi olmuş: "Ben kurtarıcı değilim, bu galibiyet güzel bir tesadüftü ama takım halinde oynayarak dört golü attık. Ben de bir tane attım ama önemli olan 7 haftadan sonra oynayabilmemdir."


Sammy Traore'nin de söyleyecek birkaç sözü var Mevlüt hakkında: "Mevlüt oyunumuza hız ve derinlik kazandıracak. Hava toplarında da başarılı. Bence Hoarau'yla birbirlerini tamamlayacak bir ikili oluşturacaklar." Tabii ki hem Hoarau'nun, hem de Mevlüt'ün sakatlıkları buna şimdilik izin vermedi, ama ben de isterim böyle bir ortaklığı.

İkisi Bir Arada #19

Eski Kaptan


Rhone derbisinde sahada Govou da vardı ama kaptanlık pazubandı Cris'teydi. Dikkat etmemiştim aslında, sonradan öğrendim ki Juninho'dan sonra kaptanlığa getirilen Sidney Govou iki gece önce Grand Prix de Tennis de Lyon'da sarhoşken görüntülenmiş. Fotoğrafları mevcut değil şu anda, fakat Claude Puel'in eline görüntüler geçmiş; şimdilik cezası kaptanlık pazubandının kendisinden alınması olarak gözüküyor.

Ofsayt Ercan


Ofsayt Osman / 1965

Bu da mı gol değil be? Bu da mı gol değil be? Bu da mı gol değil?


Ofsayt Ercan / 2009

Şimdi bütün takımların taraftarlarına sormak istiyorum; ve taraftar delikanlılığınıza güvenerek soruyorum: Siz hiç mi bir arkadaşınızla size özel bir kızdırmaca yaşamadınız, rakip takım ile ilgili müstehcen bir yorumda bulunmadınız ?

Mükemmel İkili #14

Telegraph Road ve Shine On You Crazy Diamond

Pink Floyd için Shine On You Crazy Diamond neyse Dire Straits için de Telegraph Road odur. Biçimsel olarak da birbirlerine benzeyen bu şarkılar aynı zamanda bu iki efsanevi grubun en ağır şarkısı olma görevini taşır. Uzun gitar soloları, saksafon önderliğinde jazz ritimleri ve yoğun duygu yüklü sözleriyle bu iki şaheser insanı kolaylıkla alıp götürecek kadar güçlüdür. Pink Floyd'u dinlemeye başladığımda Shine On You Crazy Diamond en çok dinlediğim şarkılardandı. En ağırından başlamışım haberim olmadan; bünyem çok kolay kabul etti bu şaheseri. Telegraph Road'u ise çok daha geç farkettim.


Shine On You Crazy Diamond'ı herhangi bir insan evladının anlatabileceğini düşünmüyorum; insanın içini yakan gitar sololarını atan Gilmour'un ya da o müthiş sözleri yazan Waters'ın bile. Sadece dinlemek, zevk alınmasa bile bıkmadan dinlemek gerekir. Ağır gelebilir, sıkabilir, müzik zevkinize uymayabilir, ama bunların hiçbiri bu şarkının bir şaheser olduğu gerçeğini değiştiremez. Başından sonuna kadar sizi hapseder bu hasta ruhlu şey, önce yavaş yavaş yayılır zihninize, gitar ta derinlerinizde bir yerlere dokunur yavaşça, sonra artık zamanın geldiğini fısıldar, ona davullar eşlik eder aniden, gitar içinizden bir şeyleri acımasızca koparmaya devam eder, ve o efsanevi sözler gelir sonunda: "Remember when you were young , You shone like the sun / Gençliğini hatırla, Güneş gibi parlardın". Sözler duygu yüklemeye devam eder, ve saksafon girer. Saksafon gitarın acımasızlığıyla bir şeyler koparmaya devam eder ve şarkı rölantiye girer. Sonra yeniden hızlanır, hızlanır ve birden yavaşlayarak şu sözlerle başbaşa bırakır bizi: "Nobody knows where you are, How near or how far / Kimse nerede olduğunu bilmiyor, ne kadar yakında ya da uzakta olduğunu da". Sözler devam eder ve şarkı başka bir insanı daha çıldırtmaya gittiğini söylermiş gibi biter. Tartışmasız Pink Floyd'un en iyi şarkısıdır, müzik tarihinde en "psychedelic" şarkılardan birisidir, bir arkadaşa yazılmış en güzel şarkıdır.


Telegraph Road her ne kadar SOYCD kadar acıklı görünmese de en az onun kadar etkileyicidir. Islıklar ardından Mark Knopfler'ın "A long time ago..." diyerek başladığı, piyanonun büyük bir kısmında rol oynadığı bu şaheser ise SOYCD'nin aksine bir insana değil, insanlığa yazılmıştır. Mark "Koca Burun" Knopfler hikaye anlatır gibi başlar şarkıya, "Then came the churches" diye devam eder, "And the dirty old track was the telegraph road" diye bitirdiğinde ilk bölümü, biraz rölantiye bırakır ve piyano kendisini bir hatırlattıktan sonra Mark Baba yine çıkar sahneye: "Then came the mines, then came the ore". Bu bölümden sonra biraz gitar dinletir bize, ağzımıza bir parmak bal çalar gibi. Zira kısa keser gitarı ve "And my radio says tonight it's gonna freeze" der, trafikten bahseder ve piyanoyla başbaşa bırakır bizi biraz. Piyanoya kısa bir süre sonra dayanamaz gitar da eşlik eder, sonra coşar gitar, sonra yavaşlar ve yeniden Mark çıkar sahneye: "I used to like to go to work, but they shut it down." der ve günümüz insanının en büyük probleminden, yani işinden bahseder ve yine "Telegraph Road" diyerek bitirir bu bölümü ve klasikleşmiş bir biçimde gitarla gönlümüze dokunur. Sonra yine başlar konuşmaya: "You know I'd sooner forget but I remember those nights", ve şarkının en vurucu sözlerini çarpar yüzümüze: "I've seen desperation explode into flames and I don't wanna see it again". Sonra gitarı konuşturmaya başlar. Şarkı buraya kadar pençesine almıştır sizi, buradan sonra sıkmaya başlar; sıkar,sıkar,sıkar ve birden bırakır, işte o zaman boşlukta olduğunuzu hisseder ve şarkıyı başa sararsınız.

İkisi de büyük şaheserdir bu şarkıların, ama benim favorim Shine On You Crazy Diamond'dır. Telegraph Road SOYCD kadar etkileyemez sizi, o kadar üzemez, ya da o kadar dağıtamaz kafanızı. Yine de ikisinin birbirinden üstün yanları vardır ve birisini öbürüne tercih etmemek gerekir (her ne kadar ben bunu yapamasam da). Gereken tek şey her zamanki geyiği yapmaktır: Ne varsa eskilerde varmış be!

Saint Etienne:0 - Olympique Lyonnais:1


Saint-Etienne 9 senedir Geoffroy Guichard'da Lyon'u yenemiyor. Dün akşamla beraber 20 maçlık yenilmezlik serisine ulaştı Lyon. Müthiş bir nefret besliyorlar zengin Lyon'a karşı işçi Saint-Etienne'liler. Rhone derbisinin Fransa'daki en büyük yerel derbi olduğu gerçeği su götürmez, dün akşamki mücadele de gerçekten bu nefreti hissettirdi. Maç başlar başlamaz inanılmaz bir hırsla saldırdı Saint-Etienne'liler, fakat top sevmemişti onları. Bu ortamdan etkilenen Lyon'lular da arada bir sertliğe başvurdular, bunlardan Matuidi nasibini aldı; sakatlanıp çıktı 16. dakikada. Daha önceden Arsenal'in ilgilendiği ve yüksek potansiyelli gençlerden birisi olarak görülen ve kaptanlık pazubandını taşıyan Matuidi'nin çıkışı Lyon'un fazlasıyla işine geldi çünkü orta saha direnci düştü Saint-Etienne'in o dakikadan sonra. Ama yine de diğer futbolcularıyla müthiş bir mücadele verdi yeşil-beyazlılar.

Lyon 4-3-3'le çıktı sahaya, defansta Lloris-Clerc-Cris-Toulalan-Cissokho; orta sahada Makoun'un önünde Ederson ve Pjanic, onların önünde sağda Bastos, solda Govou ve ileride Lopez ile oynadı mavi-beyazlılar. Lopez'le girilen bir gol pozisyonunun dışında ilk yarıda Lyon adına gelişen başka pozisyon olmadı. Saint-Etienne daha çok pozisyona girdi ama Fransa'nın en iyi kalecisi Lloris yine müthişti. Geçen hafta yerini bıraktığı Vercoutre'un 4 gol yemesinden sonra Lloris kalenin asıl sahibinin kim olduğunu bir kez daha gösterdi. Topa çıkışları ne kadar riskli olsa da topu kapmayı biliyor, refleksleri muhteşem ve sezgileri sayesinde birçok atağı savuşturuyor 23 yaşındaki kaleci.

Fransa Ligi'ni izlemeyip ezbere yorum yapanların en çok söyledikleri şudur: "Fazla gol olmuyor." Dün akşamki mücadelenin üstüne 3 gol daha olsaydı ne olacaktı ki? Zaten öyle maçlar çok sık oynanmıyor. Saint-Etienne seyircisinin müthiş tezahüratından etkilenmedi Lyon'lu oyuncular, zira sahada yabancı madde yoktu (!). Maçın en dehşet verici anları ise Gomis'in oyuna sonradan girmesiyle başladı. Top Gomis'e her gelişinde eski takımının seyircisi kan dondurucu bir yuhlamayla protesto ediyorlardı 24 yaşındaki forveti. Gomis ise tam da beklediğim gibi standartlarının üstüne çıktı, birkaç kez kaleyi sıyırdı şutları, ve 83. dakikada ipini çekti ezeli rakibin. Saint-Etienne'den kavgalı olarak ayrılmasa da kimilerine göre hayatının yanlışını yapmış olan Gomis'in sevinci görülmeye değerdi (Sevincini eleştirirken abartmamak lazım, zira daha önceden de böyle sevinmişti). Saint-Etienne'liler o dakikadan sonra sustu, top Gomis'e geldiğinde yuhlamadılar. Gomis de maçtan sonra yuhlamalardan etkilenip motive olduğunu, fakat içinde intikam duygusu olmadığını söylemiş.

Zevkli bir karşılaşmaydı. Pjanic'in gün geçtikçe daha iyi olduğunu, Ederson'daki düşüşün devam ettiğini, Cris'in ne kadar müthiş bir lider olduğunu, Toulalan'ın izleyeni mestettiğini, Jeremy "Spider Man" Janot'nun atletik kurtarışlarını, Sako'nun Clerc'in belini kırışını görmek için izlenirdi kesinlikle. Ama bunlar olmasa da Rhone derbisi her zaman izlemeye değer.


Not: Galatasaray-Sivasspor maçını izleyemedim ne yazık ki. Bu yazı geciktiği için de özür dilerim.

Sinan Bolat

Konuşsana birader.

Haldun Üstünel


Daha önceden sormuştum "Haldun Üstünel: Demogog mu Taşı Gediğine Koyan mı?" diye. Kendisini çok severiz, fakat bazen gerçekten talihsiz laflar çıkıyor ağzından. Yakın zamandaki açıklamalarındaki çoğu tepkisi güzel, fakat bazı laflarından ben utandım açıkçası. Fenerbahçe'nin 10 senedir kurduğu üstünlükten bahsedilip de bizi Ali Sami Yen'de son 10 senedir iki kez yenmelerini kimsenin konuşmadığından dem vurmak maalesef ezikliktir; bunu üzülerek söylüyorum. Arda'ya destek çıkması güzel fakat bu sene kesin şampiyon olacağımızı iddia etmesi gereksiz bir baskı. Kendisinin Galatasaray sevgisi ve mütevaziliği beni çok etkiliyor, zaten bize kendisini sevdirmesi de bu yüzden; ama artık bu tarz açıklamalara son vermesi hepimizin yararına olur bence. Konuşmasında çoğu yerde haklı, Bünyamin Gezer'le ya da Arda'yla alakalı sözleri güzel. Benim bahsettiklerim şu ikisi:


Hayal kurmak, hayalperestlik ve vaat yok. Bizde gerçek var. 18. şampiyonluk kupası Mayıs ayında Galatasaray’ın müzesinde olacaktır. Bundan kimsenin şüphesi olmasın. O kupa Ali Sami Yen’de havaya kalkacak.

Bugün 9 senede Ali Sami Yen Stadı'nda Fenerbahçe’nin iki galibiyeti var. Onlar niye yazılmıyor. Bu konu işlenmiyor.

Oha, çüş, yuh!


Fotoğrafa ya da buraya tıklayın ve açılan sayfadaki videoyu izleyin. Ne yorum yapacağım, ne hakaret edeceğim. Ha, başlıkta yazdıklarım mı? Onlar en hafifleridir...

Mevlüt ve Aulas


Fransa-Türkiye maçının devre arasında, Gerland'ın koridorlarında Jean-Michel Aulas beni görmeye geldi ve transferimle alakalı seçimimi yapıp yapmadığımı sordu. O'na kafamda PSG'nin olduğunu söyledim. O da bana: "Sana bir ipucu: Biraz bekle." dedi. İki gün sonra öğrendim ki Lyon 10 milyonluk bir teklif yapmış. Sochaux beni en yüksek teklifi verene satmak istiyordu. Ama benim kafamdaki kulüp Paris Saint-Germain'di. Birkaç kez telefonda konuştuğum Antoine Kombouare'ye ihanet etmiş olacağımı düşünüp teklifi reddettim.

Mükemmel İkili #13


Kasım 2008'den Ali Ece'ye


Bir seneye yakın bir süredir yazdıklarım yüzünden birçok kişinin nefretini, birçoğunun da sempatisini kazandım. Sebep olduğum zaman zaman yükselen tansiyon blogun şöhretini arttırırken hakaret ve nefreti de arttırdı. Tarafsızlık çok acayip bir olgu, en doğru olanı oymuş gibi görünmesine rağmen insanlar taraflılığın cazibesine kapılıyor çok kez. Sonuçta taraftarlık bu, adı üstünde. Ben de bu kolay yolu seçtim blogumda.

Frank Rijkaard'ı savunurken ben, şöyle bir yorum gelmişti: "Herkese ne kadar vuruluyorsa O'na da o kadar vurulacak. Kimseye torpil yok. Rijkaard Galatasaray'da olduğu için savunuyorsunuz kendisini, diğer hocaları da savunmayınca pek samimi olmuyorsunuz." Ben profesyonel bir futbol yorumcusu değilim, takımına aşık bir aptalım sadece. Galatasaray'a ne zaman saldırılsa, can havliyle savunmaya çalışıyorum takımımı. Sorun da burada belki de, insanlar benden Uğur Meleke olmamı bekliyor bazen.

"Fenerbahçe'ye sallama" ithamlarına gelirsek, ben kesinlikle Fenerbahçe camiasına düşman değilim (Tabii ki başarılı olmaları pek işime gelmez). Gökhan Gönül'ü, Uche'yi, Hooijdonk'u, Carlos'u ya da Oğuz Çetin'i Fenerbahçeli olmalarına rağmen seven birisiyim. Tek derdim benim takımıma saldıranlarla. Eğer bir de bu saldırılar sinsice gelirse, o zaman çıldırıyorum.

Fenerbahçe camiasının Galatasaray'dan nefret ettiği iddiama gelelim. FB camiasının genelinde bu nefretin var olduğu bence son derece aşikar. İstisnalar kaideyi bozmuyor ne var ki, Galatasaray'a da diğer takımlara baktığı gibi bakan yüz binlerce Fenerbahçeli vardır illa ki, ama azınlıktalar. Bu durumun tersi ise Galatasaray camiası için geçerli bence, Fenerbahçe'den ölesiye nefret eden Galatasaraylılar da bizim camiada azınlıkta kalıyor. Bu iddiama istediğiniz yakıştırmayı yapın; kuru iftira, bakar-körlük ya da ezilmişlik. Ama siz de düşünün, etrafınıza bakın, benim gördüğümü göreceksiniz eminim ki. Sonuçta ben kamuoyu yoklaması yapmadım, anketler düzenlemedim, bu iddiam gözlemlerime dayanıyor. Ezeli rakibi UEFA'dan elenince resmi sitesinde "UEFA finali biletleri bizden" mesajı yayınlayan, ezeli rakibinin en büyük başarısına tesadüf yakıştırması yapan, ve "gerçek Fenerli" olmayı Galatasaray'a gol atmaya bağlayan (temcit pilavı gibi oldu bu da, ama gerçek) bir camia Fenerbahçe camiası. Peki Galatasaray'da ne var? Galatasaray'da var olup da genelde kabul edilmeyen şey şu: "Kadıköy korkusu". Her seferinde neredeyse mehter marşları eşliğinde gidip hezimete uğradıktan sonra geliyoruz. Kabul etmemiz gereken, Fenerbahçe'nin evindeki hakimiyeti (ki ben bunu hiç reddetmedim, her ne kadar birçok dış sebebi olduğuna inansam da). Şunu da belirteyim; Rıdvan Dilmen, Ercan Saatçi gibi isimleri sırf Fenerbahçeli olduğundan dolayı bağrına basan Fenerbahçeliler hiç de azımsanacak sayıda değil. Yahu bu adamlar "sarı-kırmızı-bir de sahadaki yeşil eşittir PKK" diyebilecek kadar densiz, "Nerede ha o Neeskens'in not defteri, ha?" diyebilecek kadar fanatik. Hıncal Uluç, Osman Tamburacı ve bilumum fanatik Galatasaraylı yazarları bağrına basabilen kaç tane Galatasaraylı var deseniz, ben on tane gösteremem (Herkesin örnek alınabilecek bir yönü olduğuna inanan birisiyim. Ahmet Çakar, Selçuk Yula, Adnan Aybaba'nın bile örnek alınabilecek bir yönü vardır, kim bilir. Bu yüzden Hıncal Uluç'tan alıntı yaparım bazen).

Buradan vizyon mevzuuna geçelim, ben de dahil çoğumuzun diline doladığı. Galatasaray bu sezon Frank Rijkaard'ı takımın başına getirerek niyetini en başından belli etti: Geleceğini kurtarmak. Zira birçok kişi kabul etmese de Frank Rijkaard şu anki Barcelona'nın mimarlarındandır ve Messi, Ronaldinho gibi yıldızlar kendisinin elinde parlamıştır. Kendisinin yönetiminde ortalığı kasıp kavuran Giovani dos Santos ve Bojan gibi gençlerin şimdi daha kötü performans göstermesi bir rastlantı değildir herhalde. Fenerbahçe'nin hamlesi ise 3 sene üstüste şampiyonluk sözü doğrultusunda Christoph Daum'u göreve getirmek oldu. Şampiyonluk için biçilmiş kaftan olan adam Daum'dur, ama Hıncal Uluç'un da dediği gibi bu hamle Fenerbahçe'nin vizyonunun bir tezahürüdür. Arif olan kişi iki takımdan hangisinin daha büyük vizyona sahip olduğunu anlar. "Önce yerel başarı, sonra Avrupa" mantığı ise büyük bir yalandır; zira hedefini yüksek tutacaksın ki elde ettiklerin daha fazla olsun. Avrupa'yı düşünüp ona göre hareket edersen, yerel lig ayaklarının altına seriliverir.

Galatasaray'ın bu hamlesi ne kadar ümit ve heyecan verici olsa da, büyük fedakarlık istiyordu. Zira Rijkaard'ın Barcelona'da yaşadığı sıkıntılar biliniyordu (Nou Camp'ta Real Madrid'e yenilmek, ilk yarıyı puan tablosunun diplerinde tamamlamak ve Avrupa'dan erken eleniş). Barcelona yönetimi sabrının meyvelerini toplamaya devam ediyor. Biz Galatasaraylılar olarak, Türkiye'de Rijkaard'ın bu yönde çok az destek göreceğini bildiğimiz için ziyadesiyle endişelenmiştik. Nitekim bu endişelerimizin yersiz olmadığını gösterdi Hıncal Uluç ve Rıdvan Dilmen gibi yazarlarımız. Kimisi "evine git" dedi (Frank'in cevabı "umarım evim burası olur" oldu buna), kimisi "B planı yok bu adamın" dedi. Biz blog yazarları olarak olanca gücümüzle ulaşabildiğimiz herkese sabır aşılamaya çalıştık, çalışıyoruz ve çalışacağız da. Her neyse, Galatasaray sezona bomba gibi başladı, oyunu zevk veriyor, yediğinden fazla atıyordu. Bu noktada Skibbe'ye teşekkür etmek boynumuzun borcudur. Lincoln-Arda-Kewell-Baros dörtlüsü özelinde başlattığı pas ve akıl futbolunun temellerini attı Alman hoca, ayrıca takımı da alan savunmasıyla tanıştırdı. Rijkaard'ın işini çok kolaylaştırdı Skibbe, yeniden teşekkürler güzel insan. Sonra, Galatasaray çok doğal olarak puan kaybetti, ve Kadıköy deplasmanında 10 senedir yaşanan senaryoda başrolü paylaştı Fenerbahçe'yle.


Son günlerde eleştiriler çok yoğun şekilde geldi, Hollandalı da çıldırdı son basın toplantısında, "taktik konuşmak isteyen teknik direktörlük kursuna gitsin" diyerek. İşte bu zor günlerimizde TV ekranlarında Rijkaard ve ekibine gereken sabrı gösteren ve bunu telkin eden tek insan olan (en azından benim öyle gördüğüm) Ali Ece'ye sonsuz teşekkür ediyorum tüm Galatasaraylılar adına. Uzun girizgahı da bu yüzden yazdım, Ali Ece'ye teşekkür edişimin sebebi Galatasaray'ı değil, güzel futbolu savunmasıdır. Hani ben Galatasaraylı olduğumdan savunuyor ve korumaya çalışıyorum ya takımımı, Ali Ece gibi aileden Beşiktaşlı birisi de bağıra bağıra Frank Rijkaard'a gereken sabrı göstermemizi söylüyor TV'de. Kendisine yeniden teşekkür ediyorum tüm Galatasaraylılar adına.

Son olarak; evet Galatasaraylı oluşumun Rijkaard'ı bu kadar ateşli savunmamda büyük payı var. Ama benim asıl amaçlarımdan birisi de futbolu güzelleştirmeye çalışanları korumaktır. İki sene önce Fenerbahçeli arkadaşlarıma "ulan hala buradasınız, gidin Zico'yu görün Samandıra'da" demiştim, sezonun fotoğrafı olarak seçtiğim fotoğrafın başrolünde Roberto Carlos vardı. Keita'yı attırmış olmasına rağmen hiç kızamadığım Carlos'un halen Türkiye'de olması benim için büyük gurur kaynağıdır. Kimseyi inandırmak zorunda değilim aslında, ama çok rahatsız oldum bu ithamlardan. Yine de takdir edersiniz ki radarlarım Galatasaray yönünde daha çok çalışıyor.

Çağrı Erdoğan, Ekim 2009

Happy Birthday #31


John Marwood Cleese

27 Ekim 1939, Weston-Super-Mare, Somerset, England, UK

Marsilya Ruleti


Çok yakın dostum Ömür de blog yazmaya başladı. Futbol ağırlıklı olarak her telden yazmaya çalışacak. Çok okuyan, çok araştıran, çok soran bir adamın elinden çıkan bu blog eminim ki birkaç ay içerisinde çok iyi bir konuma gelecektir. İzleyin, izlettirin...

Marsilya Ruleti

Not: Kendisi takım tutmuyor desek yeridir.

Mükemmel İkili #12


Alex Ferguson ve Paul Ince

Hatırlatma


Sevgili Galatasaraylılar!

Aklınızı başınıza alın, şu an tüm dünyanın gıpta ile izlediği Katalan takımının mimarlarından birkaçının sizin takımınızın başında bulunduğunu unutmayın, takımınıza desteğinizi kesmeyin. Bu adamları kaç senede bir görürüz Allah bilir. Bunu iyi değerlendirin, lütfen onları koruyun. "Adamlar nefes alsa 'ne güzel nefes alıyor' diyeceksiniz", "Sıçsalar bokunu yiyeceksiniz" diyerek kışkırtanlara kulak asmayın, geleceğinizi kurtarın.

Arda'nın Geleceği


Arda Turan'ı öz kardeşim gibi seviyorum. Çoğu Galatasaraylı da kendisini çok seviyor, bundan eminim. Zaten bu yüzden şimdilerde kendisine sitem edenler çok, ben de sitem etmiştim Arda'ya; geçen seneki Antalyaspor maçından sonra. Ama şimdi daha iyi anlıyorum kendisini.

O'na Küçük Metin dedik, Sahadaki Biz dedik, Sipsi dedik, bağrımıza bastık. Yenilgiden sonra ağlayan, "Allah bana Fenerbahçe formasını nasip etmesin" diyen bir adam O, bizden biri. Bundan kimse şüphe etmesin. Ha belki bundan 15 sene sonra Arda da çıkıp Galatasaray'a kin kusacak, ben buna ihtimal vermemekle beraber şu anların tadını çıkarmak istiyorum.

Arda baskı altında dağılmayan, mental olarak çok güçlü bir genç. Azimli, hırslı ve akıllı. Her zaman derim, konu baskı olduğunda Arda Beckham'la yarışır. Baskı büyüdükçe daha iyi oynar ikisi de. Ama gelin görün ki Arda Kadıköy deplasmanlarında dut yemiş bülbüle döner. İşte bu da tamamen akıl hocaları yüzünden. Beraber takım otobüsünün arkasında 10 numaralı oyuncunun ücretini konuştuğu adamlardır Arda'nın bu halde olmasının sebebi. Bir oyuncunun bu kadar zeki olup da "Milliyetçi birisi olarak yerli hoca tercihimdir milli takımda" diyecek kadar basiretsiz açıklamalar yapması başka şekilde açıklanamaz. Arda'nın akıl hocalarını acilen değiştirmesi gerekiyor. Bunun için de yurtdışına gitmesinden başka çözüm göremiyorum. Zira burası kendi çöplüğü, kendisi Galatasaray'ın kaptanı, gelene çok kolay dinletir sözünü. Ama dışarıya gittiği zaman takımın bir parçası olmayı, antremanlarda ekstra çalışmayı, milliyetçiliğin işe yaramadığını görür. Arda'nın daha fazla kalması hem kendisine, hem bize zarar verecek. Çünkü Galatasaray'daki temizlik tam olarak bitmiş değil. Gizli kapaklı işler çevirenler şu an kulüpte olmasa da, bu işlere şahit olanlardan en çok sözü geçen futbolcu hala Florya'da. Arda'dan böyle şeyler beklersiniz ya da beklemezsiniz orası ayrı, ama eninde sonunda olacak olan bu. Gattuso ve tayfası, Terry ve tayfası nasıl oluyorsa, Arda ve tayfası da olur. Onlardan tek farkları olur bu tayfanın, yaşadıkları yer. Çünkü burası Türkiye. Burada günü kurtarmak makbuldür.
Related Posts with Thumbnails