13 Şubat 2012 Pazartesi

Cadı Avı



"Ecnebi" diyarlarında vuku bulan her türlü olaya sırf yabancı mukallidi damgası yememek için bulaşmayanlara selam ederek ve Luis Suarez'in ırkçı olup olmadığından emin olmadığımı, nitekim amacımın onu bu açıdan savunmak olmadığını, sadece insan gibi yargılanması gerektiğini söylediğimi belirterek başlayayım bu yazıya. Yaratılan mahalle baskısı ne kadar etkiliymiş ki, oluşturulan kalıba uyarak nefret edilen stereotip olma korkusu sanki ölüm korkusu olmuş. Âkil geçinen birçok kişi suya-sabuna dokunmuyor, dokunmasınlar da zaten. Bu yazıyı da okumayıp "bu toprakların çıkardığı değerleri takdir etmeye", yabancı takımlarıyla ilgilenmemeye devam etsinler. "İspanya'nın iç işlerinde taraf tutmayanlar" İngiltere'deki ırkçılık tartışmalarına neden duyarsız kalmasınlar ki?

Luis Suarez'in Patrice Evra'ya karşı kullandığı iddia edilen sözleri sarf edip etmediğinden emin olmadan önce, şunu hiç düşündünüz mü? Neden bir türlü durulmuyor sular? Neden Alex Ferguson çıkıp "Suarez bir daha Liverpool forması giymemeli?" diyor ve neden bu tavrın aynısı "zencileri çok seven" Türkiye'de çok revaçta? "Linç kültürü" tabirini ağzına almayı hak eden insanlar değil çoğu. Yukarıdaki fotoğrafta gördükleri de onların Manchester'daki kardeşlerinin son icraatı. Çok haklılar ve çok zekiler, çok duyarlılar ve çok ince düşünmüşler değil mi? Klanfield "şakaları" gırla gidiyor, hadi kardeşlerle oynayın.

Malum, Fabio Capello istifa etti, iddiaya göre "bir kişi suçu kanıtlanana kadar masumdur kuralını Terry'ye karşı uygulamıyorsunuz" diyerek. Peki FA'in tavrı garip gelmiyor mu size? Niye güya ırkçılığa bu kadar karşı olan ve tolerans göstermeyen kurumlar bu kadar "dostlar alışverişte görsün" tavrında? Capello'nun Euro 2012'de takımın başında şu an kim olursa olsun daha başarılı olabileceğini birçok kişi savunacaktır elbette, en azından şu gidişat son senelerdeki en ümitli gidişattı ve FA'in inadı gözünü kırpmadan tehlikeye attı turnuvadaki başarıyı. Çünkü sözüm ona adalet peşindeler, daha doğrusu aslında böyle bir iddiaları da yok, en çok öne çıkan tavırları ırkçılığa ne olursa olsun karşı çıkmak ve her şeyden önce bu imajı bozmamak hayati önem taşıyor. Ama masumiyet karinesi ölüyor nedense.

Aynı masumiyet karinesi Suarez'de de öldü. Şu andan sonra İngiltere'deki kariyerinin birkaç sezon daha devam edeceğini sanmıyorum. Anton Ferdinand'a "black cunt" deyişi kameralara yansıyan -ki ben buna bile şüpheyle yaklaşıyorum, sözcüğün telaffuzunda ağzın aldığı şekilden emin değilim zira, dudak okuma uzmanlığım da yok- Terry'nin olayında takınılan tavır, dışarıya karşı göstermelik bir davranıştan ötesi değildi ve Terry'nin mahkemesinden çıkan sonuca göre olaylar nasıl gelişecek, göreceğiz. Ama diğer yandan Suarez'e uygulanan linç nedense üst düzey ırkçılık hassasiyetinin bir patlaması sanki!

Suarez mi suçlu, Evra mı, bunu ben bilmiyorum ve FA de bilmiyor. Liverpool kulübünü ve Suarez'i ırkçılıkla itham edenlerin kaçı FA'in raporunu okudu (hem Türkiye'de hem İngiltere'de) bundan da emin değilim, çoğunun bunu umursadığından da şüpheliyim. Bu adamlardan ikisi de ırkçı olabilir aslında, zira Suarez Evra'nın kendisine "Dokunma bana, Güney Amerikalı" dediğini iddia ediyor, Evra'nın ne iddia ettiği zaten malum. Ama her nedense yanında durulan, kendisine neden güvenildiği doğru-dürüst açıklanmadan güvenilen adam Patrice Evra. Fransa'daki ırkçılığın karşısındaki en sağlam futbol figürlerinden olan Lilian Thuram'ın "okuduğu kitaplarla" aklınca dalga geçen Evra. Maç öncesi el sıkışmasında Suarez kendine yaklaşırken önce elini çekip sonra üç yaşındaki çocuk gibi "neden elimi sıkmıyorsun" dercesine onun kolunu tutarak kameralara, tribünlere oynayan Evra. Evet, Suarez de Gana'nın golünü eliyle engellemişti, sahada çok temiz bir adam da değildir elbette ve aslına bakarsanız bahsettiğim tam da bu: Irkçılığa karşı çıktığınızı iddia edip ırkçı olarak değerlendirilebilecek bir tavırla bir Güney Amerikalıyla bir Fransızı (Senegalli mi?) kendi nezdinizde eşit tutmamak. Bunun neresi samimi, neresi doğru, neresi adil? Peki Suarez'in Evra'nın elini sıkmaması ne kadar yanlış, nasıl yanlış olabilir? Haksız yere cezalandırılmanıza, ırkçılıkla yaftalanmanıza sebep olan bir insandan özür dilemeniz mi gerekiyor, haklı olduğunuza inanıyorsanız?

İngiltere'de bu moda, ya da tavır, Türkiye'dekinden çok da farklı değil. Linç kültürü o kadar baskın ki, Liverpool kulübü bile geri adım attı. Hatta Suarez bile özür diledi (nasıl diledi acaba, bundan da emin değiliz ya, neyse). Ben aslında ilk tavırlarını çok beğenmiştim, "madem ırkçılık söz konusu, bu konuyu kapatıyoruz" dercesine, olayın peşini bırakacaklarını ve daha fazla itiraz etmeyeceklerini açıklamışlardı. Ama cadı avı durmadı, Ferguson başka, Evra başka, medya başka yönden lince girişti. FA'in raporunda "ırkçı olduğuna inanılmayan" Suarez için Evra da "onun ırkçı olduğuna inanmıyorum" demişti, vicdanı sızlamıştı belki de ama o da fırtınaya kolayca kapıldı. Velhasıl, Liverpool kendi oyuncusunu koruyamayacak duruma geldi, ortada olup olmadığı belli olmayan ırkçı saldırılar yüzünden ve FA de verdiği kanıyla çelişen bir karar aldı. FA'in başvurduğu dil uzmanlarının Suarez'in kullandığı iddia edilen tabirlerin ırkçı anlam taşımadığını söylemesi de, elbette, olaya hiçbir etkide bulunmadı. FA abanın üstünden ve altından sallayarak gösterdiği sopayla ve "Bay Suarez bunu bir daha İngiltere'de bir futbol sahasında yapmayacağının sözünü verdi, ona güveniyoruz" gibi komik, samimiyetsiz ve neresinden tutsan elini kirletecek bir açıklamayla olayı kapattı; kullanılan kelimenin Suarez'in kullandığını iddia ettiği şekilde kullanıldığı takdirde ırkçı olmayacağı, ama Evra'nın tarif ettiği şekilde kullanıldıysa ırkçı olacağı kanısına vararak. Yani Evra eşit şartlarda daha güvenilir bulundu ve ona inanıldı.  Neticede vicdanlarını FA'e teslim edenler de Suarez'i cadı olarak ilan ettiler, yakmaları da yakındır.

Not: Linkteki yazıyı okumanız tavsiye edilir.

3 Şubat 2012 Cuma

Incendies


Nasıl oldu da bu filmi seçtim o kadar izlenecek arasından, bilmiyorum ama pişmanlıkla minnettarlık arasında gidip geliyorum şimdi, film bittikten birkaç dakika sonra. Nihayetsiz görünen bir arayış, kapkara hayatların içinde ışığa yürüdükçe aldığınız darbeler... Işık da ateşten başka bir şey değilmiş aslında, gözleriniz açılsa da cayır cayır yanmak için hazırlanmaya fırsat bile yokmuş.

Lübnan da iç savaş yaşayan ülkelerden, bu iç savaşın (sadece 'savaşın' aslında) insanların sadece canını değil aklını da yuttuğunu gösteriyor film. Savaş öyle bir cinnet getiriyor ki düştüğü yere, mahşer meydanındaymışçasına tanımıyorsunuz kimseyi o yakıp yıkarken. Geçip gittikten sonra ise aslında hiçbir zaman geçip gitmeyeceğini acı acı gülümseyerek söylüyor.

Filmin finalinde bir zihin yoklaması yapmanız muhtemel, aklınızı kaybedip kaybetmediğinizi görmek için.

9 Ocak 2012 Pazartesi

24 Aralık 2011 Cumartesi

Saturday Night Fever 5


  • Müşfik Kenter'in hatırı var tamam, ama şu Milka'nın insanları-yakınlaştıran-seviştiren mor ineğini kesip yerim ben. Ne diyosunuz lan siz?
  • "İnsanlardan kaçtıkça sana daha çok destek oluyorlar. Onlara ne yaparsan yap, terk etmeyeceklerini biliyorsun. Rahatsın..." Yani, seni severim Esra ama, bundan daha haksız olamazdın. Kusura bakma.
  • Ama işte Behzat Ç. bu yüzden muhteşem. Zira kalbi kırılan insan böyle konuşur. Birkaç bölüme kadar bu söylediklerinden pişman olduğunu da görürüz zaten muhtemelen.
  • Behzat Ç. başka hangi neden(ler)den dolayı muhteşem? Cumartesi Anneleri-taşlanmış kot işçileri-faili meçhul Festus Okey cinayeti, sokakta yaşayanlar gibi mevzuları işlemesinden başka, gerçek kaybedenliği gösterdiği için belki de. "Cinayet olan" Akbaba bağırdı çağırdı, o yüzden haberimiz oldu ama bir diğerini de görüyorsunuz değil mi birkaç bölümdür, emekli başkomiser Aziz'in akıbetini kestirebilen var mı mesela? Peki ya  "arıza hatun" kontenjanından, diziye geç dahil olan Mine Tugay'ın karakteri çok mu farklı onlardan?
  • - Ben küfrederim, polisim! - Ben de küfrederim abi, polissin!
  • Bu kadar Behzad yeter. Behzad demişken, Behzad Durani var bir de, o bizimkine göre baya işe yaramaz, ipe sapa gelmez bir adam gerçi. Ama hizmet ettiği adam ve filmi için onları söylemek mümkün değil. Velhasıl, Bad Mâ Râ Hâhed Bord'u izleyin. Hem o da bir nevi Le Vent Nous Portera.
  • Farsça kolay ve muhteşem bir dil.
  • Rüzgar söylesin o zaman. Ya da böyle söylesin, ya da böyle.
  • "Buzz droid" odaklı Star Wars göndermesinin merkezinde yer aldıktan sonra hava taşıtından kendisini fırlatan Batman "hava desteği" ister: "Hiç uçamadığımı göz önünde bulundurursak... 'Şimdi' iyi olurdu." İnsan bir teşekkür eder.
  • "Bu grubu şu filmle/diziyle mi tanıdınız :(" tavrı beni deli ediyor. Underrated tacirliği yapıp sonra şunu söylemek için mi sustunuz zamanında amına koyayım.
  • Ahkam vakti: Orhan Gencebay ve Ahmet Kaya dinlemeyen eksiktir. "İkisini bir mi tutuyosun?" diyeceklere cevabı erkenden vereyim: "Seninle mi bir tutacaktık?"
  • "Başarılı" sıfatından mı, yoksa götten uydurulmuş iki noktadan (..) mı daha çok nefret ediyorum bilemedim.
  • Batman: Arkham City nasıl bitti lan öyle. İbneler.. .. .. .. .. .. .. .. .. ..
  • Şu video çok başarılı değil mi bu arada?
  • Fabregas, Allah aşkına bi sus artık ya. "Bir gün Arsenal'a dönerim"den tut "Wenger en iyilerinden birisi"ne, "Arsenal'ı hâlâ seviyorum"dan "Neredeyse ağlayacaktım"a kadar söylemediğin şey kalmadı. İyi çocuksun falan ama yeter yav. Herkesi memnun etmeye çalışmaya gerek yok. Birisi çıkıp "ya bi siktir git" dese verecek cevabın olmaz yemin ediyorum.
  • Youtube'da fake müzik videoları var ya hani; mesela Jimi Hendrix'in Cocaine'i söylediğini iddia eden video gibileri ki aldıkları dislike sayısından anlıyorsunuz sahte olduklarını. Ne lan bu? Troll desen değil. 
  • Trollük de zaten sike sürülür iş değil. Ama hayat felsefesi haline getiren var, garip.
  • Bir de, futbol hakkında yüzeysel ahkâm kesen herkese Football Manager'la yatıp kalkıyor damgası yapıştırmak eskidi artık be. "Çok Jonathan Wilson okuyorsun ;)","Çakma Zonal Marking ;))" ya da "Sacchi'nin rahle-i tedrisatından mı geçtin ;)))" falan diyebilirsiniz. Örnekler ve göz kırpan smiley'ler çoğaltılabilir. 
  • İnsanların şekilciliği çok zavallı, acınası, sefil bir durum. Yıllarca okuduğun kitaplar, yazdığın yazılar, takındığın tavırlar, tek bir "aksesuar" kadar etki etmiyor onlar tarafından saygı görmene. 
       

23 Aralık 2011 Cuma

Benzemez Kimse Sana #19


Dünya tarihinin gördüğü en manyak Montpellier'li (en manyak Fransız?) Remi Gaillard ve Roberto Mancini'yi yumruklayan adamın oğlu Wojciech Szczesny.

11 Aralık 2011 Pazar

Trabzonspor 0-3 Galatasaray


4-4-2 dizilişinde Baroş'un maçın büyük kısmında daha ileride kaldığı, Elmander'in her açıdan komple bir futbol sergilediği, kaleye yakın bölgelerde inanılmaz bir ivmelenme ve hedefe yönelmeyle çok tehlikeli hale geldiği, Eboue'nin mükemmel oynadığı, takımın üretkenlik açısından gerekli anlarda üstüne düşeni fazlasıyla yerine getirdiği bir maçtı. Oyun açısından her hafta daha iyi hale gelen takım, inşa etmeye devam ettiği futbolun doğrudan etkisiyle kazanmamış olsa da mevcut süreçte daha önemli olan böyle galibiyetleri alabilmek.

Selçuk İnan'ın yuhalandıkça motive olup golü atması diye bir durum yok; aksine yuhalandıkça Charlie Adam'ın Liverpool formasıyla çıktığı ilk maçlarındaki çekingenliğine öykünürcesine sorumluluk almaktan kaçınıyordu. Allahtan korktuğum başıma gelmedi ve Selçuk bu tepkiler karşısında gerekeni yaptı -iki anlamda da. Attığı gol, tam onun yapabileceği ve yapması gerekendi; zaman zaman sergilediği "Türk Xabi Alonso"luktan "Türk Juninho"luğu devraldı birkaç saniyeliğine. Golden sonraki ve tribünden gelen maddi-manevi saldırılara gösterdiği tepkileri de oldukça yerindeydi. Onun için kolay olmayan bir maçı iyi bitirdi.

Dün gece Mesut Özil'le başlayan ve Zonal Marking'in mükemmel tespitinde belirttiği gibi ileri uçtaki presi feda eden, ayrıca Messi'ye bu denli boş alanın kalmasına zemin hazırlayan, normal olarak da hüsrana uğrayan Mourinho'nun aksine Şenol hoca Mesut kadar olmasa da ilerideki doğrudan savunmayı zayıflatacak Alanzinho'yla başlamayı tercih etmedi ve en ideal orta saha kurgusuyla çıktı maça. Orta saha hakimiyetinden bahsetmeye başlarken şunu da belirtmek gerekir ki, geldiğinden bu yana alternatifi olmadığını ve olmayacağını gösteren Felipe Melo'nun taraftar tarafından sevildikçe hiçbir anlam verilemeyecek, riskli hareketlerinin bize pahalıya patlamaması çok büyük şanstı bu akşam -zaten kendisi de sonradan toparlandı. Orta sahadaki mücadele aslında Kuddusi Müftüoğlu Zokora'ya kırmızı kart çıkarmasa (Zokora yumrukla çıkıyor gibi ama buna rağmen kırmızı yanlış karar, temas yok; kartı da Melo aldırmış yani) pekâlâ Trabzonspor'un olabilirdi ki Zokora'dan mahrum olmadıkları ilk yarıda topa sahip olma oranları arasındaki fark çok azdı. Zokora-Adrian-Colman üçlüsü Melo-Selçuk'un yanlarına sokulan ve takımın boyunu Elmander-Baroş'la beraber (Baroş daha konsantrasyonsuzdu ve daha çok kaldı ileride) kısaltmaya çalışan Emre ve Kazım'a rağmen üstünlük kurabilirdi. Tabii bu durum oyuna ilk elden etki etmiyor çoğu zaman, skora doğrudan katkı yapan futbolcular önemli istatistiklerin geri plana itilmesine sebep oluyor -ilk golde Trabzonsporlu savunmacının hatası ve Elmander'in kişisel yeteneği, Selçuk'un golünde de bu sefer Baroş'un kişisel yeteneği -topu iyi saklaması- ve yine Trabzonspor'un bir hatası büyük rol oynadı yani goller planlanan -ve belki de görmek istediğimiz- oyun kurgusunun sonucunda gelmedi, doğrudan. "Görmek istediğimiz" diye özellikle belirtmekte fayda var zira skora doğrudan etki eden oyuncuların bu öne çıkan özelliklerine bağlılık/itimat ne derecede evla görülür hoca tarafından, bundan tamamen emin olmak zor. Takım bazen ihtiyaçtan fazla gol pozisyonuna giriyor ki bunun önemi büyük ve taraftar üzerinde yaptığı etki de doğal olarak çok güzel.

Galatasaray oyunu inşa etme anlamında mesafe katediyor ama bu süreç ne çok hızlı işliyor, ne de çok yavaş. Oynanan futbol ritmini tam olarak bulmuş değil fakat tekrar etmekte fayda var, belli anlarda skoru değiştirebilecek oyunculara sahip olmamız ve kazanma zihniyetine gün geçtikçe daha çok alışmamız çok önemli ve bizim için büyük şans. Birkaç sezondur kaybetmeyi alışkanlık haline getirmiş futbolcular, acıya gereğinden fazla aşık olmuş taraftarla son derece uyumlu bir şekildeydi ve bu kadroda köklü değişiklik şarttı. Dibi görmüş takımın yönetimi de, teknik kadrosu da -hem Hagi, hem Rijkaard'ın en az suçlu olan taraf olduğunu hep söyledim-, futbolcu kadrosu da kaçınılmaz "çözüm"e maruz kaldı. Yani yeni takımda işlerin yolunda gitmesi için zemin hazırdı ve Fatih Terim'e de bu fırsatı değerlendirmek kaldı. Terim'in futbolunda ve tavırlarında gözle görülür değişimler mevcut elbette, gerçi buna sağlıklı bir şekilde karar vermek için bir sezonun geçmesini beklemek lazım ama şimdiye değin gördüğüm kadarıyla -arada bir eski Terim'i hatırlatması hariç- beklediğimden çok daha iyi durum. Sahadaki Galatasaray, ilk Terim Galatasaray'ına oranla daha "temiz" fakat daha sonuç odaklı. Maç öncesi ve sonrası açıklamalarından takip ettiğimiz kadarıyla Terim'in tavrı da bazen "sesini yükseltme" adına nahoş bir hale bürünebiliyor, bu zaten beklediğimiz bir şeydi. "Galatasaray'ın hakkını yedirmez" illüzyonunda olmamak lazım.

Semih Kaya'dan ilk sezonunda çok ümitliydim, o ümidimi boşa çıkarmayacağından da emindim fakat sakatlık ya da birtakım başka sebeplerden dolayı unutulacağından korkuyordum. Çok şükür ki öyle olmadı ve kendini kabul ettiriyor hızla. Altyapı eksiklikleri bariz, altyapı eğitimini ülke sınırları dahilinde almış olması en büyük handikapı, fakat Ujfalusi gibi tecrübeli -ve mümkünse yabancı- savunmacıların yanında oynadıkça yeni Bülent Korkmaz -hatta ondan daha iyi- olmaması için hiçbir sebep yok. Emre Çolak'tan ise yalan yok, ümidi kesmiştim ve bunun sebebi futbolu ya da fizik gücü falan değildi. Tavırlarından memnun değildim, futbolunu geliştirme adına çaba harcadığını göremiyordum ve işleri yoluna nasıl koyacağı hakkında bir fikri olduğunu sanmıyordum. Onun da Arda kadar olacağını söylemek için çok erken fakat Terim'le arasındaki "quid pro quo" ilişkisinin farkında olduğunu düşünüyorum; farkında değilse de şimdiye değin kazandığı kredi elindeki en büyük fırsat şu an için. Alex'in ayağından kaptığı toplarda gösterdiği konsantrasyonundan tutun, "pas tereddütü"nü gün geçtikçe azaltmasına, ileride top beklemek yerine alan savunması için çabalamasına kadar her şey onun için yolunda gidiyor, inşallah tamamına erer.

Trabzonspor'a karşı, Fenerbahçe maçındaki futbolun yanına yaklaşamadık ama böyle bir skorla döndüğümüz için elbette sadece şanslı ya da hakemin sayesinde kazanmış değiliz. Takım kolay kolay gol yemiyor ve yukarıda kaç kez bahsettiğimi hatırlamadığım, "skora doğrudan etki edebilecek" oyunculara sahip. Selçuk ve Emre'den sonra bir başka "duygusal futbolcu" Baroş'un bir an önce form tutmaya başlaması hem kendisi hem de takım adına daha çok önem kazanıyor her gün. Kazım'ın biraz kızağa çekilmesi hocanın tasarrufunda bir karar olacak elbette ama bu durumda Riera mı, Emre mi, Engin mi, -Sabri dönerse- son dönemde sağ bekte mükemmel maçlar çıkaran Eboue mi onun yerinde oynar bilinmez. Eldeki alternatifler bundan daha tamamlayıcı ve fazla olmalı; Melo'nun olası yokluğunda büyük sorun yaşanacağı kesin; daha ne haltlar yediği ve akıbetinin ne olacağı tamamen bilinmeyen Sercan'ın durumu da varken şu an için sakatlık ya da ceza olmamasını ummaktan başka bir şey gelmiyor elden. Terim'in kafasında eskiye göre daha kontrollü, daha az doğrudan fiziksel mücadeleye dayalı, daha çok topa sahip olmaya çalışan bir futbol olduğunu anlıyorum ve kendisi bunu uygulama sürecinde ihtiyaç duyduğu şeylere -taraftar-yönetim desteği, sakatlık olmadan geçen haftalar, skora direkt etki eden oyuncular- şimdiye kadar sahip oldu. Kişisel bazda kendisiyle ihtilafım mevcut ve ona karşı muhabbetim az olsa da, Galatasaray'ı izlerken kalbimizin eski ritmini bulacağı günleri onunla beraber ben de bekliyorum.

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails