26 Kasım 2011 Cumartesi

My Very Own Year One

Frank Miller da böyle bir fotoğrafı hak ediyor!

Bu yazı aslında Batman: Year One üzerinden şekillenecekti. Fakat yazmaya başlayınca önünü alamadım ve daha geniş bir hal almasını engelleyemedim. Yine de konu hakkında söyleyeceklerimin hepsini burada dile getirebileceğimden emin değilim.

Hayatının üçlemesini tamamladığında, Chris Nolan'ın Batman külliyatına yaptığı katkıdan ne kadar memnun olacağını kestirmek imkansız, ama Frank Miller'ın kendisini kıskanacağı da kesin. Nolan, efsaneyi "amatörlük" yıllarından, hatta daha öncesinden ele alıp, en karanlık iç çatışmalarını (üzerine eğilebildiği ve sinemada olabildiği kadarıyla) titizlikle işleyip -ki Batman'in yarı deliliğinin ve anti-kahramanlığının üçüncü filmle beraber zirve yapmasını bekliyorum ben-, çizgi romanlardaki havaya sadık kalmanın yanı sıra eserlerine kaçınılmaz olarak kendi kara tonunu-mizahını da katıp ortaya iki muhteşem film çıkarmıştı. Heath Ledger'ın vefatı "ilahi müdahale" olarak değerlendirilebilecek kadar büyük bir olay olsa da, Nolan bunun da üstesinden -tabii planlarının bozulmuş olduğunu varsayıyoruz- gelebilecek yetenekte bir adam.

Arada delirir, dokunmayın.

"Batman bana hiç komik gelmemişti." diyor Frank Miller, 1988'de basılmış bir Year One'ın ön sözünde. Sonra sekiz yaşındayken, kendisine 25 sente mal olan 80 sayfalık çizgi romandaki Gotham'ı şöyle tanımlamaya başlıyor: "Gotham, soğuk ayışığıyla aydınlanmış soğuk beton sütunlardan ibaretti, rüzgarlı ve dipsizdi, şehir ışıklarının oluşturduğu bir bulut kümesine dönüşen, ıslak, beyaz bir sisti; millerce altımda. Sokak sesleri yumuşak, üzgün bir uğultuydu; aralıksız ve değişmeyen." The Dark Knight Returns'ün 10. yıl baskısında da bu hikayeyi ve sonrasını, yani Batman'i yazmaya nasıl başladığını anlatıyor Miller: "30. yaş günüm yaklaşıyordu, Batman'den bir yaş daha büyük olacaktım. Son yıllarda Spider Man'in küçük kardeşimden daha genç olduğunu kabul etmek zorunda kaldım, ama Batman? Çocukluğumun favori süper kahramanı, koca çeneli, ebedi bilge baba figürü Batman'den daha mı yaşlı olacaktım? Buna tahammül edemezdim. Bir şeyler yapmak gerekiyordu."

Nolan bu sahneyi es geçmemeliydi.

Yukarıdaki iki paragrafta bahsettiğim adamları önceden karşılaştıran oldu mu, bilmiyorum. Henüz bunu konu alan bir yazıya denk gelmiş değilim ve Nolan'ın Batman hakkındaki çocukluk anılarına vakıf yahut tespitlerinden haberdar değilim. Kara Şövalye'nin bir aksiyon kahramanından, bir Superman'e-karşı-nemrut-suratlının-yanındayız adamından, bir popüler kültür ikonundan çok daha fazlası ve derini olduğunu belki de herkesten  daha iyi fark edenler bu iki adam işte; ve onun bu hale gelmesinde payları çok büyük. Bruce Wayne-Batman çift kişiliği, bu iki ustanın eserlerinde yine bir çift kişiliğe bürünüyor diyebiliriz: Bu sefer birbirinden tamamen farklı değiller ama sonuçta aynı kişi olduklarından hiç şüphe yok ve, elbette, aynı amaca hizmet ediyorlar.

The Long Halloween'de The Godfather göndermesi

Benim de çocukluğumdan hatırladığım çizgi film (ya da çizgi roman, hatta sinema) kahramanlarından en belirgini Batman'di. Ne var ki yıllarca Batman külliyatından uzak kaldım, bir-iki film dışında, ki çizgi romandaki Batman'e vakıf olmadan eksik kalacağımın hep farkındaydım zira orada doğan bir karakteri orada görmekten başka seçeneğinizin olması yakışık almayan bir durum olmalı -tabii Nolan'ı çizgi roman yazarlığı ya da çizerliği yapmamasından dolayı suçlayacak değilim! "Çizgi romanda Batman"e, yani onların tezgahına girişimin üzerinden birkaç ay geçti sadece ve konuya vakıf bir arkadaşım sağ olsun, iyi aşama kaydettik.

Okuduklarım Year One, The Killing Joke, The Dark Knight Returns, Arkham Asylum ve The Long Halloween. Bu beşi arasından en azından şu sıralar en çok öne çıkanı -hem benim için, hem "camia" için- birincisi; ilk paragrafta verdiğim link durumu açıklıyor olmalı. The Dark Knight Rises'a kadar geçecek sürede yeterince oyalayıcı olabilir aslında, çizgi romanı okumamış olanlar için. Ama elbette bu gözle bakmak biraz fazla... şımarıkça? Ya da doğru kelimeyi siz bulun.

Yine The Long Halloween'den; "ortak dostumuz"

Year One önemli, zira Nolan'ın Batman Begins'inde de buradan esinlenmeler var: Batman'in özel timin de kendisini yakalama harekâtına katılmasının ardından yarasaları çağırıp kurtulması, aynı yöntemlerle olmasa da "amatör Batman"in işlenişi, Bruce Wayne'in yarasayı kendisine model alış süreci, Gordon'ın şehirden ümitsizken Batman'in imdadına yetişmesi gibi olayları resmetmede nereden "esinlenildiği" bariz. Söz gelimi Year One'da uyuşturucu yükleme baskını sahnesini kullanan Nolan diğer eserlerden de yararlandı elbette: The Killing Joke'taki Joker, Heath Ledger'ın Sid Vicious'tan bile etkilenerek çizdiği portreyle örtüşen bir "filozof kötü adam" mesela. Fakat bunların yanında bazı karakterlerin öne çıkarılıp bazılarının daha pasif hale getirilmesi de söz konusu: Flass'in Year One'da Gordon'ın ailesini ölümle tehdit edecek kadar tehlikeli ve Yeşil Bereli eğitimi almış bir polisken Nolan'ın elinde -fiziksel olarak da farklı- ancak bir falafelciyi tehdit edebilen, elinden bir iş gelmeyecek, hatta belki karikatürize bir tip olarak karşımıza çıkması, Loeb'un filmde ölerek hikayeden çekilmesi -çizgi romanda yozlaşmışlığın simgelerindendi ve sonu tutuklanmasıyla geliyordu-, Alfred'in daha öne çıkması ve doğrudan doğruya Batman'in önemli anlarda sağ kolu olması, hatta halkın sessiz bekçisinin sessiz bekçisi olması -ki bunda Robin gibi önemli bir karakterin devreden çıkarılması kararı etkili olmuştur (iyi de olmuş)- gibi detaylar ilk bakışta akla gelenler.

Şanslı amatör. "Şanslı, şanslı amatör" mü, "Amatör, şanslı amatör" mü daha güzel?

Nolan'ı bırakıp animasyona gelelim. Year One, çizgi romandakine çok büyük ölçüde sadık kalmış, diğer türlü olması pek düşünülemezdi zaten. Ama yine de, onda da birtakım ufak değişiklikler yapılmış: Batman'in duvardan dışarıya fırlattığı adam animasyonda Brendon'ken, çizgi romanda kediye ateş etmeye çalışan ve Batman'in özel ilgisine mazhar olan Pratt idi. Ya da animasyonda Vickie Vale bir şekilde olaya dahil edilmişken bu muhabir çizgi romanda Jackie ismini taşıyordu. Veyahut çizgi romanda Gordon'ın karısı telefon çalınca "Fişini çektiğini söylemiştin." diye sitem ederken ona, animasyonda böyle bir şey söylemiyor... Bunlar, söylediğim gibi, küçük detaylar ve konunun gidişatında etkileri yok sayılır. Aslına bu kadar sadık kalan bir animasyon kimileri için karakterlerin seslendirilmesinden ibaret olabilir, belki de öyledir, ama en azından yeterince eğlendirici.

Ama acıyı bilirim, ve bazen senin gibi biriyle paylaşırım.

25 Kasım 2011 Cuma

Kerim




Dün gece aklıma geldi; Fenerbahçe'den hangi futbolcuları sevdiğimi düşündüm, hiçbirini sevmediğimi fark ettim. Klasik ezeli rekabet nefretiyle falan alakalı değil bu, sevmiyorum şu an Fenerbahçe'de forma giyen herhangi bir futbolcuyu -sevmek eylemine yüklenen en genel anlamı kullandığımı bilin bu arada. Gökhan "1/4" Gönül'ü sevmiyorum, hayranı olduğum Serdar Kesimal'ı sevmiyorum, kaptan Alex'i sevmek şöyle dursun, kendisinden nefret ediyorum, Selçuk Şahin'i sokakta görsem yolumu değiştiririm.

Diyeceksiniz ki nereye geleceksin, şuraya: Nefretimin büyük kısmını yönlendirdiğim Real Madrid'de -bile- sevdiğim, ya da en azından bir süre öncesine kadar sevdiğim bir futbolcu var. Malum, kendisi Real Madrid'e transfer olduğundan beri hep eleştirildi, kifayetsizliğinden dem vuruldu, takımdan gönderilmesi istendi. Lyon taraftarlığından ziyade, altyapısından yetiştiği takımın formasını giydiği ilk günlerden itibaren gelişimine şahit olan birisi olarak bu görüşlere hep karşı çıktım. Şahsi fikrim, ona "balon" yakıştırması yapan, vasat sevici olmadığını yazsın yüz kere defterine, belki o şekilde ikna olur vasat sevici olmadığına.

Futbol niye sevilmeli? Çünkü Fransa, sömürdüğü, katlettiği, zulmettiği insanlara muhtaç oldu belli ve çok önemli dönemlerde. Thuram ve Zidane gibi oyuncular, yeşil sahada yaptıklarıyla halklarını bir şekilde mutlu ettiler ve onların sesi oldular (Evra belki biraz entelektüellik dersi almak ister Lilian'dan, malum, ırkçılıktan yakınmaya başladı!). "Bizim" Kerim de bu oyunculardan olabilecek potansiyele pekâlâ sahip, Fransa söz konusu olduğunda.  İdolü Ronaldo kadar efsanevi bir oyuncu olması pek mümkün değil, ama hazır performansı tavan yapmışken, bir güzellemeyi hak ediyor en büyük hayranlarından birisi tarafından.

Samuel Eto'o onun Barcelona'ya gelmesini istiyordu. Belki bu transfer gerçekleşseydi şu anda Iniesta-Messi-Xavi üçlüsü değil, daha fantastik bir dörtlüden bahsediyor olurduk. Ne var ki Kerim çocukluğundan beri taraftarı olduğu takıma gitti. Onu severdim, belki hâlâ da seviyorumdur ama geçenlerde Lyon'a attığı golden sonraki sevinci sevgimi yaraladı. Bunun onun umurunda olmayacağından bahsetmenin ve hatta bunu belirtmenin abesliğinden bir an önce sıyrılıp, Kerim'in futbolunun şimdiye kadar neredeyse hiçbir zaman yeterli takdiri görmediğinden bahsedeyim.

Saint-Etienne'e son dakikada attığı frikik golüne şahit oldum, 10 numarayı giyene kadar gösterdiği gelişime şahit oldum, sol açık performanslarına, dört Manchester United oyuncusunun ve Edwin Van Der Sar'ın hakimiyet alanının içinden şimşek gibi ivmelenerek -Ronaldo'yu en çok hatırlattığı gol budur belki de- iğne deliğini isabet ettirişine şahit oldum. Kısacası onu Aulas ve Lacombe kadar olmasa da, çok iyi tanıyorum.

Uzun süre Higuain'in yerine tercih edilip edilmeyeceği tartışıldı. Higuain'i takdir etmekle beraber, hiçbir zaman Kerim'e tercih edemeyeceğimi söylemeliyim. Higuain elbette Inzaghi gibi sadece golden ibaret değil, ama oyununda Kerim'inki kadar zarafet görülmüyor ki bu sözcüğün herkes için taşıdığı anlamın farklı olduğunu göz önünde bulundurursak, öznellik ilamı yapmaya gerek olmadığını düşünüyorum. Zira "Güzel futbol dediğiniz nedir?" sorusu yeniden gündeme gelir, boşuna laf kalabalığı olur. Gerek yok.

Şu sıralar boş geçmiyor, performansının beni şaşırtan hiçbir yönü yok ama oyunundaki gelişimi Mourinho'nun da tasdik etmesi çok önemli. "Atak yönünün ne kadar gelişmiş olduğunu zaten biliyoruz ama defansif yönden de önemli aşama kaydetti." demişti geçenlerde, ki bunun onun için önemini bilmeyen kalmadı neredeyse. Higuain gibi çok daha "determine" ve savaşçı bir forvetin Benzima'ya tercih edilmesi gayet normal, ama Benzima'nın zayıf yönlerine birazcık eğilmesi de çok yönlülüğünün kıymetini birkaç kat artırıp onu dünyanın en tehlikeli oyuncuları arasına sokuveriyor.

Bu Cezayirli muhteşem çocuğun henüz "Tahya el-Cezâir" diye bağırdığını duymadım ama ağzından "Vive La France" sözcüklerinin döküldüğüne de şahit olmuş değilim. Giydiği ve sevdiği Real Madrid forması benim için kirli formadır, ama onu o formanın içinde kirli göremiyorum.

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails