29 Mayıs 2011 Pazar

Her Güzellikte Senin Hal-i Perişanın Gelir Gözlerimin Önüne



Sene 2000. 17 Mayıs. Galatasaray, UEFA Kupası'nı kazanıyor. Kupayı kaldırış anına bakalım (1.57'den itibaren); Hakan Şükür bırakmıyor kupayı, kaptan Bülent'in tek başına kaldırmasına pek razı değil Kral.

2005'e atlayalım, 25 Mayıs'a. Liverpool'un unutulmaz, unutulmayacak efsanevi Şampiyonlar Ligi başarısına. Kupa gelirken sahiplerine, Carragher Gerrard'ı gösteriyor ısrarla, onun kupayı tek başına kaldırması Carragher için sorun değil. Bu iki adamın ne kadar yakın olduklarını bilen biliyor, Carragher'ın takım içinde ne kadar ağırlığı olduğunu da.

2011, 28 Mayıs. Barcelona, Manchester United'ı yenerek alıyor kupayı, bildiğiniz gibi. Kupa Abidal'in ellerinde yükseliyor. Kaptanlık pazubendi kolunda olan Abidal'in. Kanseri atlatan, sahalara dönüp finalde yerini alan Abidal'in. Bu Barcelona Real Madrid'i 6-2 yenerken sonradan oyuna giren Puyol'a Xavi pazubendi takmayı ihmal etmemişti. Bu akşam yaptığı gibi. Bu akşam da o pazubendi, başka birine vermeyecekti oyuncular elbette.

Bense bunları gördükçe, bir taraftan Barcelona ve Liverpool'a olan sevgim katlanıyor, bir taraftan  kaçınılmaz olarak 11 sene öncesini hatırlayıp ilk göz ağrım Galatasaray'a baktıkça elemim artıyor, ümidim azalıyor. O Büyük Kaptan'ın "Hagi'ye kırgınım"ını ilk okuduğumda hissettiğim, karnımdaki o dayanılmaz ağrıyı, kalbimdeki unutulmaz sızıyı duyuyorum yeniden, bunları hatırladıkça. Küçüldükçe küçüldüğümüzü, dağıldıkça dağıldığımızı hatırlıyorum. Taraftarın nasıl bölündüğüne baktıkça içimde bir şeyler ölüyor. Galatasaray konuşamıyorum, Galatasaray yazamıyorum, Galatasaray yaşayamıyorum. Takım sevgisinin bu kadar sorgulandığı başka bir taraftar güruhu yok, birbirine bu kadar düşman olan başka taraftar yok, kendini bu kadar kandıran başka camia yok.

Evet, belki bu kadar ümitsiz başka camia da yok.

26 Mayıs 2011 Perşembe

N'apıyosunuz Lan?



Kendinize gelin ulan artık. Utanmadan Galatasaray'ın piyasayı dolandırdığını ima ediyorsunuz. KAP'a yapılan açıklama ortada işte, hala bok atma derdindesini- hayır hayır, olayı artık iftira boyutuna taşıdınız yahu. Bu yaşananlar artık bizim taraftar reflekslerimizden çıktı, rezil, sefil, şeref yoksunu bir ayıba döndü. Rica ederim kimse "Ne oldukları belli" demesin, ne oldukları belli evet, ama diyoruz ya, öbür yanağımızı çevire çevire yanak kalmadı ki bizde de.

Ulan biz de biliyoruz bu işler temiz olmaktan çok uzakta, biz de biliyoruz bu kulüp ne Adnan Sezgin'ler gördü, biz de biliyoruz her takımda, her yönetimde işler aşağı yukarı böyle yürüyor. Nitekim "O yolsuzluklar size yakışır." diyecek kadar çiğ de değiliz zaten. Öte yandan, bu suçlamaları niye yaptığınız da belli, niyetiniz ortada. Bir yanda Fenerbahçe maçında neden oynamadığı tartışmaları hızla "bitirilen" bir adam var ve bu adama da çuvalla para dökülmüş; diğer yanda transfer sezonunun -halihazırda ve olası- en iyi hamlelerinden biri yapılmış ve ilkine yapılacak muhtemel eleştiriler, ikincisine bok ve iftira atılarak bertaraf edilmeye çalışılıyor.

Emenike transferinde ortaya atılan iddialar hemen sümen altı edilirken, Selçuk transferinde "duyumlara" dayalı yüksek ücret iddiaları yersiz çıkınca bu sefer hayal ürünü haber yapılıyor. Aklın, havsalanın alması imkansız.

Mide lazım, şeref lazım, vicdan lazım. Ve siz hepsinden de yoksunsunuz.

19 Mayıs 2011 Perşembe

The Two Escobars


Öncelikle şunu belirteyim. Bu yazıdan ve bahsi geçen belgeselden "Futbol asla sadece futbol değildir"ciler büyük zevk alır, alacaklar. Diğerlerinin cehenneme kadar yolu var, hiç kendilerini yormasınlar izleyip-okuyup akıllarınca tutarsızlık falan aramakla. (Neden bu kadar kibar olduğumu ben de bilmiyorum inanın.)

Ceza Sahası'ndan sevgili Adem dün "Bu belgeseli izle" diyerek şu linki verdi, benim ona Anadolu'nun Kayıp Şarkıları'ndan bir bölümü izletmem üzerine. Belgesellere zaafımın olması şansımdı elbette, nitekim sinematik alanda büyük ölçüde dağılmış dikkatimi azami ölçüde toparlayıp izledim ESPN'in bu muazzam belgeselini.

Kolombiya Milli Takımı'nda kendi kalesine gol attığı için öldürülen bir adamın hikayesini duymuştum fakat bu adamın adını bilmiyordum. Şu an ülkede olsa "Adam gibi adam" sıfatının kendisine yapıştırılmaması imkansız bir futbolcuymuş Andres Escobar. Böylesine ağır (hatta en ağır, ölüm işte daha ağırı mı var) bir trajedinin yolunun futbolla kesişmiş olması aslında bizim gibi futbol romantikleri için çok yıkıcı -en azından kağıt üstünde öyle olması gerekiyor. Ne var ki bu belgeseli izleyinceye kadar bu olayı birkaç defa duymuş olduğumda ne kanım böylesine soğumuş, ne bir damla gözyaşım düşmüştü.

Jeff ve Michael Zimbalist kardeşlerin bu nefes kesici çalışmasına bir de özet geçelim (hikayeye en azından ucundan kıyısından vakıf olmayanlar okumasa iyi olur): Günümüzden 30-40 yıl öncesinin Kolombiya'sında uyuşturucu-fakirlik-futbol üçgeninde geçen bir hikaye anlatılıyor belgeselde. İki Escobar, Pablo ve Andres, o zamanlar Kolombiya'sının bir numunesi, daha doğrusu yaşadıkları olaylar ve temsil ettikleri olgular öyle. Kanun kaçağı olan (kanun kaçağı çok hafif bir tabir aslında) Pablo "Robin Hood" Escobar, Jacques Mesrine'den bayağı "hallice" bir suçlu. Öldürüyor, insanları uyuşturucuyla zehirliyor, her istediğini yapıyor ama yerle yeksan edilmiş bir kenar mahallenin sakinlerine yeni bir mahalle inşa edecek kadar da müşfik (ya da yufka yürekli, ya da başka bir şey)! Futbol en büyük tutkusu ve ülke futboluna büyük yatırımlar yapıyor. Milli futbolcuların çoğuyla arkadaş. Rene Higuita onu cezaevinde ziyaret ettiği için hapse bile atılıyor -yerine gelen de Oscar Cordoba hatta. Pablo, çocuk kaçırmayı yasaklıyor mesela, ama "Tanrı gibiydim, birisinin ölmesini istediğim zaman o kişi o gün ölürdü." de diyebiliyor. Kendi doğruları var, kendi vicdanı çoğunluğunkinden farklı işliyor ve yılların sonunda Kolombiya halkını gördüğümüz kadarıyla iki değil, birkaç parçaya bölmüş; cenazesinde ağlayarak "Sen yokken biz ne yapacağız artık?" diyen kadın bunun en net tezahürü. İşin ilginç yönüne bakın ki, o gittikten sonra ülkede karışıklık eskisinden de şiddetli oluyor, kaos büyüyor, insanlar gerçekten ne yapacaklarını bilemiyor. Nitekim Andres'i öldüren de Pablo'yu öldürenlerle aynı insanlar (Carlos Castano'nun adamları). Chicho Serna'nın dediğine göre sokaklarda "Pablo yaşasaydı, Andres ölmezdi." deniyormuş. O saatten sonra insanlar futboldan soğuyor, dünyaya verilmek istenen "Kolombiya şiddetten ibaret değildir" mesajı bir yalan haline geliyor. Valderrama "Eğer futbol yüzünden normal bir hayat yaşayamayacaksam, futbolu bırakırım. Ben korumalara alışık değilim." diyor. "Futbol başımıza bunları mı getirecekti?" ortak düşünce. Kaos içindeki bir ülkenin halkı kendini futbolla kanıtlamak istiyor, sonuç hüsran oluyor.

İki Escobar'ın merkezinde bulunduğu futbol-suç dünyası ekseninde Kolombiya kendine yeni bir kimlik arıyor fakat yıkım çok büyük oluyor. Futbola aktarılan kirli para Kolombiya futbolunun ve ülkenin imajını yerle bir ediyor. Şu anki durumu bilmiyorum ama belgeselde anlatıldığına göre 2010'da 18 kulüpten 14'ü iflasın eşiğine gelmiş durumdaymış. PEPE'ler (Pablo'ya karşı kurulan ve onu avlayan çete) ve Pablo Escobar döneminde dünyadaki en büyük cinayet oranına sahip olan bir ülke şu sıralarda yavaş yavaş toparlanıyor. 2009'da bu oran yarıya düşmüş. Futbolda ise o zamanlardan beri hala söz sahibi değiller. Güçlü sayılabilecek bir kadroları var ve Avrupa'yı istila etmişler desek haksız olmayız ama henüz elle tutulur başarıları yok ve özgüvenleri yerine gelmiş değil hala.

"Pablo ve Andres'in ölümü Kolombiya futbolunun başarılı yıllarının bitişini ve çöküşünün başlangıcını simgeler." diyor Pablo'nun kuzeni Jaime. Haklılık payı var elbette, ama Kolombiya, aradığı kimliğini çok daha şuurlu ve temiz bir şekilde kurduğu şu günlerde geleceğe güneşe bakar gibi bakmıyor artık.

Hasta la vida no termina aqui.

10 Mayıs 2011 Salı

And Could He Make Them Play!

"Kenny'nin futbolculuğu müthişti ama..."

Alex Ferguson daha kaç sene bırak(a)mayacak acaba Manchester United'ı çalıştırmayı, çok merak ediyorum. Kendisini severim, büyük saygıyla anarım ama Kral geri döndükten sonra yarattığı etkinin onu nasıl titrettiğini buradan hissediyorum ve bundan aldığım zevk kendisine duyduğum saygıdan büyük. Taraftarının, taraftarlık kültürünün beni böylesine kendine çektiği bir takımın en büyük efsanelerinden birisi (en büyüğü?) böyle bir etki yapıyor (yapmalı) işte. Görmek isteyen Galatasaraylılar için şu Liverpool'da önemli ipuçları var ama seneye ağız sulandırıcı kaç transfer gelecek onu düşünmekle meşguldür çoğu şu an. Galatasaray bu haldeyken Liverpool'a özenmemle aynı zamanda sevgim de katlanıyor ve kendimi bu tarz eşleştirmelerden alıkoyamıyorum. Babasız büyüyen çocuğun kendine baba figürü yaratması sendromunun bir benzeri vuku buluyor sanırım bende, bilmiyorum. Dalglish'in gelişi bir şehri birleştirirken, Hagi'nin gelişi milyonlarca taraftarı birkaç parçaya ayırıyor ve ben bunu kabul edemiyorum -elbette birisi kendini kanıtlamış bir adam ve diğeri tabiri caizse henüz stajyerliği aşamadı ama taraftar nazarında aşağı yukarı benzer değerleri taşıyorlarsa bunun tezahürü de aşağı yukarı aynı seviyede olmalıydı, olmadı.

Görünen köy kılavuz istemezdi, Roy Hodgson'ın Liverpool'dan ayrılması lazımdı ve bunun sebebi çok açıktı: Liverpool'la kan uyuşmazlığı vardı arasında. Konuya "Evladımız" ya da "Liverpool'un büyüklüğü" ekseninde konuştuğumuzu iddia etme yüzeyselliğinde bakmayanlar, yani yukarıda söylediğim gibi "görmek isteyenler" için Kenny Dalglish'in yaratacağı etki normaldi. Ha, bu kadarı beklenmiyordu belki, bu da doğaldı zaten. İngiliz futbolunda senelerdir süren bir Ferguson dominasyonu, Arap sermayesi, Mavi formalıların sonradan görme yükselişi arasında Liverpool'un iyiden iyiye eriyip gideceği öngörülüyordu belki de.

Ama sağlam temeller üzerindeki bir taraftarlık kültürü ve birliktelik duygusu, önünde hiçbir setin duramayacağı bir sel yaratmaya başladı hızla.

Bu geceki Fulham maçını izlediyseniz, deplasmandaki Liverpool taraftarlarının Fields Of Anfield Road'la stadı nasıl inlettiğini duymuş, şahsi sebepsiz nefretimi (birçok Liverpoollu gibi) kazanmış Maxi Rodriguez'in nasıl coştuğunu görmüş (ki neşesinin geri geldiği bile bariz bir şekilde görülüyor), Flanagan'daki özgüvene ve olgunluğa şahit olmuş, takımdaki muazzam organizasyonu, hızı, hareketi, hepsinden öte özgüveni şaşkınlıkla izlemişsinizdir.

Bir ismi anmak lazım: Steve Clarke. İskoç, Kenny gibi. Bu hız-pas oyununda hayati öneme sahip bir etkisi var. Şöyle ki; antrenmanları çok ağır ve oyuncuların atletik yönünü geliştirdi. Dalglish'in en önemli silahı. Seneye Mourinho'nun kendisini Real Madrid'e istediği söyleniyor hatta. O yüzden buraya boşlukları koyup küfürleri hayal gücünüze bırakıyorum: -------------------------------------- Aklından bile geçirmesin.



Liverpool Kenny Dalglish göreve geldikten sonra oynadığı 16 lig maçında sadece üç mağlubiyet, üç beraberlik ve 10 galibiyet aldı. Bu süreçte sadece Chelsea Liverpool'dan daha fazla puan topladı (35). FA Cup'tan ve Avrupa Ligi'nden elense de bunların pek umursanmadığı aşikar zira birisinde Manchester United'ın gizli forveti iş başındaydı, diğer kupa ise ayak bağı sayılırdı şu süreçte. Fazla iyimser bakıyormuşum gibi görünüyor, farkındayım ama Premier Lig bu takım için -bu sene şampiyonluktan söz edilemeyecek olsa da- Avrupa Ligi şampiyonluğundan çok çok daha önemli, bunu defalarca belirtmeye gerek yok. Tottenham Manchester City'ye yenilirse Avrupa Ligi'ne kalıyor takım ki dediğim gibi Şampiyonlar Ligi yoksa Liverpool için bence lafı edilmeyecek bir turnuva, ayak bağından fazlası değil. Dördüncülük bu sezon için mucize olur ama ne kadar üstte bitirilirse, o kadar iyi yine de.

Dalglish'in kenarda durup gülmesi insanın içini ısıtıyor. Göreve gelir gelmez tüm Ada sallandı. Muazzam bir saygı dalgası, buradan bile hissedilen bir saygı dalgası var. Klasını, kalitesini hem gazetedeki köşesinde hem de saha kenarında, hem de basın toplantılarında gösteriyor Kenny. Hillsborough kurbanlarının aileleri kendisi için şövalyelik unvanı istemekte sonuna kadar haklı ama bunu umursayacağını sanmıyorum, biz de umursamıyoruz nitekim. Bir detay paylaşmam lazım: Birkaç hafta önce Carragher sakatlandığında pozisyonun içinde olan Flanagan'ı yanına çağırdı Kenny ve ona pozisyonda hatası olmadığını, üzülmemesi gerektiğini söyledi. Bunun öneminden bahsetmiyor, konuyu yorumsuz bırakıyorum.

Reina kalmak istiyor, Jack Robinson ve John Flanagan beklerde yeterli olacaklarını gösteriyor, Gerrard gelecek sezon için sabırsızlanıyor, Maxi'den Lucas'a, Kuyt'tan Spearing'e, Shelvey'den takımın en önemli parçalarından birisi olan Meireles'e kadar herkes muazzam oynuyor, Luis Suarez forma numarasının her gün biraz daha hakkını vermeye devam ediyor... Artıları çoğaltabiliriz, mesela kalmasının neredeyse kesin olduğu -ki şu saatten sonra Villas-Boas peşinde koşmak falan tam bir ahmaklık olur- ve emrine 100 milyon pound civarında bir transfer bütçesi verileceği söylentisi. Şimdilik tek eksi, şu motivasyonu zamanla kaybetmek olur gibi görünüyor ki bu da bir varsayım aslında. Wenger'in Arsenal'ındaki psikolojik sorunlar Liverpool'da kolay kolay baş göstermez; Gerrard'ın omzundaki yükün bir kısmı Suarez'e, bir kısmı Kenny'ye, bir kısmı da takımın geri kalanına ve gelecek oyunculara paylaştırılıyor/paylaştırılacak. İddia ediyorum ki Steve gelecek sezon sağlam ve daha rahat oldukça çok büyük canlar yakacak ve bu yaşayan efsane, bana Liverpool'u sevdiren adam en az bir şampiyonluk görmeden futbolu bırakmayacak.

7 Mayıs 2011 Cumartesi

First Of The Gang To Die



Samimiyet takıntısına sahip birisini tanıyorum, şu anda bu satırları okuması muhtemel olan. Kendisine de söyledim bunu zaten ki bunun menfi bir özellik olduğuna inanmıyorum elbet, takıntıların en kötüsü bu olsun! Bu arkadaşım, Servet'i Rijkaard'ın gönderildiği zamanı müteakip birkaç ayda ölümüne eleştirenlerin şimdi susmasından dolayı sinir krizleri geçiriyordu ki sonuna kadar haklı. Ben de onunla aynı fikirlere sahip olsam da konu hakkında, sinirlerimi eritip yok ettiği için bu takım, kriz falan geçiremiyorum, öylece bakıyorum etrafa aptal aptal.

Önceden de söylemiştim bunu; Servet'i sırf kötü oynadığı-performansı düştüğü için eleştiren taraftarla benim yıldızımın barışması imkansız. Dünya tarihinde eşi benzeri olmayan bir yapıya, köklü bir tarihi içinde barındıran bir kültüre, Avrupai geleneklere sahip bir kulüp, adı anılınca her kesimde az-çok bir saygı uyandıran (ya da uyandırması gereken) Galatasaray, Servet Çetin isimli birisinin elinde oyuncak oldu yakın zamanda. Buna izin veren yönetimden gelecek her türlü iyiliği reddeden bir avuç insan bizim ümidimiz, kalanlarla da büyük sorunlarımız oldu-olacak ve bu yüzden Galatasaraylılığımız-samimiyetimiz falan sorgulanıyor ya zaten. Neyse...

Cem Sultan'dan ümidiniz var mı bilmiyorum, Ben kendisini izlemediğim için futbolu hakkında yorum yapamam ama karakteri az çok kendini belli etti yakın zamanda. Servet'le takışmasının ardından özür dilemeye gidince tokadı yemesi, onun ardından da Twitter'dan Servet'e saydırmasından bahsediyorum elbette. Hakkını aradığı için takdir ettim kendisini, ama başlatacağı bir devrim falan yok. Cem Sultan'ın etrafında toplanıp birtakım kelleleri uçurtabilecek, onu geçtim bu çocuğu koruyabilecek adam mı var Florya'da? Cem'in davranışı hoşuma gitti ve Servet'e kıyasla elbette kendisine layık görürüm bu formayı. Öte yandan, son idmanda Arda'yla Caner gibi "Olur bunlar yaa" pozu vermiş olmasına da kızamıyorum zira o tavrı devam ettirebilmek için gerekli desteği göremiyor. Twitter'da gelen birkaç "ADAMSIN" reply'ıyla olmuyor o işler yani (söz meclisten dışarı). Rijkaard'ı yiyen adam, Cem Sultan'a çerez gözüyle bile bakmaz ulan. 

Ha ben yine yeni yönetimden -nedense- bu yöndeki çalışmalara ağırlık vereceklerini bekliyorum. Her şeyden önce Florya'yı temizleyeceklerine inanmak istiyorum. Umut-fakir-ekmek üçgenindeki yerimi hatırlatmak zorundayım yani yine. Küfrümüzü edip tavrımızı koyuyoruz ve bundan başka elimizden gelen bir şey de bu satırları yazmak işte. İçimdeki bir his, bu dünyanın Servet eşkiyasına kalmayacağını müjdeliyor, "Her şey güzel olacak." diyor ama her şey hızla daha kötüye gitmeye devam ediyor. John Aldridge'in Liverpool için dediği "İki sene de sürse bu, geri döneceğiz" sözünü Galatasaray'a uyarlamaya çalışıyorum ve buna tüm kalbimle elbette inanıyorum ama bir taraftan da ölüyorum. 

İnşallah benden önce çetenin başı ölür. İnşallah o günler uzakta değildir.

Mastürbatör, Aman Beni Şaşırtma!


Sebep misin sonuç musun, bunu uzun uzun tartışmak gerekir. Nitekim seni umursamamak da ulvi bir tavır belki, böylece zaten senin ekmeğine yağ sürüldüğünü savunarak. Ama ben bunu yapamıyorum. Aşağılık bir dünyada aşağılık bir karaktersin ve bunu söylemekten kendimi alıkoyamıyorum.

Jose Mourinho bu sezon Barcelona tarafından boyunun ölçüsü alındıktan sonra "Pep'in yerinde olsam Chelsea maçından sonra o kupayı kaldırmaya utanırdım." dedi.* Sonra "Ben bu kupayı Porto ve Inter'le iki kez kazandım. İkisinde de sıkı çalışmayla, onurumuzla, çabamızla ve alnımızın teriyle kazandık " deme cüretini gösterdi. Porto ve Inter'le kupayı "tertemiz" almadığını, aslına bakılırsa bu kupaları herhangi bir takımın "tertemiz" almasının bir ütopyadan ibaret olduğunu bilenler yemedi bunları elbet ama bugün hala şakşakçıları "Onun büyüklüğünü gabul edemiyorsünüz!!!1" diye çırpınmaya devam ediyor; bu da takdire şayan aslında ya, neyse. Gelinen nokta bu işte. Bu neticeye kadar geçen süreçte Mourinho ismi olmasaydı, bir Juan Antonio, bir Osman, bir Michel, bir Klaus, bir bilmemne olacaktı belki ve yine futbol ve dünya aynı iğrençlikte mide bulandırmaya devam edecekti mütemadiyen. Ama başta da anlatmaya çalıştığım gibi, hem büyük resmi görüp hem de gerekli kovanlara gerekli çomakları sokmak şart.

Mourinho Barcelona tarafından yenildikten sonra böyle kin kustu işte. İşi "UNICEF logosundan dolayı mı kayırılıyor Barcelona?" seviyesine bile çekti. Bugün insanların "Barcelona da çok çirkef, Barcelona da 11 kişi hakemin etrafını sarıyor." tespitlerine ben götümle gülüyorum, kusura bakılmasın. Ulan birkaç tane de mi salim kafa kalmadı mı etrafta amına koyayım? "Barça da çirkef"miş, "Barça Fatih Terim Galatasaray'ı"ymış. E yuh artık. Tekme atana diğer bacağını da uzatan takımı bulursanız getirin, beraber gidelim onlarla halı sahaya, beraber kıralım bacaklarını, sonra "Profesyonel topçuları yendik la" diye dolaşırız ortalıkta beraber. Arda Semih'i yumruklarken "Kendini ezdirmiyor aslan parçası!" diyerek alkış tutan da sizdiniz, Keita "oyunculuk" yapıp hakkını ararken "Bravo aslanım" çeken de. Orman kuralına orman kuralıyla cevap veren "Katalan ayrılıkçılar" mı rahatsız etti şimdi? Ah canııım. Birbirimizi yemeyelim; Real Madrid'i pek tabii tutabilirsiniz ama kılıf bulma çabalarınıza dışarıdan bakın biraz da. Git Zidane'ı mı, Ronaldo'yu mu, Roberto Carlos'u mu, Raul'ü mü seviyorsun o formanın içinde, ne yapıyorsan yap ama konuyu çarpıtıp başka yöne çekme de saygım baki kalsın sana en azından. Çoğunuzun derdi aslında Barcelona'yı eleştirmek falan değil, Real Madrid taraftarlığını meşrulaştırmak, kimseyi sikmiyorsunuz, görüyoruz ne hallere girdiğinizi. Hele hayata soldan baktığını iddia edip de Franco köklerinin kendi vicdanına battığını gören, bunu gördükçe kıvrananları izlemek daha bir komik ve hatta acı. O yüzden boşuna atmayın, din kardeşiyiz -değilsek de atmayın ulan işte.

Bu adam gelene kadar şu rekabetin bir seviyesi vardı be, geldi ve Arbeloa'sından Karanka'ya kadar herkese bulaştırdı zehrini. "Benzema son Barça maçından önce hakemi eleştirme emrine uymadığı için maçta oynamadı" iddiası, bir iddia olarak kalsın hadi ama buna ihtimal vermeyenlerin sayısı verenlerinkinden azsa, oturup düşünmek gerekir, "Mourinho kazanıyür diye mi bunlaaaaar" demek değil. Bu arada şu "Koskoca Real Madrid'i düşürdüğü duruma bak ya" serzenişlerinden de çok zevk alıyorum, belirteyim. Beter olsunlar.

Yukarıdaki "Barça çok rerörerö" ve "Onlar da aslında farksız yæææ" tandanslı argümanlara gelelim. Bak benim güzel manoly... kardeşim, Barcelona çok röreröre (ya da rerörerö) evet, onlarda da Busquets gibi yavşak karakterler var, onlarda da çirkef oyuncular var, hatta onların da svastikalı bayrak açan taraftar grupları var! Ama "sütten çıkma ak kaşık"lık isnadında bulunan art niyetli sizlersiniz zaten. Barcelona melek değil, bunu iddia etmiyoruz ama Real Madrid'i aklayacaklar da hiç boşuna yorulmasın zira Real Madrid suyu-sabunu geçtim "ağır sanayi hamleleriyle" bile aklanacak bir oluşum olmaktan ışık yılı uzaklıktadır be. Bu vesileyle Real Madrid-Galatasaray eşleştirmesi yapan ve konu çetrefilleştikçe "Bana ne İspanya'nın idari-siyasi yapısından" deyip çekilmeye çalışan yüzeysel Madridista kardeşlerimize de selamı çakalım. Öte yandan, Barcelona'yı Galatasaray'la eşleştirenler de sakin olsun ve o klavyeyi yavaşça yere bıraksın elbette. Konumuza dönelim. Sezonun başından beri her türlü hile-hurdayla Barcelona'ya saldıran, ortamı geren, muhtelif damarlara basan Mourinho şimdi mağdur, Barça çirkef he mi? Hahahasiktir ordan be. İnsanı kızdırıp küfrü yiyince zırlayan dallamaları sokakta görünce tokatlayanlar bu herifi bağırlarına basıyor. Halbuki aynı boku yiyor o da, evet evet, hiç gerek yok şaşırmaya. Tanrı falan değil, bildiğiniz aciz bir adam işte.

Sivasspor için de "Bizim ligdeki gibi değildir hakemler Avrupa'da. Gittiniz beş yediniz geldiniz." diyordunuz beyler? Pepe'nin kartı çok mu canınızı sıktı? Anti-futbol Bülent Uygun tarafından uygulanınca kötü, Jose Barcelona'yı durdurmaya kalkışınca mübah öyle mi? Ulan Wenger bu yüzden büyük işte, Ferguson bu yüzden büyük (Ekleme: Ferguson eğer -hiç beklemiyorum ama- iddia edildiği gibi finalde Mourinho kafasıyla hareket ederse, kendisine olan saygımın büyük bir kısmı yok olup gidecek, dolayısıyla Manchester United'a olan saygım da bitme noktasına gelecek elbet. Ama şimdiye değin bu iki adam da Barcelona'ya karşı yaptıklarıyla saygımı -ve öyle sanıyorum ki benimle beraber futbol izleyicisinin büyük bir kesiminin saygısını- fazlasıyla kazanmıştır.). Arsenal bu sezon Barça'yı Londra'da yendiğinde üzülmedim ben, Mourinho büyük ihtimalle üzülmüştür ama bak.

O taptığınız Jose'nize Dalglish'ten tutun Hiddink'e, Hitzfeld'e, Cruyff'a kadar giydirmeyen kalmadı ki Dalglish ve Cruyff'un kramponunda bağcık olamaz Portekizli, o yüzden önce bir soluklanın onları da karşınıza alacaksanız . Keza Real Madrid hiyerarşisi de hiç hoşnut değil durumdan. Eh sonuçta, bizim Alp'in tabiriyle, "Real Madrid egosu Mourinho egosunu yutar." Pellegrini çiğnenip tükürüldü, Mourinho'dan sonra sıra Benitez'e mi gelir, Bielsa'ya mı sulanırlar bilemem ama bu egoyla öyle kolay kolay baş edilmez.

Kaybetmeyi bilmenin erdeminden bahsetmeye gerek yok. En büyükler, kaybetmeyi bilenlerdir, bu kadar basit. Bugün "UEFA bana verdiği beş maçlık cezanın sebeplerini açıklayana kadar basın toplantılarına çıkmıyorum" tehdidi savuran aciz bir adam var karşımızda. Hani o çok karizmatik, güya ilahi herif bu işte. Basın toplantılarına çıkıp insanların kendisine gülmesini görme ihtimalinden bile korkuyor. Müthiş taktisyenmiş, çok iyi motivatörmüş, kendisini basının önüne atıp oyuncularını yedirmezmiş... Hahah, mastürbatörden ötesi değil benim için. E amına koyayım, oyuncularını yedirmeyecek tabii, sahaya çıkıp ona kupayı kazandıran babam değil ya. Bunu ekstra bir ulviyet nişanesi olarak sunmaya ne gerek var?

Ona saygı duymaya devam edenlere karşı bir eleştirim hala yok ama mideleri azcık da olsa bulanmıyor mu çok merak ediyorum açıkçası.

Not: Linkini verdiğim yazıdaki bazı noktalara katılmıyorum elbette. Orada benim tavırlarımla çelişen argümanlar var ama Mourinho'ya hayranlık duyduğunu gizlemeyen birisinin bile onu nasıl eleştirdiği çok güzel bir şekilde görülüyor ki bunu takdir etmemek imkansız. Darısı bizim Mourinho'cuların başına.

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails