11 Şubat 2011 Cuma
Yaşasın Eski Kral
Kenny Dalglish'in futbolda uzun süredir aktif olarak görev almamasını bahane ederek -ya da öne sürerek diyelim- Liverpool'un başına geçmemesi gerektiğini söyleyenlerin sayısı azımsanacak gibi değildi, bundan birkaç ay önce. Kendisinin Liverpool'a lig şampiyonluğunu kazandıran son teknik adam olduğu gerçeği bile böyle düşünenleri tatmin etmiyordu. Onları suçlayamayız zira Dalglish'le kişisel sorunları olduğunu sanmıyorum, sadece bir fikir sundular ve... eee, haksız çıktılar.
Yanlış anlamayın, birkaç maç üzerinden teknik direktör değerlendirmesi yapmıyorum, demek istediğim şey "He's still got it", yani "Bu adamda halen iş var". Evet bu adamda, bu Liverpool Halk Cumhuriyeti'nin kabul edilebilir tek monarşisinde halen iş var. King Kenny, bu oyunu ne kadar iyi bildiğini, özür diliyorum, bu oyunun içine ne kadar işlediğini hepimize yeniden hatırlattı. Yaşım yetmedi ve kendisini izleyemedim, o yüzden ukalalık sezmenizi istemem ama tarihi okumadığımı da söyleyemeyeceğim. "Liverpool'un tarzı pas ve harekettir" diyebilen bir hoca, ne yaptığını, ve bunu nerede yaptığını gayet iyi biliyordur; bu da bana bu konuda naçizane ahkâm kesmem için yeter.
Bugün Fernando Torres'in gidişini, Agger'in mutsuzluğunu -doğrudan-, Reina'nın ayrılma sinyalleri vermesini, Gerrard'ın oyuna ağırlığını koyamamasını, Meireles'in -kendi transferi olmasına rağmen- isteneni verememesini, ama bunların ötesinde Liverpool'un Liverpool olmaktan iyice uzaklaştığını Roy Hodgson'a bağlamak mümkün (Bu noktada birtakım aklıevveller "Rijkaard'a bir buçuk sene sabrettik az geldi, Hodgson'ı birkaç ayla değerlendirmek olmaz" diyecektir muhakkak, ama hiçbir zaman "futbol anlayışı ne olursa olsun hocanın arkasında durmak" gibi bir savunumuz olmadı, olmayacak. Sigi Held'lere sabrımız yok). Rafael Benitez'in son zamanlarıyla başlayan çöküşte takımın durumu kangrenli bir organa sahip bir vücuda benziyordu ve o kısım kesildi; ama yerine eklenen dokuyla Liverpool'unki uyuşmadı, bu kadar basit. İnsanlar halen Hodgson'a daha fazla şans verilmiş olmasını tartışıyor ki normaldir, ama en minimal bakış açısıyla Torres'in her zaman ayağına pas isteyeceğini, Agger gibi teknik yönden en basit tabirle "aşmış" bir savunma sanatçısının -Ali Reyiz'e selamımızı da çakalım böylece- yedek bırakılmasının Ferrari'ye Doğan SLX'i tercih etmek olacağını, savunmanın bu kadar geride kurulduğu taktiklerin tarihin sayfalarının tozunu yuttuğunu, Kyrgiakos gibi topa bomba muamalesi yapan futbolcuların bu takımda vazgeçilmez olmasının facia olduğunu görmezden gelen çıkmayacaktır -aklıselim insanlardan bahsediyorum tabii.
Ama bunları geride bıraktı Liverpool. Özüne döndü.
Kenny gelir gelmez Kızıl Derbi'ye çıktı. Böyle bir adam için zor bir maç olmayacaktı tabii bu -öte yandan, bu maç dünya üzerindeki herkes için zordur aslında. Neticede, yakın zamanda kesinlikle satmayacaklarını açıkladıkları "gizli santrfor" Webb'in asistiyle Liverpool'u yendi Manchester United. Bir sonraki maç ise üç gün arayla oynanan Blackpool maçıydı ve Anfield'dan galibiyet çıkaran Ian Holloway'in takımı Bloomfield Road'da da acımadı Kırmızılar'a (hatta bu maçtan bir süre önce Alex Ferguson'a çatmıştı bu deli adam, "O daha Liverpool'u Anfield'da yenemedi bu sezon" diyerek). Sonra, Merseyside Derbisi'nde Everton'la berabere kalındı. King Kenny'ye dair endişeler haklı mı acaba, diye düşünülmeye başlanmıştı ki bir haftaya kalmadan Wolves deplasmanında üç farklı galibiyet alındı ve Liverpool silkinmeye başladı.
Sonra 1-0'lık Fulham, 2-0'lık Stoke City galibiyetleriyle takım özgüven kazandı ve -bence- asıl geri dönüşünü Fernando Torres'in yeni takımı Chelsea'ye karşı gösterdi. King Kenny Stamford Bridge'de takımı daha önceki maçlarda da yaptığı gibi 3-5-1-1'le (Agger-Carragher-Skrtel üçlüsünün önlerinde kanatlarda Kelly ve Johnson, önlerinde Gerrard-Lucas-Maxi, biraz önde Meireles ve en uçta Kuyt) oynattı ve Maviler'den üç puanı söküp al(dır)mayı başardı. Goldeki sevinciyle bir şehrin bir süredir sönen ümitlerinin yeniden alevlenmesini temsil eden bu güzel adam, bu işi unutmak şöyle dursun, en iyi bilenlerden birisi olduğunu yine gösteriyordu.
Kenny Liverpool'a gelir gelmez Agger'le, Torres'le, Gerrard'la özel olarak ilgilendi, onların takımda ne büyük öneme sahip olduğunu biliyordu zira. Bu üçlüden ikisinin yüzü gülmeye başladı, Torres de mutlu görünüyordu ama Chelsea'ye gitme fikrinin kafasına onların teklifinden bir gün önce düşmediği de malum. Normal durumlarda "anlaşılabilir" olarak görülebilecek, fakat insanların duygularıyla kedinin yumakla oynadığı gibi oynadıktan sonra hakaret addedilecek bir şey yaptı ve takıma 58.5 milyon avro kazandırarak mavi formayı sırtına geçirmek üzere Londra'ya doğru yol aldı. Bu noktada kulübün kurnazca yaptığı "Fernando Torres'in transfer talebi reddedilmiştir" açıklaması ve King Kenny'nin ikna turları hiçbir şeyi değiştirmedi, devre arasının, hatta yılın en büyük transferi gerçekleşmiş oldu. Liverpool halihazırda Luis Suarez'i almıştı, bir de Newcastle'ın dev golcüsü Andy Carroll'ı getirdiler ve çok iyi iki takviye yaptılar takıma -bu arada Hodgson'ın getirdiği Konchesky de Nottingham Forest'a kiralandı. Ne var ki Suarez ilk maçında gol atmış olsa da bir Eredivisie golcüsüydü ve hakkındaki soru işaretleri çoktu, Carroll ise zaten sakattı. Yine de muazzam bir konsantrasyonla, Şişko Nuri ruhu Londra'da Stamford Bridge'in çimlerine gömüldü ve şu an puan tablosunda altıncı olan Liverpool'un üzerindeki beş takıma da sağlam bir gözdağı verildi. Kocamış gibi görünen kurda gülenler yeniden ayaklarını denk almaları gerektiğini anladı.
Kulübün sahibi John Henry "Dünyanın başka hiçbir yerinde taraftarlar tarafından böylesine sevilen bir adama rastlamadım" diyor Kenny için. "Ondan bu kadarını da beklemiyorduk" da diyor hatta, "geçici" bir teknik adam olduğunu farz ederek, sanırım. Ama durum artık öyle değil. Kendisine kalıcı sözleşme önerilecek ve sezon sonunda kolları sıvayacak Kral. Orta sahaya kaliteli bir pasör, Kelly-Shelvey-Wilson gibi yetenekli gençler, hızlı ve hareketli en az bir kanat oyuncusu alınacak gibi duruyor şimdiden; bunun yanında Kyrgiakos, Maxi Rodriguez, Poulsen gibi oyuncularla da yollar ayrılacaktır. Henry eğer macera aramaz ve başka bir teknik adam getirmeye kalkmazsa -ki bu küçük bir ihtimal, gözlemlediğim kadarıyla- her şey çok daha güzel olacaktır ve Steven Gerrard efsanesi o kupaya kavuşacaktır.
7 Şubat 2011 Pazartesi
Hagi'nin (Teknik) Adamlığı ve Galatasaray(lılık)
Uzun taktiksel çözümlemelere girecek kadar birikimim ya da analiz yeteneğim olmadığını tekrarlamam biraz sinir bozucu olabilir, ama bunu belirtmeden başlayamayacağım. Zira bu yöndeki beklentilerinizi düşük tutmanız yararımıza olur. Futbolda her şey rakamlara, mevkilere, satranç hamlelerine bağlı değil; ama bunların etkisini görmezden gelme aymazlığı da bize göre değil pek tabii. O yüzden bunu uzmanlarına bırakmayı tercih ediyorum. Benim konuşacaklarım futbolun psikolojik, belki sosyal, kültürel yönüyle alakalı olacak daha çok.
Bizim Hugo Suat'ın dediği sığınılacak bir liman olan ve Galatasaray'ın bir kez daha sığındığı Hagi'nin enkaz devraldığı bir gerçek. Ama Rijkaard'ın enkazı değildi bu, yönetimindi. Aslına bakarsanız çarpıklığı görmezden gelen (ya da o çarpıklığı kendi gerçeği yapıp, fark etmeyen) taraftarın dilsiz şeytan olduğu gerçeği de var ama, bunları konuşmaktan sıkıldım. Teknik mevzuların ötesinde Galatasaraylılığın özünün tam orta yerine pisleyen adamların başımızda halen durması büyük fiyasko ama buna isyan edebilen yok. Zaten Galatasaray'la alakalı tüm ümitsizliklerimizin sebebi de bu. Taraftarın büyük kısmı Servet Çetin'i ihanetinden dolayı değil de, arkasına kaçırdığı toplardan dolayı sevmiyor; Adnan Polat'ı Galatasaray'ı hakim güçlerin ayağının altına serdiği için değil de, orta sahaya pasör alamadığı için kötülüyor. Her şeyin paketine, görünüşüne bakıyoruz nasılsa ya, burada da aynı durum geçerli aslında. Bugün bir Galatasaraylıya "Asıl sorun nedir?" diye sorduğunuzda BAM cevabını verecek yüzlercesi çıkacaktır emin olun. BAM, Servet Çetin, Baros'un sakatlığı, Hagi'nin teknik direktör olmadığı gerçeği (!) vs...
Hagi Galatasaray'ın başına geldiğinde camia olarak her yönden ümitsizlik içindeydik. Rijkaard'ın geldiği zamanlar nasıl "tünelin ucundaki ışığı görme" güzellemeleri yapıyorsak, Hagi geldiğinde de o tünel üzerimize çökmüş gibi hissediyorduk - bu uç noktalarda gidip gelmek belki asıl sorunumuzdur ya, neyse... Hagi'nin 12 lig maçında iki beraberliği, beş galibiyeti, beş de mağlubiyeti var. Bu süreçte kadro kalitesini, yeni transferlerin alışma sürecini, yeni hocanın kafasındaki planı falan bir yana bırakıp -niyeyse- ciddi ciddi birkaç ayda aceleyle Hagi'nin adamlığını, teknik adamlığını, basiretini, kısacası her şeyini sorguladı Galatasaray taraftarının bir kısmı. "Hagi'nin getirdiği Rumenler" efsanesi yaratıldı, onun üzerinden iğrenç klişeler çıktı ortaya, iğrenç geyikler türedi. "Şimdi gider bir Rumen'e milyon dolar döker ya eheğeğe", "Lan bu adamın Rumen liginden başka bildiği lig yok mu yaææ", "Hagi'nin vizyonu meheğeğe" vs.
Bu kadar kolay yönlendirilmeleri midem bulanarak, üzüntüyle ve ümitsizlikle izledim. Keyfim kaçtığı, ümidim tükendiği, canım sıkıldığı için de bir şey diyemedim, yazamadım, anlatamadım. Yönlendirilme diyorum zira birilerinin gazına gelindiği belliydi. Twitter'da Arda "Hagi'yi teknik direktör ilan edin hadi bekliyorum" demişti dün akşam; durum o kadar dansözlük içeriyor işte. Envaiçeşit boktan medya maşasını eleştirenlerin de bir sabır taşı olabilir, eyvallah, ama şu ahvalde Hagi'yi kurban seçmek Galatasaraylılığa yakışır mı? Galatasaraylılığı geçtim insanlığa yakışır mı demeyeceğim, onu da fazlasıyla kapsar çünkü bu kültür. Unutturulsa da son zamanlarda, birtakım hazımsız "kültürsüzler" tarafından hiç olmadığı iddia edilse de, Galatasaraylılık bunu söyler. Metin Oktay'ın o meşhur sözünün üzerinden onu hiç anlamadan geçenler anlamaz ama Galatasaraylılık gerçekten bir ahkâmlar bütünüdür (galat-ı meşhuru hoş görünüz). Bu ahkâmlar bütününün içinde de kendi "efsaneni" yemek, en basit tabirle, yoktur. Gelin görün ki bunu çok güzel yapan yönetimimizin bu icraatleri hep halının altına süpürülüyor. Zira bunu bilen bir nesil yok (korkmayın soyutlamadım kendimi), bunu öğreten yok, bunu hatırlatan yok. Hatırlatmaya çalışan ender insanlardan olan Melih Şabanoğlu gibi Galatasaray tarihçileri, rakip takım taraftaları tarafından sözde romantik, bel altı göndermelerle aşağılanabiliyor ve buna karşı çıkmayı bırakın, bundan haberi bile olmuyor birçok kişinin.
Bahadır Baruter geçenlerde şöyle bir şey dedi: "Tembeller, tarihi anlamanın değil onunla caka satmanın peşindedir her zaman; çünkü tarih övüncü tarih bilincinden daha zahmetsizdir." Ülke insanının hali neyse, Galatasaraylının hali de bu. Tarihte yaşamaktan, tarihle sadece övünmekten kurtulup, onunla bilinçlenmeyi bilemedik bir türlü. Bunu tamamen yanlış bir biçimde yapanlar ağızlarına "14 sene"yi, Metin Oktay'ı, Hakan Şükür'ü sakız edenler ya işte. Hatta bunu öyle iğrenç bir ritüel haline getirdiler ki, Abdülkadir Keita'yı bile andılar tribünde, bizim için bir sezon oynamış ve sahada bir-iki maçta çalım görmedikçe akıllarına getirmeyecekleri bir futbolcuyu yani. "Hiç mi saygınız yok tarihinize, hiç mi saygınız yok efsanenize?" diye soranlar da çıkmıyor tabii.
Bu girizgahtan sonra, Hagi'ye gelelim. "Benim dünya görüşümde, futbola bakışımda bir teknik adama futbolculuğunda yaşattıklarından dolayı kredi vermek yok abi" diyecek arkadaşlara sayfayı kapatıp hayatlarına devam etmelerini tavsiye edebilirim en çok, zira yine "Galatasaraylılık"tan dem vuracağım. Bugün bir Galatasaraylıdan "Hagi'nin futbolculuğu farklıydı, bize şunları yaşattı" lafının ardından "ama"yı duymak benim kalbimi acıtıyor. O "ama"nın ardından ben teknik direktörlüğünün sorgulanmasının daha töleranslı olması gerektiğini düşünüyorum. Yine de bunu es geçenler de haklı kendilerine göre, kendi içinde tutarlı belki ama madem durumu "eşitledik" (aman ne eşitleme) Hagi'ye Galatasaray kariyerinden dolayı fazladan kredi vermeyerek, birkaç ay içinde teknik direktör olmadığına, hatta olmayacağına nasıl karar verebiliyoruz?
Misimovic olayına canı sıkılmayan kaç kişi var bilmiyorum. Hagi'nin kendisiyle konuşmaması hanesine büyük bir eksi yazdırıyor muhakkak. Bu olay halen bir muamma, ve gündeme getirilmiyor. Misimovic niye kadro dışı kaldığını bilmiyor, yönetim/teknik kadro bu kararlarını sebebini açıklamıyorlar, bize de tam anlamıyla bok yemek düşüyor. İrdelemek hakkımız, buna itirazı olanın çıkacağını sanmıyorum ama çıkabilir pek tabii. "Misimovic önceden de disiplin sorunu yaşadı" diyen olabilir, "Hagi şeytan, Misimovic melekmiş gibi davranmayın" diyen olabilir, ağzına geleni söyleyen de olabilir. Bana göre Misimovic'in geri dönmek için şartı olan "özür dileme" eylemini yerine getirmeyecek olan Hagi hatalıdır ve bu iş bitmiştir. Wolfsburg'u şampiyon yapan oyunculardan birini amiyane tabirle piç etmek de kulübümüzün "son dönem günahları" arasına girmiştir. Oyuncunun pozisyonunu beğenmemesi durumu Arda Turan'da da karşımıza çıkmıştı ama Arda herhangi bir ceza almamıştı. Skibbe-Hagi arasındaki disiplin anlayışı farkına eyvallah, ama yönetim aynı yönetim. Bir şeyler yanlış gelmiyor mu size de?
Getirdiği oyuncular... Memlekette Stancu'yu izleyip de parmak ısırmayan futbol seyircisinin olduğuna inanmıyorum. Gerekirse sol bekin kademesine kadar gelen, güçlü, hırslı, enerjik, ve Pino gibi sert şutlar atan bir santrfor (Son dönemde hakkında jet hızıyla çıkan haberleri sallamamamız da bizim iyimserliğimiz olsun) getirmiş Hagi. Culio da görev adamı kelimesini karşılayacak bir futbolcu gördüğümüz kadarıyla. Her takıma lazım olan futbolculardan zira çok yönlü, çok çalışkan, konsantrasyonu yüksek, her maçta somut katkılar yapabiliyor. Zapata'nın iyi bir kaleci olmadığını biliyordum, ama bu formayı sırtına geçirdi bir kere, birkaç maçtan notunu verecek değiliz hem. Aha size Hagi'nin getirdiği Rumenler (ikisi Güney Amerikalı Rumen, çakma Rumen). Kazım, Brezilyalı karakterine sahip sorunlu bir adam. Kendisine "önemli olduğu" hissettirilince nasıl oynayacağı görüldü. Kişiliği söz konusu olduğunda Galatasaray formasını kendisine "ben" layık görmem, ama Hagi görmüş, o kadar. "Alternatif yok muydu" diyenler Hagi'ye gidip en azından Kazım kadar iyi bir oyuncunun bonservisini hediye etmedikçe konuşmamalı. Devre arasında bu enkaz halindeki takıma yapılabilecek azami katkıyı yapmak için Hagi'nin gecesini gündüzüne kattığından başka bir ihtimal yok benim kafamda zira. Yekta Kurtuluş; Galatasaraylılığını gördük, zaten duymuştuk da, emin olduk iyice. Kasımpaşa'da yaptığı işleri de biliyorduk, zaten bir süredir de peşindeydi bizimle beraber bir-iki takım daha. 3,75 milyon avro az değil tabii, ama dediğim gibi ne kadar alternatifiniz olabilir devre arasında (Tam bu noktada, Rijkaard için bu paraları harcamayan adamların bizi susturabileceğini sananlara selamı çakalım)? Yekta'nın forvete yakın olması, en azından kanatlarda denenmesi daha makul bir hamle gibi duruyor ama zamanla kendisine uygun mevki bulunacaktır umuyorum ki.
Cana-Neill mevzuu var. Baştan söyleyeyim, Neill bana göre bir stoper için müthiş bir pasör. Bakın iyi demiyorum, müthiş bir pasör. İki ayağıyla da aynı isabette pas atabilmesi ve oyun görüşünün daha geride daha çok işe yarayabileceğini iddia edebilirsiniz ama orta sahada denenmiş olmasını ben destekliyorum. Cana'nın stoper mevkiinde oynamayı sorun etmesi gibi bir durum zaten söz konusu olmayacağına göre -belki Hagi bu ligde orta sahaların belli bir sertlikte olması gerektiğini aklına getirip onu yeniden ileri çekecek, bilinmez- kağıt üstünde bu değişiklik makul duruyor. Ama futbol sayılardan/rakamlardan veya varsayımlardan ibaret değil pek tabii. Bir-iki maçtır bu değişiklik beni tatmin etti. Bence; iki futbolcu da çok seri oyuncular olmadıkları için (hatta hantal oyuncular oldukları için) vizyonu daha iyi olanı Gica daha önde kullanıyor, durum bundan ibaret. Ha, şimdi stoper tandemi çok mu hızlı, eh tabii değil ama eldeki malzeme bu.
Taraftardan Eskişehirspor maçından sonra "Hagi'de iş varmış lan" uğultularının yükselmesi tesadüf ya da döneklikten öte/farklı bir şey bence. Bunu çöken moralle gelen güvensizliğe bağlamak mümkün. Hagi'nin yapabileceklerinden bu kadar ümitsiz olan taraftar -hep söylüyorum- önce aynaya baksın ve kendinin neyi doğru yaptığını düşünsün. Üç kelimeyle; Hagi ulan o! Teknik direktörlüğünde ışık görmesen de biletini bu kadar erken kesemez, notunu bu kadar erken veremezsin. Tarafsız bir futbol izleyicisi olarak bunu zaten yapmaman gerekir, bir de Galatasaraylı olduğunu iddia ediyorsan... Eh.
Çok yazdım ama geriye dönüp bakacak halim yok; anlatmaya çalıştığımı anlatabildiğimi umuyorum.
Not: Toplum ve Tarih dergisinin şu sayısı tamamen Galatasaraylılık ve Galatasaray tarihine ayrılmış, Ali Sami Yen'e veda edildiği gün elime geçti, nasıl olduysa. İnternette halihazırda var mı dijital formatta, bilmiyorum ama fırsatım olursa taratıp yükleyeceğim, blogda paylaşırım.
1 Şubat 2011 Salı
Öte yandan...
Yine de, Can'ın dediği gibi böyle kolpa bir denyonun Liverpool forması giymesi iyi olmazdı zaten, giderken de kasaya büyük bir katkı yaptı sağolsun. Şimdiye kadar forvete Luis Suarez ve Andy Carroll gibi iki sağlam takviye yapıldı ama ikisinde de büyük soru işaretleri var. Eredivisie santrforları için o lig su, kendileri de balık malum... O yüzden maç başı gol ortalaması beklemek büyük saflık olur; ama Suarez çok yönlü, hareketli, iyi bir tekniğe ve bitiriciliğe sahip bir forvet. Uzak forvette sol açıkta, hatta sağ açıkta rahatlıkla oynayabilecek bir adam. Carroll ise tam bir Premier Lig santrforu; güçlü, top kontrolü müthiş olmasa da kötü de değil, sert şutlar atabiliyor ve hava toplarında her türlü kuleye meydan okuyabiliyor. Ama sık sık sakatlanıyor ve saha dışındaki işlerinde Joey Barton'ı örnek aldığı kesin! Ve tabii ki 35 milyon çok fazla bir rakam, 22 yaşındaki ve dünya klasında olmayan bir futbolcu için. Ama her transfer döneminde bir görgüsüz piyasayı yükseltir, diğer kulüplere de kesenin ağzını açmaktan başka çare kalmaz. Lukaku için Anderlecht 20 milyonu az buluyorsa, suç sadece bu paraları ödeyenlerde değildir -maalesef.
Babel da gittikten sonra, aslında sol kanadı Suarez'e teslim etmek mantıklı değil tabii, ama Ashley Young'ı Aston Villa bırakmadı, Hazard için Lille de işi yokuşa sürerdi muhakkak. Young'ın sözleşmesi 2012'de bitiyor ve -Aston Villalılar kızmasın- Houllier bu performansla onları küme düşürürse Young Birmingham'da daha fazla kalmaz. Takım ligde, Young da takımda kalsa da sözleşmesinin bitimine bir sezon kala onu Liverpool'a getirmek şart artık. Orta sahaya iyi bir pasör almak için uğraşıyorduk ayrıca, bunun için de Blackpool'dan Charlie Adam'ı almaya çalıştık ama olmadı, iyi ki de olmadı zira Blackpool'un onun yerini hemen doldurması pek mümkün değildi ve böyle bir takıma bunu yapan bir kulübün taraftarı olmak bana acı verir açıkçası. Sezon sonunda onu alırsak, Ian Holloway onlara ödeyeceğimiz yüklü meblağ ile önemli oyuncuları kulübe kazandırabilir, herkes mutlu olur.
Defansa takviye konusuna gelince; Carra yaşlanıyor, Skrtel'ın kalibresi -bence- malum, Agger'in çok sakatlanması ve Danny Wilson'ın potansiyelinin bilinmezliği takviye yapılmasını aslında çoktan gerekli kılmıştı ve bu doğrultuda Micah Richards'a da yönelindi fakat M. City oyuncuyu bırakmadı. Yaz dönemine kadar Danny Wilson nasıl çıkar onu görürüz, ama yazın en az iki takviye şart gibi görünüyor. David Luiz'i de mavi denyolar aldı -daha kesin değil- ki onun için de 30-40 milyon gibi rakamlar konuşuluyor; oyuncu müthiş bir stoper olsa da bu meblağ çılgınlıktan başka bir şey değil bu yaştaki bir stoper için. Ama Chelsea Terry'nin yanına mükemmel bir partner bulmuş olur bu transferle. Ne diyorduk, madem onu kaçırdık, o zaman Fransa'ya bakıp Sakho gibi gençlere yönelmek, ya da -Tottenham'ın bırakmayacağına emin olsam da- Michael Dawson'ı almaya çalışmak gerekecektir. Ama önümüzde uzun bir süre var ve şimdi oyuncu aramayı Damien Comolli'ye bırakalım, çok iyi isimlerle önümüze gelecektir eminim ki.
Artık alttaki ve üstteki fotoğraflardaki gençlere (ve genç ruhlu efsanemize) güvenme zamanıdır.
Not: Suarez, Gana'ya yaptığını halen unutmadık bilesin.
The Last Judas
"Her futbolcunun rüyası, büyük bir kulüpte oynamaktır. Bunu artık gerçekleştirebileceğim."
Chelsea'ye transferinden sonraki ilk röportajından. Bir Ahmet Yıldırım kadar olamamış maalesef. "Büyük kulüp"müş...
Dilimizde "Steve Gerrard, Gerrard, he passes the ball forty yards" şarkısı hep olacak ama "güneşli İspanya"yı da unutmayacağız tabii... Ne var ki, bunun sebebi sen olmayacaksın, Rafael Benitez olacak. O pazubendin vardı ya hani, gerçek Liverpoollu olduğunu kanıtladığını sandığımız, büyük yalanmış be Sarı, geç anladık. "Topu kapacaksın ve yine gol atacaksın" ama kimse sana kalpten haykırmayacak "dokuz numaramız" diye, kimse seni Anfield'daki gibi sevmeyecek orada. Kimse topu kontrol edemeyecek kadar kötü olduğun zamanlarda bağırmayacak "sana inanıyoruz" diye o iğrenç tribünde, kimse sana güvenini kaybetmediğini göstermeyecek.
Kimse seni gerçekten sevmeyecek artık.
Kızın Scouser aksanıyla konuşacaktı değil mi Sarı? Londra aksanı da hoş gelir kulağa, dert etme. "Chelsea'ye atman daha anlamlı kılıyordu" değil mi o ilk golü? Merak etme, birkaç gün sonra bize atarsın, nasıl sevineceğini görürüz. "Biz istedikçe kalacaktın" değil mi? Hiiiiç merak etme, Abramovich baban cebinden öder gerekirse maaşını, emekli olursun orada.
Ama unutma, hiçbir zaman efsane olamayacaksın, "bir şeyler" kazansan da hiçbir zaman aklından çıkmayacak ihanetin, hiçbir zaman kalbin tatmin olmayacak, ruhun hep daralacak orada, rüyalarından çıkmayacak o kırmızı forma. Fowler yeniden geldiğinde oyuna girerken neredeyse yıkılan tribünler seni yuhalamaya değer bile bulmayacak belki.
Michael Owen senin yanında günahsız kalıyor, hain herif seni.
Neyse, üzülmek bu kadar, derinlere dalmak bu kadar, nefret zamanıdır. Haydi hep beraber; up your arse, up your arse, stick your "blue shirt"...
Ne diyor hem King Kenny: "The most important people at Liverpool Football Club are the people who want to be here."
O kadar işte.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)







