21 Temmuz 2011 Perşembe

Ulusal Polis, Evrensel Anti-kahraman

"Mutluluk bir vazgeçiştir ve çok ender rastlanan bir ruh dinginliğidir." Emrah Serbes



Ben İstanbul doğumluyum. İstanbul'u canım gibi severim, çok nadir uğrasam da kendisine. İstanbulluyla da sorunum olmaz çoğu zaman. Ama İstanbulluluk denen bir olgu var ki Yahya Kemal kafasından çıkıp son yıllarda zirve yapan bir felsefe oldu. İşte buna düşmanım; İstanbulluya değil, İstanbul'a hiç değil, İstanbulluluk kavramına. Elbette "anti-Bizans!!!!" kafasında 34 plakalı araçları dağıtan adamlarla karıştıran çıkacaktır beni, çıksın zaten, eşyanın tabiatı yanılmamalı. Ama söylemek istediğimi anlatabilsem yeter bana; gerisi "Sesi duydun mu la?"

İstanbulluluk ne demek... Eh, şöyle etrafınıza bir bakın; ne kadar (smiley'ye dikkat abi!) "Ankara'nın en güzel tarafı İstanbul'a dönüşüdür keh keh", "Ankara'da deniz yok yaa :((", "Köy gibi şehir yahu, nasıl başkent olmuş burası :)))" vb. tepki gördünüz? Hah, işte onların tamamı bundan nasibini almıştır. Şımarık, kendini bilmez, samimiyetsiz ve ukala bir kafadır bu. Reddeder, aynı bir kısım taraftar gibi, ben bozulmadım, der, hep böyleydim. Reddeder, nefret dolu olduğunuzu söyler. Reddeder, aymazlığını görmezden gelir.

Böylesine "şehir faşisti" kıvamına gelmem bir anda mı oldu? Elbette hayır. Ankara'yı sevmem öyle kolay olmadı ama çok önemli, belki de tek bir eşik vardır bu şehri sevmede ve onu aştığın zaman Kuğulu Park'ın dinginliği, Ayrancı'nın ağaçlarla kaplı caddeleri, Kale çocuklarının gürültüsü, Karanfil Sokak'ın mahşer kalabalığı, Yüksel Caddesi'nin eylemcileri vazgeçilmez gelir insana. İnsanı güzeldir çünkü bu şehrin, mayası.

Ne diyordum... Evet, bir anda böyle olmadım ben. Bu uzun bir süreçti ve bu süreçte Behzat Ç. adlı muazzam dizinin büyük katkısı oldu. Yapımın -benim deyimimle- bir yönüyle İstanbulluluğa bir başkaldırı olduğunu kabul etmeyenlere İnanç Konukçu cevap versin: "Biz ekip olarak İstanbul karşıtıyız." Bu bir düşmanlık olarak algılanmamalı; ama Ankara denince suratını ekşitenler istediği gibi algılayabilir. "Anlattığın, karşıdakinin anladığı kadardır"a bir noktaya kadar karşı çıkarım ben ama bunu söyleyene bazen hak veriyorum.

Bu diziyi izlemeye karar verdiğim gece, sezon finalinin yayınlandığı geceydi. Twitter'da insanların verdiği tepkilerden sonra izlemeye başlamamam abes olurdu aslında. İlk altı bölüm boyunca gözyaşlarım dinmedi; bu satırları yazarken de henüz kurumuşlardı zaten. Emrah Serbes'in herhangi bir kitabını daha okumadım ama diziye yayılmış olan o tavrı yazılarından ve konuşmalarından sezmek zor değil.

Büyük şeyler karşısında büyük laflar etmekten imtina edememekten yoruldum ama nedense vazgeçemiyorum bundan. Büyük sandıklarımsa çoğu zaman aslında gözümde büyüttüklerimdi zaten ama bu dizinin öyle olmadığını ben söylemiyorum, bir arkadaşımın tabiriyle "Kendini Behzat zanneden" -ve öyle olmasına çok sevindiğim, bencilce- Erdal Beşikçioğlu'nu sefil bir şekilde yatarken görünce ıslanmaya başlayan gözlerim söylüyor.

Emrah Serbes karamsar bir adam. "İyimser olmak için bir neden var mı?" minvalinde bir şeyler söylemişti o programda, tam olarak ne diyordu hatırlamıyorum. Sarhoştu ve bir Cengiz Çandar'a siktir çekiyor, bir basına ana avrat sövüyor, kendi aforizmalarını tekzip ediyor, taşak geçiyordu gönlünce. "İyiler ilk görüşte tanınmaz evet, ama bazen de ilk görüşte tanınır." diyordu. Önüne çıkan her aforizmaya tapanlara tavrı netti: "Saçmasapan konuşma be." Zira aforizma, görüş, fikir, her neyse, sizin çereziniz değildir, cebinize atacağınız bir değerli madde değildir, onu "tüketmek" için, harcamak için, onunla bir şeyler satın almak için götünü yırtarsan samimiyetsizliğin paçalarından aktığını göremeyecek kadar kör olduğunu suratına çarptıkları gün etrafa boş bakışlarla bakar ve uykuna devam etmek üzere yatağına gitmek için izin isteyemediğinden dolayı kıvranmaya başlarsın, karnına ağrılar girer.

Eyvallahsızlık çok büyük, belki de en büyük lüks ve bunu o adamda vücut bulmuş halde gördüm. Şimdi yazdıklarını okudukça sinirleniyorum; neden? Ne olduğuma bile bakmadan onu kıskandığımdan mı? Söyledikleriyle bize, hepimize yani, sana-bana işte ulan, hiç boş alan bırakmadığından mı? Çok haklı olduğundan mı? Çok sert olduğundan mı? Belki de hepsi, bilmiyorum. Bildiğim şu; bu adamın zihninden çıkan Başkomiser Behzat Ç., edebiyatta ve sinemadaki tüm anti-kahramanlardan daha gerçek bir anti-kahraman. Başta yaptığım alıntıdaki gibi, mutluluktan vazgeçmiş bir adam, vazgeçirilmiş.* Gerçek bir kaybeden o; şu son zamanlarda pek yükselen kolpadan "kaybedenlik müessesesi"nin üyelerinden değil. Ona bakınca ağlamamızın sebebi sadece karısını-kızını kaybetmesi, günaşırı-her gün ceset göre göre yürüyen cesede dönmesi, yüzünde tebessüm izinin kaybolması değil. O çok kusurlu, o çok yanlış, o çok sefil, o "Benden bir bok olmaz." diyen bir adam. Her şeyin farkında ve acıya saplanıp kalmaktan, artık kurtulmak için bir çabası da yok, buna bir çözümü de. O, 'kötü adamların arasında kalmış, kötü adam taklidi yapa yapa kötü olmuş' bir adam. Ama aynı zamanda çaresizlikten kendisini satana arkadan yavaşça yaklaşıp sarılarak onu teskin ve teselli edebilen, suratında ve gözlerinde zerre kadar yaşama sevinci ve duygusallık görülmese de bir anda bir çuval gibi yere yığılıp salya-sümük ağlamaya başlayabilen bir adam aynı zamanda. Yukarıda bahsettiğim adamın çok daha "eyvallahsız" bir hali. Çok gerçek ulan bu adam, hepiniz gibi kuralsız. Hiçbirinizin gerçekten kuralları yok; hiçbiriniz ne kuralsız Joker'siniz, ne de "Tek bir kuralım var." diyen Batman. Ama Behzat Ç. de değilsiniz. Ona en çok benzediğiniz nokta bu kuralsızlıkta. Bu anarşistlik değil, bu düpedüz omurgasızlık. Hepimiz Behzat'a acıyarak bakarız, ona ağlarız, onun için üzülürüz ama ona acımamızın altında bir rahatlama vardır. The Fisher King'deki Tom Waits gibidir Behzat, ona bakarak kendi halimize seviniriz. O gerçek bir kaybeden, gerçek bir anti-kahramandır. İnsanların kendisine bakarak hayatlarına devam edebilmesi için bir kurbandır.
Kaç oldu saymadım. Daha doğrusu saymayı bıraktım bir noktadan sonra ama 10’dan fazla olduğu kesin. Önümde bir kitap-defter yoktu ki üzerinde yazan harfler bozulsun. 
Baba-oğul, baba-kız, ağabey-kardeş, dost-dost, kirli-temiz, yalnız-yalnız. 
Benden kopanlara bu kadar sevinmezdim hiç, eğer bana hayat vermeselerdi. bunda büyük katkın oldu. İyi ki varsın. 
Bu arada, Nejat İşler'i de hiç sevmem.

Yazıdan dokuz gün sonra gelen düzeltme: Alıntıladığım sözü yanlış anlamışım, nasıl olduysa "Mutluluktan vazgeçmek çok ender rastlanan bir ruh dinginliğidir" olarak algılamışım o aforizmayı. Mutluluğun vazgeçiş olmasıyla mutluluktan vazgeçmenin ulviyeti arasında paralellik var mıdır ki? Benim algıladığım şekli bana daha güzel geldi. Bilinçaltı çok acayipmiş.

3 Yorum:

Kaan Kavuşan dedi ki...

Türk televizyonlarının en iyi işi.

Bir de, ben bu nejat'ı severdim ama gün geçtikçe daha da antipatik olmaya başladı. Karakteri de, figürasyon haricinde dizinin en zayıf karakteri olabilir.

koala dedi ki...

Hayatta anti kahramanların hayattaki karşılığı genelde yoktur, mit gibiler. Dağ başını tutmuş, zengini soyup, yoksula kıyak çeken eşkıyalar gibi adamlar bunlar. Demem o ki, artık kalmadı o yüzden sevdik hepimiz, özlemini çektiğimiz için.

Eline sağlık Çağrı. Yazmayı bırakma

dvrn dedi ki...

emrah serbes farklı bunu hissettik.

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails