İşte Can da onlardan birisi. Alp, Rafet, Fırat, Uğur ve ismini bir anda aklıma getiremeyeceğim birçok güzel insandan birisi yani (Bu Lombak'ın inside joke tadını sonunda biz de aldık ya lan, ehehe). Blogunu bildiğinizi sanıyorum, yazdıkları benimkiler kadar sığ değildir ve okur-araştırır, bilmediği konuda ahkam kesmez Can. Bu kadar yıkama-yağlamadan sonra mikrofonu ona uzatıyorum artık. Okurken benim güldüğüm kadar gülemeyeceksiniz büyük ihtimalle ama olsun, buyrun...
1- Seninle nasıl tanıştığımızı yukarıda az buçuk anlattım. Sen de anlat bakalım aklında kalanları. Kadim dost olduk resmen bir maille.
Şimdi işin harika tarafı bizim tanışmamıza da vesile olan çok seri bir şekilde iletişime geçme durumu. Şu son 1.5 sene içerisinde çok insanla tanıştım. Hepsinde ayrı güzellikler, ayrı... Oğlum format fakiri bir adamım ben. Twitter'dan kız götürmedim, bir sürü sapla tanıştım, onlardan biri de sensin işte. Twitter'ın iyi tarafı dediğimiz şeye bak. 410 arkadaşım var Facebook'ta bu blogger camiasına girdikten sonra yaşadık patlamayı. 401'i erkek, 4'ü akraba, 3'ünün bıyığı var. O tek kızı da 8 senedir kovalıyorum. Lanet olsun size lan. Ne pis heriflermişsiniz. Hatta heriflermişiz. Doluştuk birbirimizin hayatına. Varsa yoksa erkek. Bok var.
Sürekli Pink Floyd tivitleyip duruyordun. Önce Floydian konuşmalar yapıyorduk. Sonra sen beni takibe aldın. Ben de bir Diana Krall linki paylaştığımda senden bir mail aldım. "Tyler mısın sen?" mailine çok gülmüştüm. Neyse işte ondan sonra bir msn alışverişi oldu. Sonra ben düzenli olarak kafa siktim. Sonra Cem Yılmaz'ın "aynı kaynım" tribi ile geçen, sabahı ettiğimiz uzun konuşmalar.
2- Galatasaray, Liverpool ve Athletic Bilbao taraftarısın. Galatasaray'ı niye tuttuğunu değil de, nasıl tuttuğunu açıklamanı; Liverpool ve Athletic Bilbao'yu nasıl tuttuğunu açıklamanı rica ediyorum senden.
Oğlum bak ikinci bölümde yaratıcı sorular istiyorum. Bu klişeler bütünü ne lan? Okuyucularımız bir de sizden duysun istedik" tadında sorular olmasın ikinci bölümde. Zaten birkaç soruya kalmaz sıkılır okumaz millet. Neyse. Sorunun bir yerinden girelim. Galatasaray'ı nasıl tutuyorum? Sapından. Eeherheere. Bu pis espiriyi Cihan'a (a.k.a Absurdman) armağan ediyorum. Abi nasıl anlatılır ki bu? Bu bir sevgi işi Ercan. Seviyoruz umarsızca, karşılıksız, sonsuz, biraz da aşırılıkla. İşin içinde sevgi, nefret gibi şeyler varsa uçlarda dolanmaktan kaçamıyor insan. Şöyle söylemek gerekirse, sabah kalkarım, hiç kapanmayan bilgisayarda ilk işim resmi siteye girmek olur. Gün içinde çok kez uğrarım. İlgili her haberi okumaya çalışırım. Sık sık sohbetini yaparım. İsviçre'nin yetiştirdiği en gereksiz güruh olan bilim adamları, Aşk durumunun günde 8 saat sevdiğin kişiyi düşünmek olduğunu söylemiş bir yerlerde; ben Galatasaray'ı 10 düşünüyorum sanırım. Kaybettiğimiz maçlardan sonra ne uyku tutuyor, ne hayat doğru akıyor. Derbileri falan takmam da, protesto falan olur da sevdiğim insanların canı sıkılırsa (Arda, Rijkaard, Hagi, vs.) ağladığım bile oluyor. Seviyoruz ulan işte; şekli şemali mi olur sevmenin. Armanın peşindeyiz!
Liverpool hikayesinin de bir etkilenme vs. olmadığını söylemem gerek. Kendi kendime. Okuyarak, araştırarak, izleyerek. Acıya karşı eğilimli bünyeler olduğumuzdan sittin senedir şampiyon olamayan bir takıma ilgi duymamızdan daha doğal ne olabilir ki? Biliriz ki gelecek şampiyonluk 2 senede bir gelenlerden daha büyük patırtı koparacak, mutluluk çizgilerinin sınırları daha geniş çizilecek. İlişkim Beatles ile başlar, Pink Floyd, Anathema gibi gruplarla devam eder. KOP, Shankly, Dalglish, Rush... En çok da Steven Gerrard. Onun profesyonel olduğu dönemde ben de top oynuyordum. Hayranım Gerrard'a ben. Bir Hagi, bir de Gerrard başkadır benim için. Futbolcu dediğin öyle üfledi mi düşmemeli, götü başı oynamamalı. Adam gibi. Basarak. Lider adamlar bunlar. Bunlar gittikleri yere bir sürü şeyi götürür yanlarında. Hagi bıraktı o ara, bu adam da beni aldı götürdü. Souness Galatasaray'a geldikten sonra başladı Liverpool ile ilişkilerim, ondan beri de kopmadı. Güzel adamlar. Sanırım İngiliz hayranıyım lan. Kraliçeye kafam girsin ama çok fazla hayranlık uyandıracak şey var Ada'da.
Bilbao, taraftar exchange programı dahilinde oluştu. Juan Pablo Sorin var arkadaşımız; Arjantinli sol bek olan değil, onun kuzeni. Şaka yapıyorum sananlarınız vardır muhakkak, şaka değil. Kuzenler. Noellerde görüşürlermiş sadece. "Parayı bulunca değişti" dedi Juan. Yok lan demedi, Türk muhabbeti yapayım istedim. Ne diyorduk. Ha, bizim peder bu Juan'a rastlamış yolda. Harika Türkçe konuşan bir Basklı. Eve geldim kırmızı suratıyla "merhaba" dedi. Başladık muhabbete. Sene 2001. Mondragon yeni geldi Galatasaray'a; "kokainman bu" diyor. Real Madrid maçını anlatıyor, UEFA finalini anlatıyor," "Hasan Şaşşşş, deli çocuk" diyor. Adamın biri Baskonyadan Galatasaray'ın peşine düşüyor. Ben de sordum hangi takımlısın diye, "iki takım var benim, bir Athletic, bir de Galatasaray" dedi. Sonra Hagi'nin efsane golünden bahsetti. San Mames sakinlerinden. Sonraki gelişinde elinde formalar, atkılar vardı. Nasıl Bilbao'lu olmayayım ben? Senede 3-4 sefer gelir Türkiye'ye, koleksiyon yaptığımı bildiğinden her seferinde elinde bir forma, atkı, vs. olur. Mail trafiğini kesmeyiz. Daha geçen gün, "Galatasaray çok üzüyor, neden böyle anlayamıyorum" diye serzenişte bulundu. Ben de "merak etme Galatasaraylıların %80'i de hala problemin nedenini anlayabilmiş değil" dedim(yazar burada taraftarına laf sokuyor).
Açık söylemek gerekirse 2000lerden itibaren coşan Barcelona ve Real Madrid taraftarlığı sonrası giderek koyulaştı benim Bilbao sevgim. Tarihlere bakarsak her iki ecnebi takımını da uzun sürelerdir desteklediğimi görürsün. İddiamı yineliyorum; Barcelona 11 Katalanla Şampiyonlar Ligi'ne gitsin, ligde şampiyon olsun sonra konuşuruz. Kral'a lafımızı San Mames'te söyleyeceğiz diyecektim de, 7.12'ye topu sokmaktan aciz adamlar. Daha takip nasıl yapılır onu bilmiyorlar. alksfhsdkjfgdfg.
3- Blogger'ın yeniden piç edildiği şu günlerde, "Türk futbol blogları aleminde en sevdiğin ve severek okuduğun blogcu/bloglar kimler?" sorusu ayrı bir anlam kazanır sanırım (Ne bileyim, kazanır di mi?). Hadi bakalım..
Yalan yok. Beni bloklamış olsa da, Aceto Balsamico'yu sıkı takip ederim. Basit nedenlerden ötürü; yazma alışkanlığı var, adamın işi bu. Senin benim 10 paragrafta anlattığımızı 3 cümlede söyleyip olayı bağlıyor. Yazması da kolay onun için. Eh, birikim de söz konusu tabii. Bak ilginç bir şey söyleyeyim. Benim bu bloglara bulaşmam herkes gibi Aceto Balsamico ile olmadı biliyor musun? Ben gittim delinin tekini buldum. Vallahi ilk okuduğum futbol blogu Artemio Franchi. Nerden bulaştık bilmiyorum.
Ben çok sıkı bir blog okuyucusuydum ama şu an doğru düzgün yazan yok. Bu Twitter öncesi hakikaten blogların bizim açımızdan önemi büyüktü. Şimdi daha seri, daha çabuk, daha kısa bir biçimde, daha çok insana derdimizi anlatabilme imkanımız var. Tembellikten başka bir şey değil. Yalan yok; düzenli güncellenen bloglar arasında sadece Target Striker'ı takip ediyorum son zamanlarda. Stalker var; Beşiktaşlı olmalarından ziyade üslupları çekici. Güneşli Pazartesiler harika bir blog. İçeriği mükemmel her şeyden önce. Hayvanlar gibi bilgi var o blogda; büyük emek var. Emek sadece yazarak olmuyor. En başından bugüne kadar, yazma eylemini gerçekleştirecek birikime sahip olana kadar yaptığı her şey emektir. Güzel blog, kaçırmasın insanlar. Ali Abi arada bir karalıyor ondan geri durmamız imkansız. Futbol ile ilgili blogların çoğunu okuyordum ama bıraktım yalan yok. Flying Dutchman'in tüm yazılarını okurdum mesela, uğramayalı kaç ay oldu bilmiyorum. Tembellik kanser gibi. Klasik Futbol da öyle. Hele ki ilgilendiğim konularla ilgili olursa yazı, ikinci kez okuduğum bile oluyor.
Ufak çaplı bu kapanma mevzusuna değinecek olursak şunu söylemem lazım; maalesef yine yanlış hedefe güdümlenmiş durumda insanlar. Asıl mesele yasadaki problemdir. Kapitalist bir dünya düzeninde Digiturk'e bu kadar kafa göz dalmak abesle iştigal; biraz da dünya görüşleri ile alakalı insanların. Burada dövülmesi gereken yer meclistir. Ülkenin doğru düzgün bir teknoloji, bir televizyon yasası yok. Bizim de çözmeye ya da bunu değiştirmeye ilgimiz yok. Twitter'da yaptıkları havanda su dövmek insanların. Sokaklar bizim. Örgütlenme fakiri, tembel bir toplumdan bu tarz geri dönüşler almayı garip karşılamıyorum ama. Facebook profil fotoğrafımı değiştiririm isterlerse. Eheheh...
4- Futbolda nefret ettiğin figürler/durumlar nelerdir?
Zor soru. Spesifik olarak isim vermem doğru olmaz. Nefret ucu açık bir kavram, rahatsız edebilir insanları verebileceğim isimler. Ama genel olarak şunu söyleyebilirim. İlk olarak taraftarların önemli bir kısmından nefret ediyorum. Ülkenin kendine has bir tribün kültürü var ama aradan geçen yıllarda geçirmesi gereken değişimi geçirmemiş, zamana ayak uyduramamış. Omurgasız. Birliktelik yok. Sevgisizlik ve rant hakim. Hemen her tribünde olan şeyler bunlar. Daha önemlisi, hem de en önemlisi, ülkemizdeki futbol seyircisi oyunu bilmiyor. "Sen mi biliyorsun, yavşak?" diyebilir insanlar, garip karşılamam. Amatör de olsa 7 sene sahanın içinde bulundum, apış arası kokulu soyunma odasını, yırtık kramponu, toprak sahaları iyi bilirim. Sahanın içindekinin dışarıdan göründüğü gibi olmadığını biliyorum en azından.
Çok fazla zarar veren, bu durumun oluşmasına yol açan etken var. Genç nesilin en büyük sıkıntısı oyunu oynamamak. Nerede oynayacaksın ki? Okullar vardı bizim zamanımızda, arsalara yetişemesek de; şimdi otopark yapmışlar onları da. Küçük mahallelerde, küçük şehirlerde yetişen çocuklar daha çok öne çıkabilir ileride, farazi bir çıkarımda bulunacak olursak. Bilgisayar karşısında sıkışıp kalıyorlar. Sabahtan akşama menajerlik oyunları. Futbol konuşmaya dizilişlerden başlıyoruz. Ben konuştuğum hiçbir yabancının konuya dizilişten girdiğini hatırlamam. Yahu 4 senelik okulu, üzerine 1.5 senelik kursu olan bir şey teknik adamlık, nasıl bu kadar kolay iner "Türkiye'de 4-3-3 olmaz" sığlığına? Futbola bu kadar kolay ulaşmak, "Yunanistan'ı 1 günde alırız" genleri taşıyan bir toplumda bir çeşit delirmeye yol açtı. Futbol insanların düşündüğü kadar kolay bir oyun hiçbir zaman olmadı; ona kolay ulaşabilmemiz bu sonucu asla doğurmaz. Basının etkisi büyük bunda. Yazdıkları rakamların altını doldurma zahmetine girmiyorlar. Giremezler de zaten. Bilmiyolar ki. Türkiye'de Derwall, hadi biraz daha geri alalım Ivic'ten önce oynanan oyuna "22 adamın bir topun peşinden koşması" dememiz küfür mü olur? Pek öyle durmuyor. En azından eskilerin yazdıklarını okuduğunda ciddiye almıyorsun. Günün popüler yazarlarının hemen hiçbiri futboldan gelme değil. Olması gerektiği gibi. Saha içinde olan bitenlerle ilgili entelliklerini de bir kenara bırakacak olurlarsa doğru profili yakalarız gibi. Yine de televizyonların 15 senelik futbol kariyerleri boyunca düzgün cevaplayabildikleri tek soru "gol nasıl oldu, anlatır mısın?" olan gruba yer vermekten vazgeçmesi gerekli artık.
Sahanın içinde kendini yere atan adamı, rakip ile çok konuşan adamı pek sevmem. Didişmek başka, her boka itiraz başka. Anladınız siz onu. İtiş kakış olacak. Futbol bu. Beğenmeyen gitsin bale seyretsin. Yukarıda dedim ya işte; bilmiyorlar oyunu. Savaş var orada yahu. Elele çimlerde, kırlarda, bayırlarda gezince de beğenmiyorsun, kavga edince de. Ortası yok bunun. Toplumsal paranoyamız, içinden çıkamadığımız paradokslarımız başa bela. Ne uzattım yalnız. Adam bunu yapmıyor işte hacı...
5- Geçelim kültürel mevzulara. Benden çok daha iyi bir kitap okuyucusu olduğunu zaten biliyorum da, TV dizileri, sinema ve müzikte de söyleyecek sözün çok fazla oluyor hep. İnsanlara bu dört alanda "olmazsa olmaz" olarak tavsiye edebileceğin isimler nelerdir? Ayrıca, bu alanlarda kişisel serüveninin bir özetini geçebilir misin?
"Daha iyi" kavramını açıklamak lazım. Ben kendimi kötü addediyorum çünkü. Özellikle okumak konusunda. Her bir başıma kalışımda hayatım boyunca okusam dahi tüm kitapları okuyamayacağımı bilmek hüzünlendiriyor mesela beni. Malım biraz. Böyle salaklıklarım var ama, ne yapayım. Çizginin ötesine geçenlerdenim. "Ignorance is bliss" demiş adamlar; çizginin öbür tarafına geçtiğiniz anda mutsuz olursunuz deme yetkim, imkanım yok ama şunun garantisini verebilirim; bildikçe canınızın sıkılma sıklığı artacak, daha çok boğulacaksınız. Yaşayacağınız mutluluklar karşılamıyor da ne yazık ki. Basit hayatı olan (biz öyle görüyoruz ya) insanları küçümsemiyorum; özeniyorum tersine. Neyse soru bu değildi. Ehehe.
Sinema, TV, Kitap, Müzik... Bunlar ortak alanlar. Her gün bir araya geliyoruz buralarda. Ahkam kesebilecek düzeyde görmedim hiçbir zaman kendimi. Sırayla gidelim...
Sinema düşkünlüğü anneden. Bayılır anne reyiz. Digiturk araştırma yapsın, şu mgm movies falan gibi dandik kanalları annemden başka seyreden olduğunu sanmıyorum. Bu Amerigalıların kablo tv filmleri yok mu, onları bile seyrediyor kadın. Bizimkisi daha farklı tabi; seçici olma gayretindeyiz. Nedenleri de basit, ama sorunun içinde o yok, bunu da geçelim. Sinemanın tanımına bakıp değerlendirme yapmalı insanlar, bunu söyleyebilirim. Inception'ın heykel almayışına hönküren her izleyici sinema tanımından bihaberdir benim gözümde. Ha, akademi de dandiktir zaten. Ciddiye almamalı fazla.
Film önermem imkansız. Tonla var. Çok sıradan olup, benim için büyük anlamlar ifade edenler var. Yönetmen söyleyebilirim sadece; Kieslowski, Tarkovski, Bergman, Fellini önemli yönetmenler bunlar. Bunları izlemek lazım önce. Öncü adamlar bunlar. Yenilerden favori listem belli, pvc ile kaplattım hatta. Darren Aronofsky, Micheal Gondry, Innaritu, Coen Brothers, P.T. Anderson hemen sayabileceğim isimler. Zeki Demirkubuz ve Reha Erdem'i seviyorum yerlilerden. Nuri Bilge Ceylan ile pek barışmadı yıldızımız. Uzakdoğu sineması için derya deniz derler ama kanım ısınamadı onlara da pek. Dilleri kulağımı tırmalıyor. Irkçılığa gel. O suru yıkmalıydık başlarına ibnelerin. alsfsdlfgf.
Televizyon konusunda çok daha iyiydim eskiden. Eskisi kadar izlemiyorum. Aptal Kutusu değildir televizyon; aynı internet gibi, doğru kullanan adama çok şey öğretebilir. "Şu programı mutlaka izleyin" diyebileceğim bir program maalesef yok. Dizi konusunda hastalıklıyım, baya çok dizi takip ederim. Şu diziyi izleyin de demeyeceğim; deneyin, hoşunuza giderse devam edersiniz. Beğeni denen kavram ile sorunlarımız var; biz beğendiysek mutlaka iyiymiş gibi davranıyoruz. Empoze kasıyoruz sürekli ki, vahim bir durum. Etkileşim biraz daha özgür, serbest olmalı. Demokrasinin kaktırıldığı bir ülke burası, acayip bir durum değil aslında.
Müzik... "Su gibi, yemek gibi" klişesi yerinde olur. Hemen hiç kesilmiyor benim kulağımda müzik. Gelişim sürecim de ilginçtir; saklamam ben öyle, Mustafa Sandal dinledim. Dinledik ulan hepimiz. Biz bizeyiz şurada yalana lüzum yok. Kenan Doğulu'nun klibinden sonra o güneşli kolyeden aramadım diyen de dombilidir, taocudur. Bu gelişimde ailenin önemi büyük. Misal, gözlemlediğim kadarıyla metalcilerin ya da rock müzik dinleyenlerin önemli bir kesiminin abisi var. Abiden daha metalci oluyorlar üstelik ilerleyen yıllarda. Abi karanlıktan kurtarmış kendini küçük kardeş hala "hayat çok kötü, herkesten nefret ediyorum, huaaaa" diye takılmaya devam ediyor. Mal mısın oğlum, abine baksana, piç olmuş, götürüyor cıbırları.
Benimki klasik müzikle başladı, popla devam etti, sonra THM ve TSM geldi. Mandolin çalmayı öğrendim önce. Flüt hiçbir zaman bana gitmedi, zira flütün altına bir adet leğen gerekliydi. Sonra arkadaşın evinde bağlama vardı, çalmıyordu, ver dedim giriştim. Bizimkiler baktılar ben beceriyorum, adam gibi öğren bari dediler. Hakikaten de en iyisinden öğrendim. Maymun iştahlı bir adamım aslında; sıkıldım, arkadaşın gitarını aldım. O ara rap falan da dinledim. Çok boktan bir kişiliğim olduğunu farkettim lan bunları yazarken. Özenmekten ne hallere girmişim. ehauhauea. Neyse. Grup falan kurduk işte bir ara, küçük demolar falan yaptık. Şimdi sıkılınca gitar çalıyorum, arada rakı masasında bağlama ya da ud tutuşturuluyor elime dıngırdatıyoruz. Söylenenlere göre çok iyi olabilirdim ama yetişemedik. Bir gün 24 saat ve genellikle aylaklık ediyorum. Her şeyi dinliyorum ayırt etmeksizin. Tür yoktur; iyi müzik, kötü müzik vardır. Kulağı eğitmek için çok fazla dinlemek, çok yenilenmek şart.
Kitap. Ulan kim okuyacak bu kadar uzun bir röportajı. Tarihe geçtik daha 5 soru ile. ahaha. Neyse. Valla kitap bizim ailede alışkanlık. Annem okur, babam okur. Teyzemin eşi şair/yazar. Onların aile okur komple. Hayatımı değiştiren kitaplar oldu. Şimdiki gidişatımı da o kitaplar belirledi. Camus-Düşüş, Dostoyevski-Suç ve Ceza, Marquez-Yüzyıllık Yalnızlık, Sartre-Bulantı, Cioran-Çürümenin Kitabı bir çırpıda sayabileceklerim. Zaten yetmez burası. Varoluşçuları ayrı severim. Tarihi, polisiyeyi, biyografileri severim. Misal Ahmet Ümit'in, Grange'ın okumadığım kitabı yok. Bekler misin sabah akşam mistik, varoluşçu konuşmalar yapan adamdan böyle şeyler? Okumak lazım her şeyi. Bir kere geçtiysek sınırı, sonraki basamak için zorlamak lazım. Okumak, çok okumak lazım. En büyük hayalim, yüksek tavanlı bir evde oturmak ve dev bir kütüphanesi olması bu evin. Ölümü okuyarak beklemeyi hayal ediyorum.
6- Çocukluğundan hatırladığın en önemli futbol/sinema/müzik figürleri? Seni etkileyen, sonraki hayatında sana yön veren...
Hımmm... Sırayla gidelim. Maradona'yı cam gibi hatırlamam. 90 Dünya Kupası'ndan aklımda kalanlar var. Salvatore Schillaci mesela. Ses kayıtları var; Almanların 11'ini bir çırpıda sayabiliyorum mesela. Ama benim için en önemli figür Hagi'dir. Babam sohbet etmeye başladığımız günden itibaren Hagi'den bahsetti, 94 Dünya Kupası Romanya'nın her maçını izletti. Daha ilk maçtan aşık oldum zaten ben. Galatasaray'a geldiği gün hissettiklerimi tarif edemem. Avrupa'dan Futbol programını Hagi için beklerdim. Dönemin iyi oyuncularının çoğu etkilemiştir, Hagi kadar olmasa da. Van Basten, Papin, Zidane, Figo, Romario, Ronaldo... Çok var. Hagi başka. Ondan sonra da Steven Gerrard var işte.
Müzik ile ilişkimi yukarıda anlattım. Dönemine göre çok fazla isim var. Michael Jackson çok severim mesela pop diyeceksek. Madonna ha keza. Türk Halk Müziği'nde hocalarım Coşkun Güla ve Bircan Pullukçuoğlu'nun, onların öğrencisi Okan Murat Öztürk'ün, Neşet Ertaş'ın etkisi büyüktür. Sanat Müziği'nde de çok fazla isim var; Zeki Müren bir tanedir ama. Çok isim var bu şekilde hepsine hakkını teslim etmem imkansız. Pink Floyd çok başkadır; bir albümü çıkarmış olmamı tercih etmemi isteseler açık ara Dark Side Of The Moon derim. Opeth çok severim yine; Akerfeldt'in müzik anlayışı da kendi içinde çok ilginçtir. Popüler bir metal grubu olmaları üzerinden gidilmemeli, müzik üzerinden gidilmeli mutlaka.
Sinema ile ilgili çok net isimler vermem imkansız. Steven Spielberg severim mesela; Empire Of The Sun çok etkilemişti beni. Çok var be oğlum. Sayılmaz tek tek. High Fidelity favori filmimdir; John Cusack'tan bir başkasının Rob Gordon olabileceğini sanmam. Adam twitter'da soruları yanıtlıyor ama filmlerle ilgili sorarsanız bloklarım dedi, elim gitmiyor. İzlediğim her filmden, diziden bir şeyler çıkarma gayretindeyim. Tom Hanks ve Jack Nicholson diyelim, ayrı severim bu iki adamı.
7- Bir kadın için kaç kez ağladın, bir arkadaşın için kaç kez, bir futbol takımı için kaç kez?
Bunların çetelesini tutan adamın ciddi sıkıntıları vardır. Tüm şıklar için "sayısız kere" cevabını verebilirim. Ağlamak güzel bir eylemdir; insanın zihnini berraklaştırır, temizler. Vücudu tazeler. Hafiflersiniz.
8- En çok zevk aldığın ligleri sıralar mısın? En çok zevk aldığın futbolcular, teknik adamlar ve yazarlar/programcıları da hatta.
Sen uğraştığım işleri bilen birisin; artık pek lig ayrımı yapacak durumda değilim. Her şeyi seyrediyorum. Premier Lig'deki futbol bana daha futbol gibi gelir. Sertliği severim. Ama taktik anlamda biraz tıkanmış vaziyette İngiliz futbolu; big four özelinde konuşmuyorum pek tabi. İtalya ligi bu anlamda daha iyidir ama seyir açısından çok büyük sıkıntılar var; stadyumlar, seyirciler, tempo. Ama severim İtalya'yı, saha içinde olan biten daha ilgi çekicidir. İspanya'nın iki başlı olması sıkıntılı. Yine de saydığımız ülkelerin hepsinin bir futbol karakteri var, ligleri de bunu ölçek alarak değerlendirmeliyiz. Pek ayrımım yok kısacası. Premier Lig biraz önde.
Teknik adamlar konusu çok karışık. Sahanın içindekine hayran biriyim ben. Oynattığı futbol içimi açmasa da Rafael Benitez harika bir hocadır mesela. Buna neresinden bakacağımız önemli. Alex Ferguson çok dikkatli incelenmesi gereken bir figür; durmadan kendini yenilemek, her dönemin futboluna adapte olabilmek. Müthiş bir şey bu. Arrigo Sacchi'yi bizim nesil pek bilmez ama çok çok önemli bir teknik adam. Yaşı da 65 daha Galatasaray'a mı getirsek acaba? Hagi'den sonra tabi. ahah. Mircea Lucescu tarihin en underrated hocalarından biridir sanırım; bu işler biraz lobi de istiyor sen de kabul edersin ki. Jose Mourinho'yu teknik adam olarak çok beğenirim ki sanırım buradan çok dayak yiyeceğim. Kesinlikle çok, çok iyi bir teknik adam. Biliyorsun hayalim teknik adam olmak ve kafandaki hangisinin oynattığına benzer desen, hayalim Sacchi, uzun vadede Ferguson, kısa dönemde Mourinho olur derim. Üçünü bir potada eritmeli. Sacchi çok önemli bir adam.
Barcelona taraftarlarını kızdırmayalım Cruyff'a da hakkını teslim edelim. Reynolds, Michels, Cruyff ve Guardiola. Sanırım Reynolds ve öğrencisi Michels akıllarındakilerin bu noktaya gelebileceğini görmek isterlerdi. Felsefe önemli. Yine de sabırlı olmaktansa, en kısa şekilde gole giden 25 metre uzunluğunda bir takımım olsun isterim.
Futbolcuyu söyledim yukarıda. Messi müthiş yetenek, Ronaldo çalışmanın insanı ne yapabileceğinin canlı kanıtı. Gareth Bale'e hayranım mesela. Gerrard'daki bütünlüğü bir kenara bırakacak olursak, benim için dünyanın iki numarası Xavi'dir ama. Yok böyle bir futbol aklı. Bir de beraber büyüdük be. Nou Camp'a çıkmaya başladığı dönemden beri izliyoruz. Olgunlaşması başka bir tat kattı ona. Wesley Sneijder'e de hayranım. Hiç durmuyor, didiniyor. Yerlilerden Arda'yı başka severim. Ara ara kızıyorum ama Arda başka benim için. Üzülüyorum. Necip var yine keyifle izlediğim, İsmail Köybaşı, Serdar Kesimal var. Yenilerden çok var aslında. Emre Belözoğlu çok iyi futbolcu, çok kötü bir saha içi karakter. Çok var. Nasıl sayayım. Aklıma da gelmiyor doğrusu.
Yazarları okumayı bıraktım. Yabancı yazarları da denk geldikçe takip etmeye çalışıyorum. Genel fikirlerini twitter üzerinden öğrenebiliyoruz. Yine tembelliğe geldi dayandı mevzu. Futbol programı izlemem. Total Futbol'u takip ederdim, o da bitti, arada Lig TV'deki programlara göz atıyorum. Eskiden favori programım Match Study idi. İşin matematiğini takip etmek eğlenceli. Maçı neden kaybettiğinizi anlıyorsunuz dikkatli ve muhakeme gücü kuvvetli bir izleyiciyseniz.
9- Futbolda ne kadar romantizm, ne kadar rasyonalizm olmalı? Sende bu oran ne?
Son zamanların büyük çatışması. Taraf değilim. Ortada olmak lazım. Galatasaray'ın Avrupa Şampiyonu oluşu romantik bir durumdur, rasyonel olamazsınız bu konuda mesela. Evet, kadro çok iyiydi, harikaydı vs. ama o kadronun Avrupa'da gittiği takımları, orada yapabildiklerini de gördük. Haksız mıyım? Belki. Bana göre öyle ama.
Bakış açısını algılamak ile ilgili sıkıntımız var. Kavga gereksiz. Romantikleri dövenlerin hemen tamamında romantizm mevcut. Komik olan bu. Biz sadece romantik olduğumuzu kabul ediyoruz. Bunda bir kötülük yok ki. İşin asıl acayibi rasyonel olanların birçok dönemde romantiklerin şikayetlerinin altını doldurduğunu görüyoruz. Böyle bir kopma olmamalı. İç içe geçmiş kavramlar bunlar. İnsanın olduğu yerde duygudan, histen ne kadar bağımsız olabilirsiniz? Bir de bizi nitelendiriş biçimleri biraz tatsız. Ortak noktayı kaçırıyorlar; biz de futbolu çok seviyoruz. Karşı pencereden bakıyoruz sadece. Sokağa çıktığımızda da aynı takımdayız. Uzatmanın alemi yok.
(Buradan itibaren ikinci bölüme geçiyoruz. Başka bir postta vermek istemedim, hız kesmek hoş olmazdı zira. Ama ikinci bölüm diye ayırdım zira adam yukarıda "İkinci bölümde daha yaratıcı sorular istediğini" söylemiş. Röportajı kim yapıyor anlamadım arkadaş. Neyse...)
10- High Fidelity'nin hayatındaki yerini biliyorum -kendin de bahsettin zaten-, o zaman muhtelif listeler yapmaya bayılan bir adam olarak, senden birkaç liste yapmanı isteyeceğim: Unutamadığın beş maç, unutamadığın/unutamayacağın beş şok, hayatına giren ve unutamadığın insanlar, en çok utandığın beş an, en çok sevdiğin beş gitar riff'i, en çok sevdiğin beş davul atağı, ergenlik aşkın beş hatun, seni çok etkileyen beş karizmatik kişilik.
Bunların bazılarını değiştirerek ibnelik yapacağım. Yok abi, aklıma gelmiyor ne yapayım. Bir de şunu söylemem lazım; bol bol düşünecek vaktim olsa ve pvc ile kaplayacak olsam (Friends izleyen anlar bu geyiği) farklı şeyler sayabilirim. Zaten Rob Gordon da ilk gün verdiği listeyi ertesi gün değiştiriyor.
Pek çok maç var tabii ama, en çok şu listeye Liverpool-Milan finalinin giremeyişine üzüleceğim heralde.
1-Galatasaray-Arsenal
2-Galatasaray-Real Madrid
3-Galatasaray-Roma(Kalli dönemindeki)
4-Galatasaray-Hamburg
5-Galatasaray-Milan(3-2'lik maç)
Şok bulamadım. 5 kitap yazıyorum.
1-Cioran-Çürümenin Kitabı
2-Camus-Düşüş
3-Dostoyevski-Karamazov Kardeşler
4-Sartre-Bulantı
5-Marquez-Yüzyıllık Yalnızlık
Hayatıma giren ve unutamadığım insanlar... Off. Zor soru bu. Bazılarının isimlerini vermeyeceğim; copyright meseleleri. ehehe. Annem ve Babamı listeye yazmıyorum.
1-Onur. Soyadını hatırlamıyorum. Hatırlasam direk arayacağım, bulacağım onu. Komşumuzdu, en yakın dostumdu. Trafik kazasında tüm ailesini kaybetti. En son hastanede ziyaret ettiğimde olan bitenden haberi yoktu. Son görüşüm oldu. Aydın'a anneannesinin yanına taşınmıştı. Keşke ulaşabilsem.
2-İsmi lazım olmayan Kosovalı bir kız. Ömrüm boyunca unutmayacağım.
3-İlkokul öğretmenim Sevim Esen. Herhalde programlı, düzenli olmasını sağlayamadığı tek öğrenci benim. Diğer arkadaşların okudukları okullara bakılacak olursa çok net bu durum. ahaha. Olsun. Müzik konusunda beni ilk itekleyen insandır.
4-Eniştem, Şükrü Erbaş. Yazma fikrini ilk kafama sokanlardan. Her seferinde beni itekleyenlerden. Her yolladığım yazıyı onlarca kez okuduktan sonra eleştirisini yapıyor, eksiklerimi söylüyor. "Yeteneğine ihanet eden alçak bir insandır" der. Çok önemli bu laf benim için. Dönüm noktası oldu bir nevi.
5-N.Saygınar. Saygınar Hoca denmesini ister; ismini sevmiyor çünkü. Çok, çok fazla konuda beni itekleyen insanlardan birisi. Edebiyat, Müzik, Tiyatro. Hem onun, hem de ailesinin üzerimde emeği çok fazladır.
En çok utandığım 5 an. Ahaha. Büyük rezilliklerim var aslında ama sorulunca gelmez ya insanın aklına. Gelmiyor da. Buraya da favori 5 albümü yazayım.
1-Pink Floyd-Dark Side Of The Moon
2-Camel-Mirage
3-Opeth-Blackwater Park
4-Porcupine Tree-In Absentia
5-Metallica-Ride The Lightning
En sevdiğim 5 gitar riff'i. İlginç. Solo desen daha kolay olurdu. Hatta solo diyelim. Ne kadar güzel oldu.
1-Opeth-A Fair Judgement
2-Metallica-Fade To Black
3-Pink Floyd-Comfortably Numb
4-Pink Floyd-Mother (basit, sade)
5-Camel-Nimrodel
Ergenlik aşkım 5 hatun. Bak süper bu. Ama isim vermeyeceklerim olacak. Mecburen. Bazı durumlar var hala. Gezegene inanıyoruz! Ehehe. Bir de Facebook var oğlum millet gider bakar. Vazgeçtim. Bu soruyu sana özel cevaplayacağım.
Beni en çok etkileyen 5 karizmatik kişilik. Pek o tarz taraklarda bezim yok lan. Çok etkilenmedim kimseden. Bu soruyu istesem de cevaplayamam; aklıma bir tane isim gelse 4 tane de ne yapar eder yazarım ama yok maalesef. Üzdüm son ikide seni, kısfmet.
11- Tarihten geliyor bu soru. Yaratıcı soru istiyormuş beyefendi, kafayı çatlatsam da çıkmıyor lan. Neyse... Az-çok Ortaçağ figürleri ya da fantastik öğeler seni etkiliyor, biliyorum. Tarihe dönecek olsan, hangi ülkeye gider, hangi şehirde yaşar, hangi işi yapardın? Hangi ülkenin/kavmin tarihi seni etkiler? Ben Hititlerin ve Azteklerin hayranıyım mesela, senin hayran olduğun topluluklar hangileri tarihte?
Abi fantastik öğeleri severim de, asıl kılıç kalkan olayına hastayım ben. At falan. Kaptırıp gidiyorsun, dünya senin. Tabi tersine gelirsen birilerinin kılıçtan falan geçirebilirler o da var ama, daha özgür bir his bu. Bak ata binen adam beni anlar.
Ben Osmanlı'yı çok okudum. Acayip adamlarmış. Ha keza Bizans. İçlerine girince kayboluyorsun, çok fazla ilgini çeken şey oluyor. Ben bu İngilizlerin lord muhabbetlerine falan da hastayım (Alp'ten elitist piç lafını yerim şimdi). Şövalye müessesesi de önemli. Güney Amerika uygarlıkları ile ilgili de çok az bilgim var. Seçim yapmak zor ama Anadolu başka bir yer. Ben Troya'da yaşamak isterdim. Hektor'un yanında ölmek isterdim. Homeros'un karaladıkları arasında ismimin geçmesi... Anadolu'da olayım isterdim, her ne kadar Hollywood yapımı orta çağ öykülerindeki mizansenlere hasta kalsam da. Anadolu için "Güneş Bahçesi" lafı çok kullanılıyor bildiğim kadarıyla. İstanbul diyeyim. Binlerce yıldır rahat etmedi kodumun şehri, vardır bir kerameti elbet.
12- İnsanlar neden bu kadar tipik gönül olayları yaşıyor? Neden tipik olduklarını fark ettikleri halde bir halt yapamıyorlar? Daha bu akşam bir arkadaşımın gönül derdini dinlerken bir aralık "Off ne bu ergen mevzuları" dedim ben, o kadar klişe ki her şey. "Tek gerçek fuckbuddy'lik"ten başka çözümün var mı?
Tipik? Tipik olduğu ile ilgili kuşkularım var açıkçası. İlişkilerin gelişimlerinin tekdüzeliği başka bir mevzu; yaşananlar pek tipik değil gibi ama. Algı acayip bir şey. Benim 6 yılda farkına varabildiğim bir şeyi, 6 ayda anlayabiliyor adam. Yıkımları da o ölçüde oluyor. İnsan davranışlarının çok ortak yanı var. Ama asıl mesele olan biteni algılayış biçimimiz. Tipik olduğunu düşünmüyorum o yüzden. Diyor ki Şükrü Erbaş Ömür Hanımla Güz Konuşmaları'nda "Kim kimi ne kadar anlayabilir Ömür Hanım?". Yaşadığımız olaylardan çıkardığımız sonuçlar çok farklı. Genelde ilişkilerin tamamına yakını salakçadır; klişelerden şikayet edip sürekli klişeleri yaşarız. Bundan kaçışımız yok. Asıl mesele anlayış, hoşgörü ve bunun gibi kavramlar. İki insan birlikteyse ve bunu tarafların ikisi de istediyse ortada bir problem olmamalı. Ancak aksine sürekli problem yaşıyorlar. Akıl alır gibi değil. Gereksiz oyunlar, krizler, kavgalar. Mutlu olmaktan memnun olmuyor insanlar; garip bir şekilde kavga ile besleniyorlar. Bekara karı boşamak kolay derler; buradan atıp tutmam farazi görünebilir ama biz de fanusta yaşamıyoruz.
İnsanın yalnız olduğu ile ilgili ısrarımın temelinde de bu ilişki durumları mevcut zaten. Hiçbir şey bir kişinin kafasındaki gibi şekillenmez. Bu durumda problemleri doğuruyor pek tabii. Geçen Twitter'da yazdım burada da yazayım; birisi sizi sevmiyorsa sevmiyordur. Bu gerçekle yüzleşin. Yıkımlarınız bu gerçekle ne kadar yüzleştiğinizle belli olacak. "Ben onun için neler yaptım" kalıbı salaklar için var. Ders çalışmıyorsunuz; geçmeyi ya da kalmayı beklemeyin. Bir de birbirimizin hayatına çok fazla müdahale ediyoruz. Canım çok sıkkın dediğiniz anda "ölümü gör bak nolur söyle, bak gel akşama sofra kuruyorum derdin ne anlatacan, sorun ben miyim bak bensem söyle lütfen" modumuz can sıkıcı. Kadın-erkek arasında da var bu. Güvensizlik temelli biraz da. Serbest bırakmalıyız birbirimizi. Yalnızlık sanıldığı kadar kötü bir şey değildir.
Fuckbuddy olmak tek gerçek miymiş? Seks önemli bir olgu ilişkilerde. Aşmamız lazım önyargıları. Ten uyumu denen bir kavram var. Öylesine bir şey değil bu, bilimsel gerçek. Ama toplum güdümlü; seksin bir ihtiyaç, bir paylaşım olduğunu anlamamak konusunda kararlılar. Özellikle kadınlara bakış açısı iğrenç, aşağılıkça, alçakça. Onlara göre erkek sikebilir önüne geleni; ama kadın sikemez. Tüm erkekler birilerini sikmenin peşinde; bu ne kadar namusluca peki? Bakılan pencereden dışarıyı görmediklerinin farkında değil insanlar. Fuckbuddy müessesesi bana göre değil; anlamsız seks sabahları vicdan azabına sebep oluyor bende. Aşırılıklar ile ilgili sorunlarım var; bu biraz aşırılık geliyor bana. Sağlıksız.
13- Temsilciliğini yaptığın WYscout'la alakalı kısa bir brifing verir misin bize? Önemli bir sistem zira ve Galatasaray ilk adımı atarak "Avrupa'ya açılan kapı" sıfatının hakkını az da olsa verdi bence. Türk futbolundaki transferlerin saçmalığı malum, daha doğrusu büyük takımlardaki transferlerin saçmalığı. Bu yüzden kulüpler için elzem olan bu sistemi daha yakından tanımak lazım.
Benim hayallerim ölçüsünde bana verilen büyük bir şans WYscout. Kısaca anlatmak gerekirse, 60000'den fazla oyuncunun, 2000'den fazla takımın oynadığı maçların tamamına yakınını izleyebildiğiniz bir sistem WYscout. İnternetin olduğu her yerde kullanabiliyorsunuz; havaalanı, uçak, cafeler, vs. . Günde 100'den fazla maçın yüklendiği sistemde her lige, her oyuncuya ulaşmanız mümkün. 2 senelik bir oluşum ve sürekli bir ilerleme mevcut. Açıkçası içinde bulunduğum kısa sürede gözlemlediğim gelişmeler beni çok etkiledi ve çok daha ileriye götürecek fikirleri mevcut. Yıllık üyelikle çalışıyor ve fiyatı kulüpleri zorlamayacak düzeyde. Doğru ellerde, doğru organizasyon ile mükemmel bir silaha dönüşebilir (Amerikan filmi repliği). Beraber çalıştıkları kulüpler arasında Porto, Udinese, Palermo, Napoli, Benfica, Fiorentina, Sevilla, Villareal, Genoa gibi son dönemde çok fazla sayıda genç oyuncu bulup yetiştiren kulübün olması da bu önermeyi doğruluyor sanırım. Bir oyuncuyu yerinde seyretmeden almak doğru mu? Kesinlikle hayır. Bunu savunmak bile abes. Ancak bir oyuncu için karar vermenizde ciddi şekilde etkili olur ve sizi masraftan kurtarır. Yetkili scoutlardan, menajerlerden onlarca isim yağıyor kulüplere. Bu havuzdan, sorumlu kişiler WYscout yardımı ile basit bir eleme yapıp gidilecek hedefleri belirler. Bu sizi yol, konaklama, zaman gibi birçok masraftan kurtaracaktır. Basit bir matematik hesabı ile şunu söyleyebilirim; bir Avrupa takımının Arjantin'de bir oyuncuyu izlemek için yapacağı masraf (gidiş dönüş uçak bileti, konaklama, yeme içme ve diğer giderler) standart WYscout pakedinin yarı fiyatı. Hatta biraz zorlayıp 1 ay zaman geçirseniz paket fiyatına ulaşırsınız. Kısacası Türkiye'deki kulüplerin hemen tamamının kullanması gerekli bana göre. Yeri gelmişken reklamımızı da yapalım. www.wyscout.com
14- Scout olayından girdik, oradan devam edelim. Son senelerde Genoa, Porto (e yani), biraz duraksasa da bizim Lyon, Udinese (bunlar tam çakal) gibi kulüpler transfer piyasasının kaymağını en güzel yerinden yiyor malum. Bunun yanı sıra diğer büyük kulüpler de bizimkiler gibi taraftarı satın almak isteyen politikalarla yönetilmiyor -genelde. Nasıl kurulur Türkiye'de scout ağı, nasıl oyuncular getirilmeli bu topraklara ki yarım sezonda biletleri kesilmesin? Aslında bunun için kafaların değişmesi şart tabii öncelikle, ama mevzuya gözlemci gözüyle bakmanı rica ediyorum (fazla havaya girmeden, ehehe).
Scout ağından önce profesyonel yöneticiliğe geçiş lazım. Türk futbol ekonomisinde çok büyük bir delik var. Sürekli yüksek bonservisler ödüyoruz ve neredeyse hiç geri dönüş yok. Oyunculara verilen paralar çok yüksek. Oluk oluk para akıyor ama kulüpler dökülüyor. Ligin lokomotifleri sürünüyor. Annemizin liginden ileri gidemiyoruz. Neden? Basit. Para çoğaldı, plansızlık aldı yürüdü. Hedef yok, plan yok. Para bitene kadar saçmaya devam edeceğiz. Maalesef.
Birincisi kulüpler artık 28-29 yaşına gelmiş ve son kontratını yapacak futbolculara yüksek bonservis bedelleri bağlamayı bırakmalı. Parayı sokağa atmak bu. Bunu doğru algılamak lazım; pek tabii Guti'ye para vermelisiniz. Guti doğru oyuncu. Her anlamda. Lincoln de öyle. Burada bu seçimi dikkatli yapmak lazım; oyuncunun kişiliği, oyun stili, lige ve takıma uyumu, her şey dikkatle incelenmeli. Misimovic ve Elano örnekleri ortada. Harika futbolcular olabilirler ama bıraktıkları etki orada. Galatasaray 14 milyon € bonservis ödedi bu oyunculara. Elano'ya 5, Misimovic'e nereden baksan 1 milyon € ödedi yarım sezon için. 20 milyon € harcanmış, takımın durumu ortada. Net bir plansızlık ürünü. Biz bu kadar zengin miyiz? Her takım için geçerli bu. Öncelikle plan yapmalıyız. Ne istiyoruz? Avrupa'da çok sayıda küçük bütçeli takıma bakalım. Basit bir plan, özkaynak düzeni çerçevesinde her yıl Avrupa'da belirli bir seviyeyi garanti altına almışlar. Biz yokuş aşağı giden körüklü otobüs gibiyiz. Ne olacağımız belli değil. Önce hedef gerekli. Realist hedefler. "Biz şöyle büyüğüz" demeyi bırakmalıyız. Dev aynaları bizi bu hale getirdi. Genetik bir hastalık. Biz büyüksek Milan, Barcelona, Real Madrid, Liverpool, Manchester United ne? Gülüyorlar adama haliyle. Sahaya çıktığınızda diyeceksiniz bunu.
Scout ağı ve altyapılara gelecek olursak. Oyuncu değerlendirmek, bir oyuncunun potansiyelini belirlemek ile futbolu bilmek, oynamış olmak arasında dağlar kadar fark var. Öncelikle bizim futbol izleyicimizin düştüğü hatalardan biri bu. "Futbolcu adamı 50 metreden tanırım" modu var insanımızda; geçelim bu işleri. Gözlem ve potansiyel biçme bir yetenek işidir; futbol oynamış olmaktan çok daha fazlasını ister. Ve aynı futbol oynama kabiliyeti gibidir bu da. Bilinen bir örnek verecek olursak, Mourinho berbat futbol kariyerini sonlandırıp, saha kenarına geçmeye karar vermiş biri; geldiği nokta onun gözlemleme konusunda ne kadar iyi olduğunu gösteriyor. Bunları birbirinden ayırmak gerekli. Kısacası "eski futbolcularımızı scout yapalım" argümanını artık çöpe atın. Eski futbolcularınızla iletişim halinde olun ve tavsiyelerini değerlendirin ama, bu işi yapan profesyonelleriniz olsun elinizde. Bununla ilgili de örnek verelim; Prekazi'nin sene başında önerdiği Branislav Jovanovic'i bana göre Antep, Bursa, Kayseri almaz. Çok ciddiyim. Ama Prekazi ile iletişim devam etmeli. O da bize Branislav Jovanovic'i değil, daha 3 sene önce OFK Belgrad'da oynayan Kolarov'u önermeli. Ya da benim Branislav Jovanovic kimmiş diye takip ettiğim sırada, eski maçlarına bakarken, aynı takımda oynayan ve gözlerimi faltaşı gibi açmama neden olan Adem Ljajic'i önermeli.
Ülke için konuşacak olursak ilk yapmamız gereken ülke içi iyi bir ağ kurmak. Turnuvaları beklemeden, amatör takımlardan profesyonel takımlara kadar tüm takımların altyapılarından haberdar olmamız lazım. Basit bir neden; yabancı sınırınız var. Sezon için belirlenecek kadronun üçte ikisi yerli. Önce iyi yerli oyuncuları bulmanız, yetiştirmeniz gerekli. İkinci adım Avrupa'da Türklerin yoğun olduğu Almanya, İsviçre ve Fransa'ya saldırmak. Buradaki yerli oyuncuların ne zaman karnının acıktığından bile haberiniz olmalı. En son adım yabancı oyuncular. Bunlarda da yukarıda verdiğimiz örnekten yola çıkmak gerekli. Eski oyuncular ile temasta olup verilen tavsiyelerle oluşturulacak havuzdan doğru isimler seçilmeli. Ve bu genç isimlerin sayısı 2'den fazla olmamalı. Arsene Wenger'imiz yok bizim; 21 yaş ortalamasıyla oynayamayız. Yabancı oyuncu yüksek verim sağlamalı; sizde ondan daha iyisi olmadığı için para veriyorsunuz. Scout sadece belirli bir yaşın altında oyuncu keşfetmez; potansiyeline ulaşamamış birçok oyuncu var 25 yaş sonrası sıçrama yapan. Bunları da bulmak önemli.
Altyapılarda ise sistemimizi yenilememiz lazım. Ancak kolay olmayacak bir şey. Egosu yüksek milletiz. Altyapı hocaları genç olabilir ancak mutlak suretle başlarında bir mentör olmalı. Tercihen 55 yaş ve üstü. Bir çocuğa tecrübe ile bir şey öğretebilirsiniz. Öbür türlü dripling yap, taç at, pas ver, 5'e 2 oyna. Bunlar değil ki futbol. Sacchi'nin de söylediği gibi bir alan doldurma ve alan yaratma oyunu futbol. Pozisyonunun nasıl oynaması gerektiğini mükemmel derecede bilmeli. Yetmez. Takımın bir yapıyı ne şartlar altında sahaya yansıtması gerektiğini bilmeli. Diğer oyuncuların hareketlerini, kaymaları bilmeli. Fizik en sonda gelir. Barcelona'da oyunculara belli bir yaşa kadar hiç fizik antrenman yaptırılmamasının bir nedeni var. Topu koşturuyorlar çocuklar, itiş kakışa ihtiyaçları yok ki. Bu Barcelona'nın planı ama. Siz kendi oyun yapınız içinde şekillendirmelisiniz bunu. Jan Derks geçen Galatasaray Dergisi sayısında oyunculara pozisyon almayı öğrettiğini söylemişti. Noat Samisa da Sacchi'nin yaptırdığı topsuz antrenmanlardan bahsetmişti yazısında. Önemli bunlar.
Nasıl oyuncular almalıyız? Dürüst olmak gerekirse Türkiye liginin bir gelişim ligi olduğunu düşünmüyorum. İlerleyen zamanlarda değişecek bu; istikrarlı ve bir düzende oynamaya çalışan takım sayısı arttı. Futbol oynamak gerekli önce. Fazlasıyla fiziğe dayalı, yapış yapış bir oyun var Türkiye'de. Santrforlar, stoperler, kaleciler ve bek oyuncuları için daha uygun ligimiz şu an için. Harikalar yaratan ve gelecek vadeden bir oyun kurucuyu koyun sahaya; silinmesi daha büyük olasılık. Çünkü oynatmama üzerine kurulu bir düzen var. Bir de kulüplerimiz verdikleri paranın karşılığını almayı bilmiyorlar. bir futbolcu asgari 9-10 saat uyumalı. 2 saat de antrenman desen, günün yarısı bomboş. Oyuncuları zorlamalılar. Video analizi sık yapılmalı, kişisel koçlar ile eksiklerinin kapatılmasına özen gösterilmeli. Biz istiyoruz ki, "verdik parasını çıksın oynasın kardeşim". Tekrarlıyorum; futbol asla basit bir oyun olmadı, olmayacak da.
15- Okuduğun kitaplarda, izlediğin filmlerde en sevdiğin anlatım tarzı neydi? Bunun bir kalıba girmesi şart değil, durum hikayesi-minimalizm-sürrealizm vs. gibi, kendin de bir isim koyabilirsin hoşuna giden anlatım tarzlarına.
"Anlatım tarzı"nın altını doldurabilecek kadar bilgili olduğumdan emin değilim. Durum hikayelerini daha çok severim ama. Coen Kardeşleri sevmem de bundan sanırım. Özellikle edebiyatta varoluşçu felsefeyi daha çok severim. İnsanın tek başına olduğuna inanlardanım. Filmlerde bir kalıptan bahsedemem; her şeyi izleyen biriyim. Genel olarak konuşacak olursam hayatımı etkileyen iki şey minimalizm ve varoluşçuluk. Büyük ülküleri olan biriyim ancak savunularım pek bu ülküleri besleyen şeyler değiller.
16- Yukarıda bahsetmiştik, romantik-rasyonel ayrımından. Hagi'de de aynı eşikte tıkanıp kalıyoruz, ülke olarak değil, Galatasaray taraftarı olarak! Tepkilere bakıyorum da, Hagi'ye güvenenler yüzde 5 oranında falan sanırım. İnanılması imkansız bir rakam olmalı aslında, durumu ele alınca, ama gerçek ne yazık ki. Kenny Dalglish örneğinde topa ben girmeyeyim, sen gir bari zira diyeceğin çok şey var bu konuda. Oradan taraftarlık kültürüne de sıçrarsan seni tutmam.
Yukarıdaki sorularda cevapları var bunun. Futbol bilgimiz kötü. Tabela ile ilgileniyoruz. Tabela iyi olduktan sonra sahadaki ile ilgilenmeye başlıyoruz. "Ah Lucescu, vah Lucescu" diyor herkes; Luce'nin Galatasaray'daki yıllarında "diken üstünde maç seyrediyoruz" diyerek şikayetleniyordu aynı insanlar. Buranın dinamiği oyunun kendisinden beslenmiyor, sonuçlardan besleniyor. Asıl problem Hagi değil. Hagi'nin aldığı sonuçlar. Örnek vereyim; Hagi'nin oyuncuların pozisyonları ile oynamasından en fazla rahatsız olan insanlardan biri olduğumu biliyorsun. Ancak ortada ilginç bir gerçek var; İBB maçının ilk 60 dakikası, Antep maçının 90 dakikasında rakipler Galatasaray ceza sahasına giremedi. Antep maçında hücum anlamında da vasatın üzerine çıktığımızı söylemek yanlış olmaz; 4-5 %100 pozisyon var. Bir de sakarlıklardan final paslarının yapılamadığı pozisyonlar var. Ama bununla ilgilenen yok dediğim gibi. Kupadan elenmişiz, İBB'den 3 yemişiz ve ligde bilmem kaçıncıyız. Mesele bununla ilgili tamamen.
Kenny Dalglish de Hagi ile benzer durumda geldi ve Liverpool şu anda rezalet futbol oynuyor. Hagi'nin Kadıköy'den çıkışı gibi onun da Stamford Bridge'den çıkışı var ama devamı pek farklı değil. Ancak Liverpool taraftarlarının tamamı yıllardır kulübeden uzak kalan, yarışmanın içinde olmayan bir adamı kayıtsız şartsız destekliyor. Nedeni basit. Dalglish Liverpool taraftarına en güzel yılları yaşattı. İngiliz mi Dalglish? Hayır, bir İskoç. Kısacası Hagi ile ilgili kavgaların hepsi absürd. Hagi'nin kendisinin söylediği çok önemli bir şey var: "Galatasaray ne zaman kötü ben burda, Galatasaray ne zaman iyi ben yok". 6 sene öncekine göre ligin seviyesi çok yukarılarda. Abdullah Avcı 5 senedir aynı takımı çalıştırıyor yahu. İstikrar başarıyı getirir doğru plan ile. Mehmet Özdilek kötü sonuçlara rağmen Antalya taraftarından tam destek alıyor. Küçük taraftar grupları daha bilinçli. Yanlış anlaşılmasın küçük lafı; sayıdan bahsediyorum. Hagi ile olmayabilir. Ancak Hagi'ye bu kadar vurulması, üstelik Galatasaray'ın çok daha büyük problemleri varken, abesle iştigal. Başarı odaklı neslin çocuklarına, eski Galatasaraylıların ayak uydurması beni üzen sadece. Hagi en azından 1 sezonu daha hak ediyor. Başarılı olur ya da olmaz; bu hiç kimsenin ona saygısızlık yapabileceği anlamına gelmiyor. Sezon öncesi kampları bir takımın sezonda ne yapacağını belirler. O kadar kolay değil bu işler.
20 sene futbol oyna, antrenörlük lisans kurslarına git, 20 yaşındaki adamın biri çıkıp "Hagi teknik direktör değil" desin. Tekrarlıyorum; futbol bu kadar basit bir oyun değil. Hayatta hiçbir şey basit değildir. Ve bu arkadaşlara soruyorum; buyrun geçtiniz Galatasaray'ın başına. Haftalık antrenman programını yapmanızı rica edeceğim. Maç konuşmasını yapmanızı rica edeceğim. Alp ve Burak'ın dediği gibi; alan sizin, döktürün.
17- Elinde 20 milyon avro var diyelim; Galatasaray'a gözün kapalı alacağın oyuncular kimler olurdu? Çok klişe bir soru gibi gelebilir (maşallah beyimiz Monty Python yaratıcılığı bekliyor bu biçareden gerçi) ama sen oyuncu izleyen adamsın, profesyonel olarak hem de. O yüzden bu soru senin, benim ve okuyucular için önemli hale geldi. Hadi!
Ehehe. Zor soru. Şu an için ilgilendiğim futbolcu tipleri Galatasaray için değil ne yazık ki. Çok fazla var. Şöyle yapalım; şu an en büyük eksiğimiz yerliler di mi. Ben bu 20 milyonu hangi yerliye nasıl dağıtacağımı söyleyeyim. Kulüpleri kabul eder, etmez ben bilemem. Serdar Kesimal ya da Ömer Toprak-5-6 milyon €, Atila Turan ya da Hasan Ali Kaldırım-5 Milyon €, Orhan Gülle-5 Milyon €, kafa ayarını yapabilirsek Gökhan Töre-5 milyon €. Bir transfer döneminde toplanmaz bizim takım ama Semih Kaya, Ahmet Kesim, Berkin Arslan, Anıl Dilaver ve hala Cem Sultan'dan ümitliyim.
Yabancıları pek bilmem FM oynamadığımdan. Eehehehe. Bak şöyle yapalım; ufak bir listem var ondan bazı isimleri paylaşayım. Semir Stilic, Maxim Skavysh, Yohan Mollo, Ryad Boudebouz, Sergey Krivets, Marko Livaja, Stanley Okoro, Osei Ransford, Andrej Kramaric, Milan Badelj, Mirko Oremus, Raul Nava, Franco Zucullini, Taufic Guarch, Edgar Pacheco, Anderson Aquino, Fabio Borini, Tom Wellington. Kontrol etsin okuyanlar FM'den bakalım. Bekliyorum "FM yalan söylemez" yorumlarını. Ehehe. Bu arada Livaja çılgın atıyormuş söyleyelim şimdiden. Zaten 18. yaş gününde Inter'e imzayı atacak.
18- Milliyetçi olmaya gerek yok bu Milli Takım'ın haline üzülmek için. Ne olacak lan bu halimiz?
Hiddink kalsın kafi. Almanya temelli harika bir jenerasyon var elimizde. Almanya'da birkaç kilit oyuncu daha var, İlkay Gündoğan, Emre Can gibi. Onları da ikna edebilirsek harika olacak.
Sorular bu kadar, daha ne olsun lan. Teşekkür falan etmiyorum, sen bana teşekkür et, meşhur oldun çakal gajdsfkjdsafa. Geyik-şaka bi yana, muhabbetinden zevk aldığım bir dostumu gönlümün dalında, ehem pardon, biricik blogumda misafir etmek benim için bir zevkti.
Askljfksgd. Valla benim için daha büyük keyif oldu. Yıllardır mikrofonların bana uzatılmasını bekliyormuşum. Kim okuyacaksa bu kadar uzun röportajı. Aklfgsdlg. Neyse. Teşekkür ederim tekrardan. Aslında daha söyleyecek çok şey var ama... alkfhsdkjgs. Eyvallah, umarım okunur diyeyim. Büyük zevkti.




13 Yorum:
ben okudum :) asadsad.
ellerinize sağlık.
can'a teşekkür ederim benim blogu okuduğu için :=)
olmamış beğenmedim net
büyük yürek konulmuş bu röportajda.emeğe saygı +rep diyesim var,utanıyorum.uzun süredir bu kadar gülmemiştim.hemencecik bitti asdlkaflsgdjlgks.burdan da teşekkür edeyim,tanışmaktan onur duydugum adamlarsınız.
hayatımda okuduğum en dolu dolu röportaj olmuş lan. klavyelere sağlık.
okudum ve çağrı sen haksızsın ibne. aehhaehnaehae burada da böyle bir şey başlasa iyi olur. bak kitap okuyacaktım bu röportaja belli zaman ayırdım. kitap okuyacağım süre azaldı. güzel olmuş ama bazı cevaplar kaçamak. isim vermekten kaçınmak falan ahkekhnaem
Kaan,
Eyvallah abi.
BarFly,
Sana da eyvallah ibne.
Uğur,
Bilmukabele ciğerim.
Yücel,
Utandırma :/
Ata,
Ben nasıl haksızım lan, laf konuşturmadı ki Can, baksana o yazmış sadece. O isimleri bilahare görüşelim. Mhehe.
kankiliklerinde benim payım ne acaba?
can sıkıntısından birbirimizi düzdüğümüz günlerdeki benim mutlak payım için üzgünüm. tahrik vardı evet..
azmettim, okudum. askjdka
şaka bi yana, gayet dolu dolu röportaj olmuş. elinize sağlık.
twitter'a da ne kadar teşekkür etsem az sizin gibi güzel adamlarla tanıştım sayesinde. yürüyedurun.
olumlu yorumlarımı bir kenara bırakıp, chao adamını kınıyorum. ulan şunu ikiye böl de diğerini bekleyelim, merak olsun heves olsun. ha bu tek parça da sıkıntı mı oldu, hayır. aktı gitti. anca kero gibiler sızlanır "anam nası okuycaz" diye.
Samet,
Biz de onu diyoruz :) Bilmukabele diyoruz.
Lappap Reyiz,
Ne bileyim, böyle daha iyi olmadı mı lan. Kero çoktan okumuştur bunu bakma sen.
*"401'i erkek, 4'ü akraba, 3'ünün bıyığı var. " ben burada erkek miyim, akraba mı, yoksa bıyıklı mı? kınıyorum!
*"Derbileri falan takmam da, protesto falan olur da sevdiğim insanların canı sıkılırsa (Arda, Rijkaard, Hagi, vs.) ağladığım bile oluyor." aaa aynı ben lan.
*"Sahanın içinde kendini yere atan adamı, rakip ile çok konuşan adamı pek sevmem. " aaa aynı ben lan vol#2
*"Bir Hagi, bir de Gerrard başkadır benim için." aaa aynı ben lan vol#3
*"Sanırım İngiliz hayranıyım lan. Kraliçeye kafam girsin ama çok fazla hayranlık uyandıracak şey var Ada'da." aaa aynı ben lan vol#4
şimdi şu kopipeystlerim bi yana, gerçekten şükela bi röportaj olmuş. yapanın da, cevaplayanın da eline/ağzına/zihnine sağlık.
ya tam tarif edemiycem sanırım ama 3 arkadaş çıkarsınız bi kahve içmeye hani, ama sen yorgunsundur, diğer ikisi konuşur; sen de kahveni yudumlayarak dinlersin ya... işte o kıvamda olmuş. ayda bir isterim bundan (şımar hemen asdhgaggajfg)
okuyamadım çok uzun bu ne ya :D
Şimdi okyabildim. Zor okudum ama. Uzun olduğundan değil de, Can'dan birçok defa duyduğum şeyleri okudum ondan. Jejeje. Şaka bir yana güzel emek var. İki tarafında klavyesine sağlık.
Yorum Gönder