31 Aralık 2010 Cuma
When The Kop Got Shaken
Kendi oyuncusunu yuhlayıp, kendi teknik direktörüyle dalga geçen tribünlere ülkemizde alışığız ama buna Merseyside'ın kırmızı tarafında pek rastlanmazdı; geçtiğimiz Çarşamba gecesine kadar. David N'Gog yuhalandı, Roy Hodgson tribünlerin tepkisine ve alaylarına maruz kaldı, dünyanın sayılı taraftar gruplarından birisinden hiç beklenmeyecek şeyler görüldü o gece Anfield Road'da. Premier Lig'deki en kötü deplasman performansına sahip Wolves geldi, Liverpool'u perişan etti ve gitti.
Bunun sebebi sadece Liverpool'un küme düşme potasına doğru hızla yaklaşması değil, bunun sebebi kötü sonuçlar, yenilgiler değil, bunun sebebi Liverpool'un Liverpool olmaktan uzaklaşması. Yukarıdaki görsel Reina'nın geçen sezonki ve bu sezonki Wolves maçlarındaki paslarını gösteriyor. Paul Tomkins'in sitesinden aldığım bu "chalkboard"da da görüldüğü üzere (kırmızılar rakibe, maviler kendi oyuncusuna ulaşan paslar) Jose Reina geçen sezonki maçta bir kez yarı sahayı geçen degaj (pas) yapmış sadece. Geçen akşamki maçta ise -yanlış saymadıysam- tam 18 top yarı sahayı geçmiş. Bunun neye delalet ettiğini uzun uzun açıklamaya gerek yok, diyelim ki takım (ya da kaleci) çaresiz değil ve taktik bunun üzerine kurulu ki Capello 2010 Dünya Kupası'nda bunu yaptı ve yerden yere vuruldu. İleride pivot santrfor olsa "belki" kabul edilebilecek bir taktikle oynamanın çağ dışılığını da geçelim hadi ama ileride Torres var! Dünyanın en iyi forvetlerinden olduğu futbol izleyicisinin büyük kısmı tarafından tartışılmayacak bir patlayıcı santrfor, rakibin kuleleriyle hava topu mücadelesine girmek zorunda bırakılıyor en uçta. Önceleri durumun bundan ibaret olmadığına kendimi inandırmaya çalışsam da maalesef durum bundan ibaret. Torres tam Rıdvan Dilmen vesair Türk futbol yorumcusunun sevdiği "alıp giden, çalım deneyen, dikine oynayan" santrfor ve topu ayağında istiyor, kafasında değil. Eh, 10 toptan üçünü illa ki indirir tabii ama bunu Arshavin bile yapıyor az çok! Torres bol bol top kaptırır, ama kaptırdığı topun arkasından da çocuğunu kaybetmişçesine koşar, en son yapacağı işlerden birisi pivotluktur ve Hodgson yönetiminde tam da bu yaptırılıyor kendisine -gerçi Hodgson devre arasında transfer yapacak kadar kalırsa takımda, Carlton Cole'a hazırlamamız gerekecek kendimizi- ve böyle bir taktikte Torres'ten geçen sezonlardaki gol ortalamasını beklemeyi ütopya kelimesi tanımlayamaz, başka bir tabir bulmak lazım bu durum için.
Sorun (ya da argümanlar) tabii ki Torres'ten ibaret değil. Benim şimdiye kadar izlediğim Liverpool'lardan en acizi bu takım ki ben Liverpool'a bir aralar -sığ sularda yüzme dönemlerimde- sırf oyunu domine ettiği için biraz soğuktum, şimdiki "Barça da topu vermiyor yaa, oyunları çok zevksiz yaaa"cıların yaptığı gibi. Bu Liverpool'un sahada Gerrard ya da Torres'e güvenecek hali bile yok, o kadar çaresizler. Daniel Agger gibi bir "ideal teknik stoper"in kulübede oturmasını fit olmamasına bağladık diyelim, Danimarka'ya dönmek istemesini neye bağlayacağız mesela? Ya da Torres'in önceden kesin bir dille reddettiği transfer dedikodularını yalanlamakta gevşek davranmasını? Yok yok, onları geçin, Hodgson'ın hatalarını hiç kabul etmeyip kendisini "üst seviye" menajerler arasında göstermesini neye bağlayalım? Ya Raul Meireles'in sağ kanatta oynam... off yeter artık. Elimizde bir sürü soru işareti kaldı ve biz bu işten çok sıkıldık.
Geldiğinde ümitsizdim, ama yine de kendisinin bir şansı hak ettiğini düşünüyordum -futbol anlayışından ya da 'Yılın Menajeri' ödüllerinden dolayı değil, sırf 'gelmiş' olduğundan dolayı- ama ileriye bakmayan ve geçmişte yaşayan Roy Hodgson, küçük futbol fikirleriyle Liverpool'a uymayan ve asla uymayacak bir teknik adam olduğunu çoktan kanıtladı. Kendisini Schuster'e yönlendirip kovulmasını beklemekten başka yapacak bir şeyim kalmadı. Geçenlerde "bu takım biraz daha benim takımım oldu" diyordu, eh dua edelim de daha fazla onun takımı olmasın.
19 Aralık 2010 Pazar
Born Leader
Rijkaard dönemindeki bir maçta yanıbaşında Kewell'a diklenen adamı görmeyen (görmezden gelen?) Mehmet Batdal'a o günden beri soğuğum. Düzenli oynatılsa her türlü sabrederim ama bu umursamazlığını affedebileceğimi sanmıyorum. Rijkaard'ı gönderdikten sonra takım olmak ne demekmiş onu her zaman en iyi gösterebilen adamlardan birisi geldi takımın başına; onun da oynattığı futbol bu kadroya göre gayet iyi görünüyor (kimi zaman saçma olan oyuncu tercihleri bir yana), ama benim dikkatinizi çekmek istediğim şey "takım ruhu" -yine de Rijkaard'ı gönderebilenlerin Hagi'nin efsaneliğinin falan siklerinde olmayacağını da belirtelim tabii; yani işler istedikleri gibi gitmeyince toplumculuktan bireyciliğe dikey geçiş yaparlar gözlerini kırpmadan, emin olun. İşte bu takım ruhunu da şu an sahada en iyi yansıtabilecek adam ne Arda (maalesef), ne de Ayhan. Bu akşam kırmızı kart görerek oyundan atılan adam Galatasaray'ın gerçek kaptanıdır. Şeytanlar televizyonda kendisinden alt liglerde 60 tane bulabileceklerini söyleyedursun, basiretsiz futbol seyircisi kısır orta sahanın tüm yükünü çeken adamı suçlu bulsun, yanlışlar yönetimi kaptanlığı hala bu adama vermesin benim için önemli değil. Arda Turan'dan kaptanlığın alınmasının sakıncalı olduğunu düşünüyordum ama bu Emre Belözoğlu için "bugünlere geldiysem en büyük pay onundur" demeden, kendi taraftarının sevgisini ayakları altına almadan önceydi.
Lorik Cana kaptan olsun!
Her zamanki gibi not: "Kaptan dediğin adam olmalı, sorumsuz olmamalı, bikbik olmalı, hede-hödö olmalı" diyenler için yukarıdaki fotoğraf ve Cana'nın Anıl'a golü hazırlayanları işaret etmesi yeterince açıklayıcı olsa gerek.
7 Aralık 2010 Salı
Looking For Eric
Daha 24 yaşında bu kadar sulugöz olmamın sebebi nedir diye kendime soruyorum son günlerde. Mecid Mecidi filmleri zaten her daim gönlümün bam teline dokunurdu, bir de Looking For Eric çıktı başıma.
-SPOILER UYARISI-
Ken Loach ustayı severim, bu son filmini neden bu kadar geç izledim bilmiyorum. Güç olacağına geç oldu gerçi, sonunda izledim ve ilk paragraftaki daha fazla andıkça değerini azalttığımı düşündüğüm eylemi gerçekleştirdim yine. Eric, adaşını karşısında görünce "Fuckin' hell!" diye bağırırken benim de içim bir hoş, tüylerim diken diken oldu, engel olamazdım buna büyümeyi reddettiğini iddia eden bir romantik olarak. Cantona'yı önceden beri de severdim ama son zamanlarda -malum banka karşıtı çağrısının da etkisiyle- bu sevgim katlanarak büyüdü. Son iki saattir ise "kaybeden" Eric'in Kral Eric'le her buluşmasında bu hislerim daha da kuvvetlendi. Futbolun hayatıma haddinden fazla dahil olmasına engel olamamış bir adam olduğumu düşünürsek, Loach'un benim frekansımı tam kalbinden yakalamasının bu kadar duygulanmamda büyük etkisi var elbette; fakat ustanın -sanırım yaşlanmasının da etkisiyle- "insanları-fazla-üzmeyelim"ci sosla servis ettiği bu filminden önce çok daha sert ve gerçekçi My Name Is Joe'sunu da görmüş olmamın payı da yadsınamaz, öyle sanıyorum ki. Zira Looking For Eric, My Name Is Joe'yla aynı yolda yürüyor fakat yolun sonu farklı yerlere çıkıyor: Joe elinde yine aynı sefil hayatı ve intihar etmiş gencecik bir adamın bıraktığı yükle kalırken ortada, Eric adaşının yardımıyla yıllarca sefalet içinde sürdürdüğü hayatını düzene sokuyor. Hikayenin gerçekçi olup olmamasını -bitip bitmediğini- eleştirmek haddimizi aşmak olur, Loach'un çizgisinin dışına çıktığını söylemek de aymazlık. Başroldeki Steve Evets'in role mükemmel oturması -ki Joe gibi bir karizması da yoktu, Kürk Mantolu Madonna'daki Raif Bey gibi dışarıdan bakana "Hangi mantık, hangi hikmet bunların yeryüzünde dolaşıp nefes almalarını emrediyor?" dedirtecek kadar zavallı bir adam görüntüsü çiziyordu fakat içinde kopan fırtınalar malumdu hepimize-, Cantona'nın şaşırtıcı derecedeki iyi performansı, en güzel hatırası, öğütleri ve -tabii ki!- golleri insana su gibi akan bir film vadetmekle kalmıyor, aynı zamanda futbolu sevmeyenlerle aramızdaki farkı da ortaya koyuyor.
Ne diyelim, kendileri kaybederler...
4 Aralık 2010 Cumartesi
Emiliano Insua
Teknik direktörleri oyuncu seçimlerinden dolayı eleştirmek -ya da tefe koymak diyelim- büyük risk taşımasının yanısıra çok da doğru olmayabiliyor çoğu zaman. Cana'yı oynatmadığından, Sarp'ı tercih ettiğinden dolayı Rijkaard'ı ipe gönderenler, Hagi'nin de birkaç maçta aynısını yaptığını görünce "Vardır bir bildiği, Gica'mız o bizimmm" diyerek omurgasızlığın büyük örneklerinden birini sergilediler malum. Haksız olduklarını kabul edenlere lafım yok ama haksız düşmenin de güzel bir duygu olmadığını biliyorum yakinen, o yüzden gittikçe oyuncu seçimlerinden dolayı teknik direktör eleştirmekten tiksiniyor ve kaçınıyorum.
Insua'nın Facebook profilinde attığı her mesajdan sonra altına "Liverpool'a dön, senin orada değerini bilmiyorlar, Konchesky'den daha iyi oynarsın" minvalinde yorumlar geliyor, göreniniz vardır. Roy Hodgson kendisini Fiorentina'ya satmak istediği zaman bir Liverpool taraftarı olarak kanın beynime sıçradığını net bir şekilde hatırlıyorum. Insua teklifi reddetti ve gitmedi, kısa bir zaman sonra da bize kiralandı. Liverpool'un haline üzülmüş olsam da Galatasaray olarak müthiş bir transfer yaptığımızdan dolayı havalara uçmuştum. Rijkaard döneminde sanırım hiç kesik yemedi ve kalitesini de gösterme şansı buldu. Şu an Liverpool'a dönse sol beki kimseye kaptırmayacağını iddia edecek Merseyside sakinlerini sosyal paylaşım ağlarında görebilirsiniz ki bu ihtimalin tersini düşünmek anormal.
Ama gelin görün ki Hagi Hakan Balta'yı kendisine tercih ediyor. Daha da vahimi "eskiler" TV'de Insua'nın Hakan'dan fazlası olmadığını iddia ediyor fütursuzca. Göz-izan-akıl sahibi olan insanların bu yorumlara nereleriyle güldüklerini tahmin edebiliyorum ama maalesef olması gereken gerçekleşmiyor. Ha bana kalsa, Hakan Balta Evra'dan iyi olsa şu saatten sonra oynatmam ya -sebebi başka- ve bunu Hagi'den de bekliyorum. Ama Hagi bariz bir şekilde ve inatla bu seçimini değiştirmiyor. Her maç bindirmeleri, arada bir çalımları ve hırsıyla tatmin edici bir performans ortaya koyabilen bu adam, kariyeri serbest düşüşte olan Hakan Balta'nın yerine kulübede bekliyor. Hagi'yi eleştirmiyorum, ama bu bence gayet olağandışı bir durum ve sebebini merak ediyorum.
Insua devre arasında muhtemelen dönecek, ardında bize Hakan Balta'yla, Servet'le, Mustafa Sarp'la ve yenilgiler sonrası yazdığı "Çok üzgünüm, gözüme uyku girmiyor" mesajlarıyla baş başa bırakıp gidecek. Hak ettiğimizi bir kez daha bulacağız yani. O yüzden bu birlikteliğin tadını çıkarmaya bakın, mümkün olduğu kadar.
1 Aralık 2010 Çarşamba
Siz Hala Burada Mısınız? Aa Doğru Ya...
Bu adamlar gerçekten kötü niyetli mi, yoksa üç yaşındaki çocuğun basiretine bile sahip değiller mi anlayamadım ben. Geçen sezonki kötü performansını ve şaibeli Dünya Kupası "hazırlığını" bu sezon affettirmek için elinden geleni yapan bir futbolcuydu Elano, son zamanlarda. Asla yanında sürekli bir 2'ye 1 verkaççısı ya da arkasında onu rahatlatacak bir savaşçıyla oynamadı Elano bizde. Asıl mevkii tartışmalarına girmeye gerek yok ama Elano'nun bu kadar geride defansı düşünmeden oynayamayacağını; en azından defansif görevlerden soyutlanması gerektiğini ergen FM'ciler bile biliyor(du). Hiçbir şey yapmasa bile oyunu açan paslarıyla takıma vizyon kazandıran iki adamdan ikisi de gitti -diğeri de Arda olsun hadi- orta sahada kim pas yapacak düşündükçe beynim acıyor.
Maalesef bizim bir geyikten ibaret gördüğümüz kafatasçı Galatasaray'a doğru gidiyoruz. Misimovic kadro dışı, Insua oynatılmıyor, Neill Servet'ten iyi dendiğinde kimsenin gıkı çıkmıyor, Kewell'ın yaptığı katkıya dair tartışmalar ayyuka çıktı ama nedense Sarp takımda, Servet takımda, Hakan Balta takımda... Akıl havsala yetmez bunu kavramaya gerçekten. Klasik yerli-yabancı çatışmasını körükleyen dış mihraklara eyvallah da, pragmatist yönetim nasıl kendi ipini çekiyor buna anlam veremiyorum ben. Resmi sitede yayınlanan rakamlara "bana ne" diyecek samimiyetsizliği yapmam zira kelepir futbolcu aldığımızda sevinmeyi biliyoruz, bunu da göz önünde bulunduralım ama satılan futbolcunun "alacaklarından vazgeçirilmesi"yle ünlü bir yönetim, Keita'yı satarken ahlaktan falan bahsediyordu ya, hatırladıkça şu an üstünde oturduğum organım gülme görevini üstüne alınıyor boş yere. Ayrıca "ileriki sezonda tahakkuk edecek toplam" rakamını da anlayan varsa açıklasın bir zahmet yorumlarda zira bu şekilde "henüz almadığı parayı vermemekten dolayı sevinmek ve taraftarı bununla kandırmak" görüntüsü çıkıyor ortaya ki, sülalemize sövseniz daha az gücenirdik.
Elano'nun mutsuz olduğu, gitmek istediği de söyleniyordu ama olayın arkaplanını göz ardı etmek sağlıksız olur. Brezilyalı'yı pohpohlamaya -en azından birazcık üzerine düşmeye- tenezzül etmeyip her sezon Brezilyalı'dan medet umanları tanımlayacak aforizmam yok benim vallahi. Hadi "o gadar para alıyor, ona özel muamele mi olacakh bi de!!!" kafasını anladık, bari bu tuzağa her sene düşmeyin, bari bu adamları günah keçisi stepnesi olarak bulundurmayın yahu!
Galatasaray'ı bu fotoğraftaki adamlar gidene kadar zaten eskisi gibi sevmemeye başlamıştım da, kulübe eskisinden daha fazla hakim olmaya başlayan içi boş söylemlerin hakim olduğunu görmek canımı acıtıyor asıl. Kimse Galatasaray'dan büyük değil eyvallah, ama kimse sizden küçük de değil. Lütfen dipteyken bırakın.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





