24 Ekim 2010 Pazar

Komplocu Aklın İtirafları

 
Bu blogda son kez bahsediyorum sabote olayından. Zira sabote falan olmadı Rijkaard'a, hatta önceden de bir başkasına olmamıştır büyük ihtimalle. Jardel de, Kalli de, Lincoln de iğrenç karakterli insanlar olduklarından ya da futbolu bilmediklerinden tutunamamışlardır buralarda.  Evet evet; Hagi geldi ve oyunculara birkaç günde kondisyon yükledi (flaş bellekle), pas futbolunu anlattı (notları dağıttı, oyuncular oradan öğrendi), topun arkasına geçmeyi öğretti (bir iki Rafa Benitez Liverpool'u maç kasedi izletti), takımın boyunu kısalttı (yanlardan "faulleri" de aldı hatta) ve takımı toparladı. Bir maçta oldu bunlar. Ne o şaşırdınız mı? Şaşırırsınız tabii... Yaa, demek ki sabote falan yokmuş, olay futbolu bilmeyen Rijkaard'ın basiretsizliğindeymiş olluuum. Bak Hagi geldi anında toparladı. Büyüksünüz Adnan reyizler, hatanızdan çabuk döndünüz krizi yönettiniz.

23 Ekim 2010 Cumartesi

İhanet-Samimiyet-Sabote-İsyan-Yerli-Yabancı-Çağdışı-Modern



Galatasaray taraftarını benden daha iyi tanıyıp daha derin analiz eden ve aklıselim insanlar olduklarına inandığım kişilerin oluşturduğu bir grup/blog var, Sorosçu Aslanlar isminde. Hepsini şahsen tanımıyorum -Demirhan,Vakilinchuk, Seth, Soyozan, Cravanart'la Twitter'dan tanışıyoruz- ama Galatasaraylılığımız bu adamlarla neredeyse bire bir örtüşüyor. Bu arkadaşlar Galatasaray taraftarının geri kalanı (ya da büyük bir kısmı diyelim) tarafından yabancı hayranlığı, komploculuk, ve hatta -bu şaka yollu tabii- cCc gibi bir "inside joke" haline gelen Sorosçuluk'la suçlanıyorlar; bazen dokundurma ya da şaka olarak, bazense gayet gerçek bir şekilde.

Söze niye Sorosçu Aslanlar'la başladım? Sadece onları övmek için değil, artık iyice canımızı sıkan "komplocusunuz yeaa, futbol oynamayan bilmez abi yeaa" argümanlarının dün akşam Mustafa Yücedağ'ın açıklamalarıyla geçersizlik kazandığını hatırlatmak için Sorosçu Aslanlar'ı kullandım aslında ben (hehe)! İzlemediyseniz açıklamaların özetini (muhabir kardeş sağolsun neler neler çıkabilecekken bu kadar şey anlatabildi adam) buradan okuyabilirsiniz. E tabii şimdi -haliyle- "kovulmadan konuşamadı mı, fakir edebiyatı mı yapıyor" kafasındaki yüzeyselcikler yine Galatasaray liboşluğuna devam edecek ama olsun; şu açıklamaların ardından insanlar en azından "komploculuk" tabirini bize yakıştıramayacaklar (umarım).

Bugün okudum; bizim şu sıralar yaşadığımızın bir benzerini sezon başında yaşayan (asıl suçluların kulüpte kalıp Rafa'nın biletinin kesilmesi olayı) Liverpool'da Torres ve Agger (ya da Reina diyorlar ama Agger'in olması daha kuvvetli bir ihtimal) "Roy Hodgson varsa biz yokuz" minvalinde bir çıkış yapmışlar ve kadroya alınmamışlar. Bazılarının aklına hemen "Servet yapınca sabote, Torres yapınca isyankarlık, ne kadar yabancı hayranısınız cık cık cık" demek geliyordur mutlaka, aslında dikkate bile almamak lazım ruh sağlığımızın korunması açısından ama o aşamayı çoktan aştığımız için yanlış anlaşılmaların önünü kesmek lazım; bu yüzden de "Roy'la Rijkaard'ı, Servet'in yaptıklarıyla Torres'in yaptıkları bir tutan futbolu 'gerideysen çıkar stoperi sok forveti yav' sığlığında kalmaya devam etsin" demek yeterli olur zannımca. Olaya yeniden bakarsak; hadi Agger Skrtel'ın kendisine tercih edilmesini yediremedi de o yüzden Servetvari bir çıkış yaptı diyelim, Torres'in sorunu ne? Önde kurulan savunma, kimi zaman defansif fakat genelde kontrollü oyun, pas futbolu, alan savunması gibi karakteristik özellikleriyle Liverpool'u ihya eden Rafa futbolunun ardından hiçbir şey vadetmeyen Roy'un oyununa isyan eden Sarı Reyiz'de ben bir hata bulamıyorum açıkçası. Tabii ki forvette top indirmeyi istemeyecektir, bu da öncelikli bir ihtimal hatta ama nedense Allah'ın bildiğini kuldan saklamamaya çalışması daha muhtemel geliyor bana zira Liverpool'un Roy Hodgson'la ve bu futbol anlayışıyla herhangi bir geleceği yok bence. Şu sıralar Rijkaard'ın ismi geçiyor, Liverpoollular da heyecanla bekliyor Kıvırcık'ı fakat Rijkaard'ın menajeri bunun pek olası olmadığını söylemiş ki bence de en az bir yarım sezon dinlenmeden Rijkaard yeni bir takım devralmaz -hele hele Türkiye tecrübesine dayanarak John Henry'nin ne kadar para harcayacağını, istediklerini yapıp yapmayacağını tam anlamıyla öğrenmeden. Konu nerelere geldi, ne diyorduk... Hah evet; sabote ve ihanet, isyan ve samimiyetten bahsediyorduk. Anlatmak istediklerimi yeteriyle aktarabildiğimi sanıyorum, zaten Mustafa Yücedağ'ın açıklamalarını okuyanlar ve bunları aylardır anlattığımızı bilenlerin bu konuyla alakalı bir sorunları olmayacaktır.

Özetle; eğer Rijkaard Sigi Held'lik yapsaydı ve Servet ya da takımdan herhangi birisi çıkıp "bu çağdışı futbolla nereye varacağız" deseydi başımın üstünde yeri vardı. Hatta "Rijkaard varsa ben yokum, sırf beni tercih etmediğinden dolayı" deyip formayı giymeseydi bile takdir ederdim ama Servet'in şu saatten sonra o formayı giydiğini görmek istemiyorum. Kadro dışı bırakılmadığını gördükçe de kahroluyorum ama uyuzluğumuz malum; Florya'yı taşlamaya gitmemiz gerekirken homurdanıyoruz. Son olarak şunu diyeyim; Bayern'in politikalarını eleştiren Lahm'ın samimiyetine inanıp onu takdir ederken Servet'e sövmemin altında yerli düşmanlığı yabancı hayranlığı aramaya bir son verin artık. Zira bu ayrım sadece sizin hastalıklı beyinlerinizde hayat buluyor.

21 Ekim 2010 Perşembe

Frank'ten Sonra, Gica'dan Önce

 
Saat 14.00'ten beri içim bir pırpır ediyor, bir acıyor. Kulüp tarihinin en büyük şansını, Galatasaray ruhu diye dile dolanan şeyi en iyi temsil eden (edecek) adamları ağır bir şekilde yıpratarak gönderdik el birliğiyle; zamanında Hagi'yi gönderdiğimiz gibi. Gerçek suçlular hiç yargılanmadı, yargılanmıyor. Bir yandan konformist Galatasaray liboşları "Rijkaard bir aşıydı, tutmadı. Önümüze bakalım" diyor; diğer yandan pragmatist taraftar sahte destek, sahte tepki, sahte sevgiyle takımı destekliyor, bu süreçte hiç yargılanmayan her değerin, her geleneğin içini boşaltan, Galatasaray'ı bok attıkları Fenerbahçe'ye çeviren adamların yanına da bunlar kâr kalıyor. Rijkaard'ın tarafı, yeniçerilerin ve şakşakçılarının tarafı vardı geride bıraktığımız zamanda (ki bana göre bu bir rüyaydı, sonrada kâbusa dönüşmüş olduğu da söylenebilecek) ve hangi tarafın kazandığını hepimiz biliyoruz, umutsuzluğumuz da bu yüzden. İşler bu kadar kötü giderken ben Rijkaard'ın kovulmasına hiç şaşırmadım, ama futbol dünyasındaki -neredeyse- hiçbir ayrılığa üzülmediğim kadar üzüldüm belki de. Neredeyse dedim çünkü bu durumun istisnası olan adam bu boktan ahvalde yeniden ayak bastı bu topraklara. Hani bir anlık boş bulunmayla "hırsız var, hepiniz hırsızsınız" diye bağırdığı için "misafirperver, sevecen" Türk insanının hiç affetmediği adam (burada hırsız var olayını tartışmayacağım, aklıselim ya da iyi niyetli olan bu konuyu önümüze getirip durmaz). Hani mütevazi değil, bildiğin kazma kadroyla lig ikincisi olan adam. Hani birkaç sene önce kendisine tapan taraftarın istifasını istediği adam... Rijkaard'ı hatırladıkça içim ne kadar acısa da Hagi'nin buralarda olacağını aklıma getirdikçe acım biraz olsun diniyor. Tek ümidim, şu fazlasıyla geç kalmış Vaka-yı Hayriye'yi gerçekleştirmesidir artık. Sonumuz hayrolsun Gica, yuvana hoşgeldin. Sana da yeniden güle güle Frank, nerede olsan destekçiniz buralardan unutma. Kimseye nasip olmayacak şekilde sevdik seni, aha Hagi de şahit.



Gica


"Hagi Galatasaray'da"ymış... Önceden neredeydi ki?

Hoşgeldin Gica. Çok yanlış adamların başında olduğu bir dönemde geldin gerçi. Umarım bir daha gitmeni isteyecek kadar utanmaz değilizdir, hiç umudum olmasa da böyle olmadığına inanmak istiyorum.

20 Ekim 2010 Çarşamba

Güle Güle

 

Nereye giderseniz gidin peşinizdeyiz.

Edit: Footballove blogundaki Rijkaard'ımızı Uğurluyoruz başlığına bir göz atın lütfen.

18 Ekim 2010 Pazartesi

Stand-By Me

 
Sabah uyanıp Twitter'ı açtığımda Rijkaard'ın gidip gitmediğine bakıp, gördüğüm sonuca göre devam edeceğim günüme. Derste, otobüste, evde kafamda dolaşacak tilki sayısı buna göre değişecek. İşte Galatasaray da, futbol da hayatıma bu kadar girmiş halde. Herkesin taraftarlığı farklıdır ya hani, benimki de böyle işte. Uygun çalışma ortamı oluşturulsa, istediği futbolu oynatacak kadro kurulsa neler yapabileceğine inandığım bir adamı elbirliğiyle yıprattığımızı, kıymetini bilmediğimizi gördükçe seçtiğim taraftan bir kez daha şüphem kalmıyor ama yeterli mi ki bu? İnatla kendilerini değil, Rijkaard'ı değiştirmeye çalışan yönetime sövmek mi çözüm, yoksa "ekmeğine bakmak" mı? Pragmatizmin pençesindeki taraftar skora göre tezahürat yapacak kadar omurgasızlaşmışken ben onlardan çok farlı bir yerde olduğuma mı sevinmeliyim yoksa bu rezalet beni de kahretmeli mi?

Bu soruların yarattığı çelişkiyi çok mu ciddiye alıyorum?

Türk spor medyasındaki iğrençliklere aşinayız, o kadar aşinayız ki hangi birini protesto edeceğiz bilemiyoruz. Bir gün takım kaptanımızın sakatlığı cinsel göndermelerle eleştiriliyor, başka bir gün aynı iğrençlikte bir üslupla bu spor gazetelerinin "başı çeken"i takımın hocasıyla dalga geçiyor, her akşam futbolcu eskileri, "golü bilen"leri sonsuz aymazlıktaki yorumlarıyla bizi hayatımızdan bezdiriyor. Böyle iğrenç bir ortamda, ortaya güzel bir şeyler koymak için gelen insanlara sırt dönmek ne yazık ki bana göre değil. Ülkede şovenizm almış başını yürümüş, koşar adım iç savaşa gidiyoruz, aynı hastalıklı kafa futbola da bulaşmış, bundan tiksindiğini belirtenler linç edilmiş durumdayken sarılmamız gereken adam, sembol olarak Rijkaard'ı görmüşüz çok mu? Çocukluğumuzu bir Romen, bizden öncekilerin çocukluğunu bir Arnavut ihya etmişken Balkanlar'dan esip gelen Cana'ya, Misimovic'e bel bağlamışız, haksız mıyız? Takım rezil haldeyken, kendini parçalayan Baros'a canımızı vermişiz, yanlış mı yapıyoruz? Hocanın babası ölmüşken sahada türlü şebeklikler yapan yerli oyuncuları sevmemizi beklememelerini istemişiz herkesten, çok mu duygusalız acaba?

Bu açıdan bakıldığında, Rijkaard bizim için bir semboldür. Hataları çok; bunlardan en büyükleri de yumuşak başlılığı ve disiplin zaafı hatta ki işini büyük ölçüde kendi zorlaştırıyor bir bakıma... Ama; bunlar onun birincil görevi mi? Barça'dan sistemi geliştirdikten, 4-3-3'ü oraya monte ettikten sonra neden gönderildiğini bilirsiniz; Ronaldinho-Deco-Eto'o kangrenini kesemediği için. Yerine gelen Guardiola'ysa yönetime de sırtını dayayarak önce Ronnie'yle Deco'yu, sonra Eto'o'yu gönderdi takımın huzurunu düşünerek. Hatta bir sezon sonra çok pahalıya patlayan Ibrahimovic'i! O zaman diyebiliriz ki Rijkaard'ın bunları öğrenmesi lazım, belki de öğrenmeden hocalık kariyerini bitirecek bilemeyiz; ama en azından sorunun bu olmadığını da görmek lazım. Zira Sarp-Ayhan-Barış üçlüsü kendisini "büyük takım" olarak sayan her takımın stoperlerinden daha iyi top kontrol edemeyen, futbolu birkaç metrede oynayan, hareketlenmenin ne manaya geldiğini bilmeyen adamlar ve Rijkaard "kimseyi takımdan kesme lüksüm yok" diyor, çünkü yarın temcit pilavı kıvamındaki beyinlerin tekrar edip durduğu üzere Cumhur'u, Emre Çolak'ı sahaya sürse daha az eleştirilmeyecek şimdikinden. Zira Servet yapılan birkaç kısa pası şişirerek öldürmekten hiç çekinmiyor, zira Servet de Adnan Polat da taraftara söven gazeteye röportaj vermekten çekinmiyor, zira birileri Florya'da "imparator geliyomuş la eheheğ" diyerek sırıtarak geziyor... Skibbe'nin istifaya zorlanmasının daha yumuşağı (!) bu adama yapılıyor: Sistemini değiştirmesi isteniyor. Bu ona bir hakarettir -bunun ötesinde bundan sonraki kariyerinde ona büyük tecrübe kazandıracağı da bir gerçek- ve haksızlıktır zira bunu isteyen bir yönetim Rijkaard'la çalışmaz. Bunları yüzlerce kez tekrar ettiğimizden, daha fazla uzatmıyorum.

Hasar tespitinde basiretsizliğimiz gözler önüne seriliyor her maçtan sonra, bunları söyleyen kendimi bile ibretle izliyorum bazen. Son golde topa hareketlen(e?)meyen Servet'i yem etmek istemesem de maçtan sonra "bana güvenilen yerde başarılı olurum" sözlerine ne lazım gelir siz söyleyin Allah aşkına. Sen sana güvenilmesini istemiyorsun ki; sen topla her çıkışında "oooo"ları, tekmeye kafayı her sokuşunda alkışların kopmasını duymak, hocanın "keşke 11 Servet'im olsa" laflarıyla pohpohlanmak istiyorsun -aynısı Lincoln için yapılınca özel muamele oluyordu, pehh- sevgili Servet. Yani bu kahrolası ego sende de var, fazlasıyla hem de. Ha, ego deyince, bugün her yerden -tribün dahil- Fatih Terim sesleri yükseldi; Milan'da var olduğu bilinen futbolcu çetesine kurban giden Fatih Terim aynı şekilde "yuvasına" dönerse bunu ne kadar sindirebilir acaba çok merak ediyorum. Gelinen yerin herkes bilincinde, ama takım olmak hiç de işlerine gelmiyor bazılarının. "Sistem mistem hikaye, başarı gelsin de antipati falan sikimde değil hacı" kafasındaki taraftar profiliyle bire bir örtüşüyor futbolcularımızın zihniyeti; ki çoğunlukla (hatta tamamen) yerli futbolculardan bahsettiğimi çok iyi biliyorsunuz. Takımda senelerdir oynayanı da, bu sezon geleni de rakip oyuncu takım arkadaşının üzerine yürüyünce kılını kıpırdatmıyor. Terim'in geldiği takdirde futbolcuya dayalı düzeni yıkacağı söyleniyor ki götümle bile gülmem buna; zira kendi değerlerinin bilineceği bir "sistem"i isteyen adamların ekmeğine yağ sürülecek onun gelişiyle, bunu hepimiz çok iyi biliyoruz (bu satırları yazan adam da taraftarlığını askıya alacak bunun gerçekleşmesi halinde).

Senelerdir her maçta 90 dakika koşup, çabalayıp, kafayı her topa sokup kendilerinin  yapamadıklarını bir ince pasla yapanlara duydukları nefretin üzerine kurdukları futbol kariyerlerinin kendilerine sağladığı "yorumculuk" işinden ekmeğini kazananlar, götlerine kına yakıp orgazm sigaralarını tüttürebilirler rahatlıkla. Galatasaray'ı yediniz zira -hoş, o hiçbirimize yem olmasa da. Ama gün gelir kırıntılarınızı temizleriz inşallah, o zamana kadar keyfini çıkarın zaferinizin.  O zamana kadar, sallayın televizyondan, oturduğunuz yerden. O zamana kadar keyfini sürün saltanatınızın. O zamana kadar beslenin kanımızla.

Ha unutmadan; o zamana kadar, birileri dondursun beni bir zahmet.

9 Ekim 2010 Cumartesi

The Imaginarium of Doctor Parnassus

 
Masalcı yönetmenler içinde Terry Gilliam'ın yeri ayrı muhakkak. Monty Python'dan ayrıldıktan sonraki (ki aslında filmlerinin mizahi yönüne ve ekipten kişilerle yaptığı ortak işlere bakarak bunun tam anlamıyla bir ayrılma olduğunu söyleyemeyiz) 30 küsur senelik kariyerinde fantastik öğeler taşımayan bir filmi olmadı hiç. Gerçeğe en yakın filmi The Fisher King'de bile Robin Williams ve Jeff Bridges Kutsal Kase'nin peşindeydi, gerisini siz hesap edin artık. Filmografisinde zirveye çok yakın bulduğum The Imaginarium of Doctor Parnassus ise tamamen fantastik ve masalcılığı konu aldığını söylememizin mümkün olabileceği bir film. Heath Ledger'ın çekimler bitmeden ölmesiyle rafa kalkan bir proje haline gelse de, film birkaç ekleme ve senaryoda değişikliklerle son halini aldı ve şaşırtıcı bir şekilde konu bütünlüğünde bir bozulma meydana gelmedi.

Hayatını "masalsız/hayalsiz bu evren yıkılır, bir nevi ölürüz hepimiz" düsturuyla (filmin altmetni diyebiliriz buna hatta) yaşayan, Gilliam'ın The Fisher King'de de rol verdiği Tom Waits'in canlandırdığı Şeytan'la (ya da filmdeki adıyla Mr Nick) girdiği tartışma sonucunda "masalların anlatılmasını engelleyemezsin" sonucuna varan, sonra onunla girdiği iddiayı kazanan (sonradan onun kazanmasına izin verip kendisini oyuncağı yaptığını anlasa da), senelerden sonra eski popülaritesini ve ihtişamını kaybetmiş bir masalcı/sihirbaz Doctor Parnassus. Yüzyıllardan beri olduğu gibi Şeytan yine karşısına çıkıp bir oyun daha oynuyor ona; ama bu sefer hikayede başka bir tehlikeli adamımız daha var: Tony. Köprünün altında boğazından asılı bulunan ve kahramanlarımız tarafından hayatı kurtarılan, minnetini Doktor'u ve "hayalhane"sini canlandırmakla ödeyen bu sahtekârı -yukarıda da belirttiğim üzere- Heath Ledger ve onun ölümünden sonra yerine gelen Johnny Depp, Jude Law ve Colin Farrell canlandırıyor -Colin Farrell bu "ikiyüzlü" profiline çok uygun olmuş, hakkını teslim edelim.  Bu aktörlerin gelirlerini Ledger'ın kızına bağışladığını da belirtelim. Üçü de onu yakından tanıyan insanlardı (hatta arkadaşlarıydı) ayrıca, Gilliam seçiminde buna da dikkat etmiş.  Film Ledger'ı en son The Dark Knight'ta gören ve -benim gibi- özleyenler için müthiş bir fırsat ama tabii ki sadece bundan ibaret değil.  Emeklilik -ya da ustalık mı desek?- döneminde müthiş bir eser ortaya koymuş olan Terry Gilliam ustanın bu muazzam filmi -neredeyse- her filmi gibi tekrar tekrar izlemelik. Yeni Örümcek Adam'ı canlandıracak Andrew Garfield'ın ön-gösterim niteliğindeki Anton performansı, yeni yüzlerden Lily Cole, ACAB tadındaki polis teşkilatı taşlaması, modern zamanlara ve ucuz numaralarla insanları yönlendiren reklam sektörüne yapılan eleştiriler (lunapark ve Jude Law'ın TOny'si sahnesini hatırlamak gerek) ve hiç gözümüzün önünden gitmeyen capcanlı renklerle bezenmiş kompozisyonlar şahane. Brazil kadar kafa karıştırıcı, 12 Monkeys kadar karamsar, Tideland ya da Fear And Loathing Las Vegas kadar dumanlı, Time Bandits kadar çocuksu değil ama hepsinden bir iz taşıdığı kesin The Imaginarium of Doctor Parnassus'ın. Ee dedik ya, sonuçta Usta'nın ustalık döneminin eseri bu film. İnşallah daha çok uzun seneler boyunca film çekmeye, hayal kurdurmaya devam eder.

5 Ekim 2010 Salı

Neşenizi Sikeyim

Dikkatle izleyin lütfen aşağıdaki linkteki videoyu.

http://ligtv.com.tr/VideoHaber/?r=1&hid=79585

Hala birbirimize "Galatasaray'da sorun ne?" diye sormaya gerek olmadığı belli olmuştu aylar önce zaten de, bu da şüphe bırakmaz artık. Vay ki ne vay. "Galatasaray bir his takımı" idi değil mi? Peeh.

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails