31 Temmuz 2010 Cumartesi
It's Just A Freight Train Coming Your Way
Rijkaard geldiği gün sevinçten dört köşeydi Galatasaraylılar. Futbola saygısı olan diğer takım taraftarları da bu futbol efsanesinin ülke topraklarına ayak basmasından dolayı mutluydu tabii ki. Herkesin hakkında az-çok bir şeyler bildiği bu adamı ve planlarını aslında "çok az" kişi biliyordu. İşte o kişiler bu hamlenin ne kadar önemli olduğunun farkındaydı fakat endişeleri de vardı zira Türkiye'deki futbol ortamı böyle hamlelere müsait değildi.
Nitekim endişeleri onları haklı çıkardı ve bugünlerde Rijkaard ve Neeskens ciddi bir biçimde tartışılmaktan öte "istenmiyor" artık ülkemizde. Gazetelerden "insanlık yoksunluğu"yla, 'kave'lerden "basiretsizlik"le, alternatif medya (he-heyt) bloglardan "olmayacak abi"lerle tanımlanıyor bu adamlar. Bugün nerede "Fener'in beğenmediği Löw'le Beşiktaş'ın beğenmediği Del Bosque Güney Afrika'ya damgasını vurdu" diyen birisini görürseniz ona Rijkaard'ı sorun, gitmesinden yana olması muhtemeldir.
Bu satırların yazarı Galatasaray, Lyon, Liverpool ve Barcelona taraftarıdır. Lyon ve Galatasaray taraftarlığım az-çok biliniyor ama Liverpool ve Barcelona'yı neden seçtiğimi anlatmadım. Liverpool şu kötü günlerinde büyük bir sempati kazandı benden, Gerrard-Torres sevgisi de taraftarı yapıverdi beni fakat Barcelona'nın çekim gücü başka bir sebebe bağlı: futbol kültürleri. Galatasaray'da bir futbol kültürünün oluşması en büyük futbol hayalim oldu ve olacak, bu yüzden de buna en yakın takımlardan birisi olan Barcelona'yı çok sevdim tanıdıkça (aslında Lyon da bu tarife uyuyor). Uzun süreli bir yapılanmanın meyvelerini topluyorlar, haliyle ben de bunu çok takdir ediyor ve artık ülkemizde görmek istiyorum (Son Valerenga maçının özetini izlemenizi tavsiye ederim, gençlerin abilerinden hiçbir farkı yok tarz anlamında). Ama insanlar ben ve ben gibi romantikleri (!) yanlış anlıyor. Aslında istediğimiz ne tiki-taka, ne 90+4'te ayağa pas yapılması, ne 50 metreye ara pası. İstediğimiz bir futbol kimliği, sabit bir oyun anlayışı. 14 yaşındaki çocukların diline doladığı 14 senenin 4 senesi kadar bile sabretmeyecek olan taraftarın bizi anlaması imkansız tabii.
Bu hayallerimizin palazlanmasının sebebiyse Rijkaard hamlesiydi fakat durum öyle bir hal aldı ki, artık Rijkaard'ı gördükçe sevinmek yerine üzülüyorum. Gözlerimizin önünde bir cevher var ve parıltısını gizlemek için yapmadığımız şey kalmıyor ülke olarak. Gerçekçi olalım; şu koşullarda, şu kadroyla, şu yönetimle Rijkaard'ın bir şeyler kazanması neredeyse imkansız. Geriye kalan ihtimaller ise futbol zihniyetini değiştirmesi veya tek başına devrim yapması ki ikinci ihtimalin gerçekleşmesi Galatasaray'da mümkün değil. Ona güvenen bir yönetim gerekiyor zira ve bu iki seneyle olmaz. "Galatasaray Lyon olur mu" diye soran olmuştu bana, hayır dedim çünkü Galatasaray 20 küsur sene bir başkanla yönetilecek bir kulüp değil. Bugün Lyon'un beğenmediğimiz berbat formalarını yapan Adidas sponsorluktan 17 milyon euro alabilecek kadar güçlü bir kulüp. Forma anlaşmasından 17 milyon! O gösterişsiz kadroyla ŞL'de yarı final oynayacak kadar istikrarlı bir kulüp. Lyon bugün, futbolcusuna "bu maç milyonluk maç, almamız şart" deyip o maçı aldıracak kadar vizyonu geniş bir kulüp. O hava futbolcuların üstüne sinmiş bir halde; Galatasaray'a bakın, hangi futbolcu düşünür ki ŞL'ye gidememe ihtimalinin vereceği hasarı?
Sevgili Benjcev yazmış blogunda, demiş ki "bunların bilerek yapıldığını düşünüyorum", yani Rijkaard'ın başarılı olması için gereken sabır ortamının sağlanmamasının, baskıdan uzak çalışmasına izin verilmemesinin vesaire. Buradan yola çıkınca aklıma şu geldi; bu yönetim Skibbe'ye yardımcılarını göndererek gözdağı verdi, Rijkaard'a da onu ikna ettiği bilinen Haldun Üstünel'i göndererek ve ona tam yetki vermeyerek gözdağı veriyor olabilir. Komplo teorisi, paranoya, ne derseniz deyin. "Rijkaard'ı ileride anlayacağız" gibi beylik lafların altı ne hocanın söylediğini çevirmekten aciz, "I was devastated" diyen futbolcunun bu sözlerini çevir(e)meyen tercümanı kovmakla (Rijkaard kalmasını istiyor deniyor, geçiniz), ne rezil haldeki sağlık kurulunu değiştirmekle (Liverpool Gerrard-Torres için alanında dünyanın en iyisi olduğu söylenen Brukner'i getirdi), ne gerekli mevkiye gerekli bir transferle, ne de bu adamlara verilecek tam yetkiyle doldurulmuş değil şu an. Hal böyleyken sırtımızı verebileceğimiz hiçbir yer, güveneceğimiz hiç kimse yok. Her maç rakibin Kasımpaşa gibi açık oynaması için dua etmekten, blogda bol bol -artık boş bir çaba olduğuna inandığım- "eleştirmiyorum" demekten, sürekli Barcelona futbol kültürüne atıf yapmaktan başka bir şey gelmiyor elimizden.
Hayatımda ilk kez Galatasaray'la alakalı bu kadar karamsar oluyorum. Boş vaatten ve göz boyamadan ileriye gidemeyen transfer-teknik heyet hamleleriyle, demagoji-popülizm çizgisindeki gaza getirici söylemleriyle Adnan'lar yönetimine güvenim kalmamıştır artık. Olur da Rijkaard'ı gönderirlerse, sessiz taraftar olmak ne demekmiş onu tecrübe edeceğim. İlginç bir deneyim olacağı kesin.
28 Temmuz 2010 Çarşamba
No Ntv Spor!
Galatasaray Sözlük'ten çıkmış sanırım. Manalı bir çaba -her ne kadar bazı objektif arkadaşlar durumun vehametini görmek yerine samimiyetimizi sorgulamak adına "bir da Rıdvan da sizde olsun istemez miydiniz, Galatasaray kayırılsa sesiniz çıkmaz" demeyi uygun görse de. Ben sonuna kadar destekliyorum bu protestoyu. Bu taraflı, kaliteden yoksun, alaycı, mecrası dışına çıktığında son derece megaloman takılan hava değişsin artık. Ülkede tek spor kanalının olması yeterince vahimken, tekelinin bu kadar iğrenç olması çok daha kötü. Mevzuya vakıf olmayanlar aşağıdaki linke tıklarsa bu tepkinin sebebini anlayabilir.
No Ntv Spor!
Not: Görsel için Captano'ya teşekkürler.
21 Temmuz 2010 Çarşamba
Recent Moves
Önce Pino. Hoşgelmiş. Kendisi hakkında okuduğum en ayrıntılı yazı Ceza Sahası'ndan Adem tarafından yazılmış, okunması tavsiye edilir. Benim üzerine ekleyeceğim bir şeyim yok, "hayırlı olsun"dan başka. Geçelim Merseyside'a; Jovanovic'ten sonra Joe Cole da geldi Liverpool'a ki Gerrard'ın bu transferde payı olduğunu düşünüyorum - tabii ki 90 bin poundluk haftalığının da. Sakatlık belası bulmazsa adamımızı, KOP'u sallar. Jovanovic hakkında da bir şey söylemedik ama Dünya Kupası'ndaki performansı heyecanlandırmaya yetti beni. Tribüne oynamak gibi olsa da, "Everton'ın teklifini geri çevirdim çünkü Everton büyük bir kulüp değil" açıklaması da çok hoşuma gitti; Shankly Baba'ya selam çakmış sağolsun. Forvet mevkisi Kuyt-Torres-Jova-Cole-Maxi'den oluşuyor şimdilik, bol alternatifli ve güçlü fakat Insua'dan sonra sol beke gelen olmazsa Agger ya da şu sıralar kadroya katılması an meselesi olan 18'lik İskoç Danny Wilson geçecek gibi o bölgeye. Ama ikisi de stoper; koskoca Liverpool bu geçici çözümle yetinmemeli. Wilson'la alakalı eklememiz gereken bir şey var; Liverpool hiçbir şampiyonluğunu kadroda en az bir İskoç olmadan kazanmadı. Önümüzdeki birkaç sezonda kulüp adam gibi birine (Amerikan olmaması şart!) satılırsa, Torres ve Gerrard sakatlanmazsa/takımdan ayrılmazsa, Mascherano kalırsa (hiç sanmıyorum), Aquilani fit olursa, gençlerden birkaçı parlarsa Wilson da KOP'un yeni Braveheart'ı olabilir. Ayrıca şu sıralar Loic Remy haberleri var, o da gelirse forvet hattı tutulmaz ama defansa takviye yapılması daha önemli bence.
Ha, Gerrard forması mı? Onu Mourinho'ya gönderiyoruz.
19 Temmuz 2010 Pazartesi
Galatasaray'da Sezon Sonu: Sonuç
Araya Dünya Kupası falan girince gelişme yazısının üzerinden iki ay geçtikten sonra yazabiliyoruz ancak sonucu. "Sezon sonu"ndan çok yeni sezon başındayız şu günlerde ama olsun, seriyi bitirelim, hem bir durum raporu yazmış oluruz.
Gidenlere bakalım önce: Keita, Caner (@!*1gh2), Giovani Dos Santos, Jo, Leo Franco, Emre Güngör, Uğur Uçar, Carrusca (peheeey), Mehmet Topal -takasta kullanılan A2 oyuncularını saymıyorum. Ben Gio'ya ve Keita'ya üzüldüm sadece. Bu isimlere Servet de eklenirse memnun olacağım ama bu pek mümkün görünmüyor şu sıralar. Gelenler ise Mehmet Batdal, Serdar Özkan, Lorik Cana, Musa Çağıran, Çağlar Birinci, Ali Turan, ve takımda kalan Kewell'la bumerang Aydın Yılmaz (yakıştırma ich'e aittir).
Her şeyden önce bilinmesi gereken tek şey var: Rijkaard bu sistemi oynatmakta ısrarlı mı? Şüphesiz evet. Ve bunun için de gerekli olan şey -ilk etapta- bu oyunu oynayabilecek futbolcular. Gelenlerden bu şablonda sıtıracak ve istemeden de olsa diğerlerinin sırıtmasına ön ayak olabilecek birer oyuncu görüyorum. Ali Turan ve Batdal'dan bahsediyorum. Ali Turan hazırlık maçlarında sağ bekte denendi ve topla arası Sabri ya da Balta kadar iyi olmadığı için ayağa pastan vazgeçti çok kez. Sabri yokken o mevkinin hakkını verecek gibi görünmüyor. Stoperde oynaması ihtimali de Neill-Hakan'ın muhtemel bir sakatlığı ya da form düşüklüğü sonucunda gerçekleşir. Yani ilk etapta formayı kapması pek mümkün görünmüyor bana. Batdal ise uzun boyuna güvenilerek bol bol top şişirilecek bir adam malumunuz. Servet olsun, Sabri olsun, Ali olsun sıkıştıkları an bunu yapmaktan imtina etmezler emin olun. Batdal'la alakalı şimdilik gördüğüm tek sorun bu. Yoksa bileklerine hakim, takım oyununa yatkın, son derece soğukkanlı bir forvet Batdal. Ağzından çıkanı bilmesi ve takımdaki en mantıklı konuşan adamlardan birisi olması da çok hoşuma gitti. Serdar Özkan'ın Aydın Yılmaz'dan iki farkı var: hem çok sakatlanmıyor, hem de daha hırslı. Rijkaard üstüne düşer muhakkak fakat Aydın gibi almayı bilmedikçe, istemedikçe ondan bir şeyler öğrenmesi mümkün değil. Bu tabirin de altını doldurmak lazım, malum çok kullanıyoruz. Serdar ver-kaça giren, boş alanlara koşu yapabilen bir adam ama "bir şey öğrenmek"ten kastımız sadece sahada değil sahada dışında da akıllı davranması. Saha dışında profesyonellik namına neredeyse hiçbir şey göstermeyen Arda'yla bir olup alemlere mi akacak, yoksa o reklamdaki gibi beraber şut mu çalışacaklar bunu düşünsün. Yoksa Serdar yeteneğiyle Galatasaray'da rahatlıkla oynayabilecek bir adam. Cana için söylenebilecek fazla bir şey yok -karakteri ve oyun tarzı malumunuz zira- gittiği takımlarda liderlik mevkisine göz dikmesiyle sorun çıkartabilen bir adam olması beni fazlasıyla heyecanlandırıyor. Birkaç kez veremediğimiz "futbolcuya dayalı düzen" sınavını Cana'yla bir kez daha verecek gibiyiz. Cana'nın ipleri eline almasını hazmedemeyecek olanlar mı cezalandırılacak, yoksa onun mu bileti kesilecek? İnşallah bu sefer aklıselimle hareket eder yöneticiler. Musa Çağıran hakkında da bir şey söyleyemeyeceğim, hakkında fikir sahibi olacak kadar izlemedim. Çağlar Birinci Volkan Yaman mı olacak, Hakan Balta mı, elbette ileride göreceğiz ama açıkçası büyük bir umudum ve heyecanım yok kendisiyle alakalı. Kewell için sözlüklerde, twitter'da, ve hatta dualarda neler söylendi bilen biliyor. Çok şükür ki kaldı, inşallah ayrılmamak üzere de kalır, futbolu burada bırakır, burada antrenörlük yapar, burada yaşar, Galatasaray'ın çeşitli mevkilerinde hep görev alır. Galatasaray kültüründen bahsedeceksek bunu en güzel yansıtan adamlardan birisini göndermek büyük hata olurdu, böyle bir hataya düşülmedi iyi ki. Aydın içinse sizi şuraya yönlendireyim. Lincoln Carlos'la beraber birbirine giren takım arkadaşlarını seyreder omuz omuza belki ama Florya'dan çıkan çocuk sonradan girip rezil oynadığı maçtan sonra rakip oyuncunun formasını almaz, almamalıdır. Her kiralanma şansını tepmemelidir. Kendinden beklenenleri bilmeli, formayı öyle terletmelidir. Unutulmaya, kendisinden ümit kesilmeye başlandıkça müthiş bir maç çıkaran Aydın Yılmaz'ı bu takımda istemiyorum artık.
Diziliş nasıl olacak bilmiyoruz ama Elano kalırsa 4-3-3 değil de 4-2-3-1 daha mantıklı görünüyor bana, belki KLAB'a bile benzeyen bir 4-3-3. Milli takımda oynadığı mevkiye gerçek manada sağ açık demek doğru olmaz, daha içte oynuyordu Elano, Maicon'un çıkışlarını besleyen ve destekleyen bir rolü vardı. Galatasaray'da topla kat edebileceği değil de topu koşturabileceği bir mevkide oynaması için ya arkasının sağlam bir şekilde korunması ve kendisine defansif görevler yüklenmemesi lazım -ki geçen sezon kaptırdığı topun peşinden koşmayı bırakın son adamı düşüren bir oyuncu oldu Elano. Arda solda mı olur, Arda gider mi, Elano mu gider, Elano geçen seneki gibi pasörlük mü yapar, top mu kovalar, ikisi de mi gider... İhtimaller sonucunda yine konuşulur tabii bu fakat şu an itibariyle Arda solda, Elano ortada (yanına bir transfer, arkasında Cana olmak üzere) mantıklı gözüküyor 4-3-3'te -ki ben Arda'yı ortada istiyorum aslında. Forvette Baros ve Batdal tamamen farklı oyuncular olsa da takım arkadaşlarına bol bol servis yapmaları benzer özellikleri. Kewell ve belki Anıl Dilaver de orada düşünülebilir, bence oraya transfer yapmaya gerek yok. Kanat rotasyonundan üç kişi eksildi, bir kişi geldi sadece. Her yerde ismi geçen Pino'yu fazla izlemişliğim yok, Lyon maçlarında gördüysem de hatırlamıyorum (Ligue 1 ahkamı kesiyoruz bir de) ama oynayacağı kanata Keita gibi hareket getireceği kesin.
Defanstan top çıkarma sorunu Neill-Balta'yla çözülüyor aslında fakat yedekleri bu işi kıvıramazsa, o zaman sıkıntılar yeniden başlar. Şimdilik bunun olmamasını umuyoruz, ve tabii bir de Cana'nın defansın içine sık sık girip top almasını. Kale Leo gidince Ufuk ve Aykut'a (belki bir de Emirhan'a) kaldı ama bu konuda içi rahat olan Galatasaraylı var mıdır bilemiyorum zira Aykut'un bile içi rahat değil! Transfer yapılacaksa lider özellikleri olan, defansı organize edebilen ve mümkünse sırf yabancı olduğu için alınmayacak olan bir kaleci gelsin, yoksa kontenjandan harcamamak adına yerli kaleci sabrını başlatalım -bu şartlarda çok zor görünse de bu sabrı sürdürmek. Orta sahaya Fransız kaynaklarında ismi geçen Kallström ve Makoun'dan (tesadüfe bakın ki ikisi de Lyonlu) birisi, hatta ikisi ilaç olur fakat Makoun'un bonservisi pahalı gelirse Kallström'e yönelebileceğimiz ihtimali daha güzel bence. Ayrıca Makoun Afrikalı ön libero kimliğiyle Galatasaray'ı gelişiyle bile bir Avrupa devi (!) yapacak bir potansiyele sahip olsa da Kallström daha çok tuttuğum bir oyuncudur. Gelirse yaşayacağım sevinci tahmin edemezsiniz. Ve şundan emin olun ki kesinlikle abarttığımız kadar büyük bir etki yapacak bir adamdır. Serttir, uzaktan şutları zımba gibidir, frikik atar, nokta pas gönderir, defansif açıdan da ofansif açıdan da belli bir standartı tutturur, ve çok hırslıdır. Öyle ki, Lyon'da rotasyon oyuncusu olmak artık onu iyice sinirlendirmiştir. Bu son sezonda biraz daha fazla şans bulmamış olsaydı eski sezonlarına göre, bence çoktan almıştık biz onu. İnşallah gelir diyelim.
Benim transfer istediğim mevki her şeyden önce orta saha. İki tane sistem oyuncusu alırsak müthiş olur ama bir tanesi bile orta sahayı toparlamaya yeter. Kanatlardaki ve kaledeki sorun şimdilik ikinci planda kalıyor. Ama tabii transferden de önemli olan, Rijkaard ve ekibine gereken şeraiti sağlamaktır ki bu da ancak sabırla ve bu sabrı göstermeyenlere bunu telkinle olur kanaatimce.
Nick
Hiç sesi çıkmazdı perküsyonlarındaki gibi. Rick'in dinginliğinden rol çalmış gibiydi hep, ama ondan daha farklı bir şekilde, silik bir rolü vardı onun Pink Floyd'da. Pink Floyd müziğinde Rick Wright'ın etkisini hissetmek için harcadığınız çabanın en az iki katını harcamanız lazımdı onun etkisini hissetmek için. Müzikal yetenek - veya teknik, adına ne derseniz deyin- anlamında bir Iain Pace, bir John Bonham değildi o; fakat Pink Floyd müziğinde üstüne düşeni mükemmel bir şekilde yerine getiriyordu. Yeri gelir Echoes'taki, Dogs'taki gibi ataklarıyla mest ederdi insanı, ama genelde sakin bir görüntü çizerdi onun davulculuğu. Mükemmel işleyen sistemin içinde önemli bir parçaydı, bir "sistem oyuncusu"ydu o.
Müzisyen olmak aklının ucundan geçmiş miydi hiç, müzik tarihinin en efsane gruplarından birisinde çalacağını düşünmüş müydü acaba? Tek hayali otomobil yarışçısı olmak mıydı, onlarla vakit geçirmek miydi acaba- şimdilerde yaptığı gibi? Şu an sahip olduğu otomobil koleksiyonunu acaba nasıl elde ederdi Pink Floyd olmasaydı (aileden zengindi)? Bilinmez. Bildiğim/bildiğimiz şu ki, Richard Wright'ın/diğerlerinin kaderi gibi olmadı onunki. Pink Floyd'da Rick yokken de o vardı, Roger yokken de. Tüm albümlerde çalan tek üyesi oldu Pink Floyd'un. Waters'ın gazabı ve hırsı ona uğramadı, zira o grupta sivrilen olmadı hiç; ya da Rick Wright gibi "hakkı teslim edilmeyen" olarak görülüp dikkat çekmedi. Durum da bundan ibaretti ya zaten, hiç dikkat çekmedi o.
Şimdilerde, Roger Waters ve David Gilmour'un yeniden bir arada çaldığı şu günlerde, otomobilleriyle vakit geçiriyor. Rick Wright'ın vefatından sonra Pink Floyd asla bir daha Pink Floyd olamayacağı için, onlarla beraber çalsa da hep bir şeyler eksik olacak. Ve aklımız hayır dese de bu fikre, biz kalan üçünün bir albüm daha çıkarmasını isteyeceğiz. Rick ve Syd hatrına.
13 Temmuz 2010 Salı
8 Temmuz 2010 Perşembe
Lorik Cana Galatasaray'da
Marsilya'da kaptanlığı bırakıp Premier Lig sevdasının peşine düşmeseydi; belki hem şampiyonluk görecek, hem de bize gelmeyecekti Cana. Topal'ı 5.5 milyona satıp ondan çok daha kaliteli bir oyuncuyu 4.5 milyona kadroya katmak büyük başarı. Orta sahada gerçek bir lider görebileceğiz artık çok şükür. İnşallah Neill'la bir olup o dillerden düşmeyen "Galatasaray ruhu"nu gösterirler herkese.
Çok agresif, gözünü budaktan sakınmayan, defansif anlamda güçlü bir ön libero Cana. Oynadığı 286 maçta 87 sarı, 2 çift sarıdan kırmızı, 4 de direkt kırmızı kartı var. Öyle abartılacak bir istatistik değil ama azınsanmaması da gerekir. Yine de bunu dert etmeye gerek yok, Cana hırsıyla, mücadelesiyle, liderliğiyle takımı ateşleyecek bir adam; hele bir de orta sahada oynaması senelerden sonra bu bölgenin üzerindeki ölü toprağının atılması için ümitlendiriyor bizi. Sunderland'in sitesine "Arnavutluk'taki ailesine yakın olmak için" Galatasaray'ı seçtiğini söylemiş (Gerçi orada ŞL'de oynayacağımız da yazıyor, heheh çaktırtmayın, şşş...). Hiç merak etmesin; o ikinci Prekazi olur, biz de diğer ailesi oluruz inşallah.
Hayırlı olsun.
Katalan Carles
02.05.2009 / Real Madrid: 1 - Barcelona: 2 (2-6)
07.07.2010 / İspanya: 1 - Almanya: 0
Birbirinin kopyası iki gol; birisi Katalan bayrağını öptürüyor, diğeri güya kralın takımının temsil etmesi gereken milli takımın formasıyla atılıyor. Carles Puyol bu golüyle (golleriyle) benim futbol hafızamda büyük yer tutacak. Aslansın kaptan!
Bizim gibi "çakma Katalan"lara da gün doğdu tabii....
6 Temmuz 2010 Salı
"Alacaklarından vazgeçti"
Karaktersiz hareketleri bir yana; her çalımıyla, asistiyle, golüyle taraftarı coşturan Keita da gitti fakat Adnan Sezgin halen orada ya, insan yeni transfere bile heyecanlanamıyor.
Hem de "alacaklarından vazgeçerek"...
2 Temmuz 2010 Cuma
Sarı-Siyah
Sarı-Siyah..Galatasaray orta sahasına ırkçı (!) çözümüm budur naçizane. Son günlerde ayyuka çıkan Kallström haberlerinden ve her büyük takımda en az bir tane olan zenci bir ön liberonun bizde olmamasından yola çıkarak söyleyebilirim ki bu formülü uygulamaya mecburuz. Geyik bir yana, Uğur Meleke'nin de geçenlerde kullandığı "işçi futbolcu" tanımına uyan en az iki futbolcu elzem oldu Galatasaray'a. Eminim (ya da sadece öyle ümit ediyorum) ki bizimkiler bunun farkında ve ona göre arayışlarını sürdürüyorlar. Senelerdir orta sahanın yumuşaklığı belki de en büyük zaafımız oldu ve buna çözüm bulmak için fazlasıyla geç kaldık. İyi pozisyon alan oyuncumuz agresif olamadı, agresif futbolcumuzun futbol zekası yetersiz kaldı, futbol zekası iyi olan defansif yönden zayıftı, bunların hepsini yapabilen sakatlıktan kurtulamadı! Forveti, kaleciyi falan bırakalım da şu sorunu halledelim. Başlıkta da dediğim gibi bir sarı (Kallström, Bodmer, Schaars vs) bir de siyah (Kwadwo, Haruna, Makoun vs) bu sorunumuzu çözer. Musa Çağıran, Mustafa Sarp, Barış Özbek'le bu sezon bitmez. Benim favorilerim Kallström ve Kwadwo Asamoah.
Not: Deri rengi üzerinden yaptığım ayrımcılık kokan saptamalar için kusura bakmayın fakat hakim futbol algımızda İskandinav ve Afrikalı ön liberoların rolü malum. De Rossi gibi bir İtalyan getireceklerse o da kabulümüzdür. Ama bi dakka o da sarı lan... Neyse anladınız işte.
1 Temmuz 2010 Perşembe
Roy Hodgson Liverpool'da
Hangi Liverpoollu'ya sorsanız "eh" deyip "buna da şükür, hocanın arkasında durmak lazım" tepkisi veriyor, hangi Türk'e sorsanız "müthiş bir hamle" diyor. Basit bir mantık yürütmeyle Merseyside'dakilerin olaya daha hakim olduğunu söyleyebiliriz ama futbolu seven-takip eden neredeyse herkes tarafından geçen sezonun en iyi teknik direktörü olarak addedilen adam geldi Liverpool'un başına. Fulham'daki mütevazi kadroya özgüvenli ve disiplinli bir futbol oynatarak Avrupa Ligi'nde finale çıkardı takımı. Alex Ferguson'un bile büyük saygı beslediği bir teknik adam olarak Liverpool'da işi çok zor olsa da, takıma bir kıpırdanma getireceği öngörülebilir ilk bakışta. Ama Rafa Benitez'in kazandırdığı -İspanyol etkisinin hakim olduğu- tek forvetli, alan savunmasının büyük önem taşıdığı kontrol oyununun üzerine klasik uzun toplu 4-4-2'yi mi yerleştirmeye çalışır, yoksa var olan sisteme sadık mı kalır bu çok önemli. Hodgson "I don't believe in innovations-Yeniliklere inanmam" diyen bir adam, zaten kendisinden deneysel futbol bekleyen de yok ama en azından Güney Afrika'daki İngiltere'nin old-skool sistemle ne duruma düştüğünü görmüş ve bundan ders çıkarmış olmasını umuyorum.
Ben Pellegrini'yi veya İngiltere Milli Takımı'ndan kovulması durumunda (bu durumda yerine de Hodgson geçebilirdi) Capello'yu bekliyordum Liverpool'a. Pellegrini için Real Madrid travmasını Liverpool'la atlatmak mümkün olmayabilirdi ama Capello gibi yarışmacı kimliğe sahip bir hoca için Liverpool biçilmiş kaftandı. Kulüp tarihindeki 18. teknik direktör olan Hodgson eldeki kısıtlı (ya da olmayan) bütçeyle neler yapabilir; Torres-Gerrard-Mascherano-Kuyt'tan birisini satar mı, Aquilani'den verim alır mı, Babel'i kazanır mı, biraz da şansının yardımıyla sakatlıklardan fazla zarar görmez mi hep beraber şahit olacağız önümüzdeki sezon. Tek temennim, takımın Gerrard-Torres'ten birisi sakatlanınca hızla irtifa kaybetmemesi...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)













