31 Mayıs 2010 Pazartesi

Johan Başgan


Galatasaray resmi sitesinin girişinde günlerdir yazan "31 Mayıs son gün!" uyarısı bizim gibi birkaç romantik için Kewell'ın sözleşmesinin bitiş tarihiydi (orada bahsedilense sanırım kombine başvurusunun son tarihiydi). Kewell'ın akıbeti aslında belli fakat yine de umut fakirin ekmeği diyerek Dünya Kupası sonrasına kadar herhangi bir takımla anlaşmamasını, fit olmasını ve sonra bizimle sözleşme imzalamasını ümit ediyoruz. Ama en iyisi gidişine kendimizi alıştırmak olacak sanırım. Yine de en azından bir sezon daha burada oluşuna sevinebileceğimiz ruhsuz kaptanımız Arda, bir başka Avustralyalımız Lucas Neill, Rijkaard ve bu postun kahramanı olan, yaşayan futbol (daha doğrusu total futbol) efsanesi Johan Neeskens var. Kıvırcık'ı da çok seviyoruz ama şimdilik kusura bakmasın, zira resmi sitedeki röportajda söyledikleriyle çoktan Rijkaard'ın pabucunu dama attırdı Neeskens! O röportajda yaptığı sezon değerlendirmesindeki şu bölümdü özellikle insanların kalbini kazanan:

Kendisinden daha fazla şey umduğunuz ama sizi düş kırıklığına uğratan futbolcu veya olay var mı? 

 Sondan başlayayım; Fenerbahçe ile oynadığımız iki karşılaşma. Özellikle Ali Sami Yen’de oynadığımız ikinci karşılaşmada takım olarak yeterince kazanma savaşma azmini gösteremedik bu can sıkıcı bir durum oldu. Evet bir maçı kaybedebilirsin ama bunu göstermen lazım. Fenerbahçe’ye kaybettiğin zaman da bir oyuncu o gece dışarı çıkmamalı. Profesyonel oyuncusunuz tamam sahada mücadelenizi veriyorsunuz ama sonunda bunu yapmamalısınız, ben bunu kabul edemem. İlk maçta da 2-0 yenik duruma düştük, Hakan Balta’nın golüyle 2-1 yaptık durumu ve oyunu domine etmeye başlamıştık fakat bir oyuncumuz orada kendini kaybetti ve kırmızı kart gördü 10 kişi kaldık. Biz maçı 3-2 yaparmıyız diye düşünürken geride kalan 20-25 dakikayı 10 kişi oynamak zorunda kaldık ve kaybettik. Bunu da içimize sindiremedik, dolayısıyla bu iki karşılaşma benİ hayal kırıklığına uğrattı diyebilirim. Anlayamadığım beni çok şaşırtan birşey daha var. İçeride olsun dışarda olsun karşılaşma yapacağımız sahaya gittiğimiz zaman futbol sahasına çıktıklarında futbolcular bir birleriyle karşılaşıyorlar birbirlerine sarılıyorlar, şakalaşıyorlar, öpüyorlar. Doğal olarak bizim oyuncularımız Galatasaray’da oynamalarından dolayı diğer oyuncuların belkide gıptayla baktıkları oyuncular fakat bu sarıldıkları oyuncular müsabaka sırasında bizim oyunculara gayet sert müdahalede bulunuyorlar bizde bunu anlayamıyoruz. Biz de futbolcularımızdan bunu yapmamalarını rica ettik. Bir örnek vereyim, benim dönemimde Feyenoord’da oynayan sol ayaklı bir oyuncu vardı. Çok sevdiğim bir oyuncuydu. Milli Takım’da da beraber oynardık. Fakat ben Ajax’ta oynadığım zaman oraya gittiğimizde tünelde maç başlamadan önce saha içinde hiç onu görmezdim, bakmazdım bile. Maç biterdi birbirimizi tebrik ederdik. Biz de oyuncularımızdan bunu rica ettik; hala yapanlar var bunu yapmamalarını istiyoruz. Maç bittikten sonra gitsinler tebrik etsinler birbirlerini. Mesela Fenerbahçe ile oynadığımız iki müsabakaya bakın; oradaki maçta sahaya çıktık, sahaya atılanlar, su şişeleri.. Ondan sonra bakın maç ne kadar gergin geçti. Buradaki maça bakın; sahamıza geldiler bizimkiler gitti onlara sarıldı. Olmaz bu.

Bunların üstüne şuradan Almanya'ya attığı meşhur penaltı golünü de izlemenizi tavsiye ederim.

Sanırım birisine ilk kez "dedem olur musun" teklifini yapan adam ben olacağım...

30 Mayıs 2010 Pazar

Happy Birthday #35

 

Steven George Gerrard
30 Mayıs 1980, Whiston, Merseyside, İngiltere
Nice yıllara kaptan...

27 Mayıs 2010 Perşembe

Tencere-Kapak

 
Bir zamanlar bu adama saygı bile duyardım. Tanıdıkça nefret ettirdi sağolsun kendinden. Onu neden sevmediğimi yeniden yazacak değilim, fikirlerimi daha önceden belirtmiştim. Bu satırları yazmamın sebebi Real Madrid'e gidecek olmasının kulüp tarafından da doğrulanması. Her yönüyle tam bir tencere-kapak ilişkisi oldu bu. Pellegrini'yi Villarreal'de kurduğu sistemden koparıp bol sıfırlı transferlerin başına getiren, Şilili hocayı oynattığı güzel futbola ve kadroyu rotasyonla çok güzel kullanmasına rağmen kovduran sabırsız, güce tapan Real Madrid kültürüne tam da yakışan adamdır Jose Mourinho. Tabii ki o kadar parayı harcayınca meyvesini hemen almayı isteyecekler, normaldir! Pellegrini o yüzden kusura bakmasın. Tek üzüldüğüm de bu adamın hali oldu. Mourinho bence sol beke bir takviye yapar öncelikle; Marcelo'yla, Drenthe'yle yetinmez. Benzema'nın ikinci bir şansı hak ettiğini söylemiş ki beni üzen bu oldu. Acilen şu kulüpten kurtulsa çok güzel olacaktı Karim ama kısmet değilmiş, neyse...


Bir diğer tencere-kapak ilişkisiyse Mourinho'nun Materazzi'nin omzunda ağlaması. Başka kimin omzunda ağlayacaktı ki?

25 Mayıs 2010 Salı

Lost

 
 
Efendim, izlemeyen okumasın diyelim öncelikle. Dizi bitti, e artık "gözünüz kaymaz" sanırım spoiler'lara.

Evet... Lost kimine göre tatminkâr olmayan, kimine göre "daha ne olacaktı" tadında bir finalle bitti. Aslına bakarsanız bu finalle tatmin olmayanlar bu muhteşem yapımın artık hayatlarımızda olmayacağı gerçeğini kabullenemiyor flashsideways'teki karakterlerimizin ruhları gibi. Artık Lost yok; Christian Shephard'ın da dediği gibi onların bize, bizim onlara ihtiyacımız vardı, we must let go yani. 6 sezon boyunca çok güzel vakit geçirdik, onlar da bol para ve şöhret kazandılar son derece normal bir şekilde. Ne biz hayatın sırrını aldık, çok çile çektik bir sonraki bölümü bekleyeceğiz diye; ne de onlar Heath Ledger ya da Ford Coppola gibi çok yıprandılar Lost'un yapım esnasında. Yine de bu, Lost'un TV tarihindeki en iyi yapımlardan birisi olduğu gerçeğini değiştirmiyor (dizilerden Lost'tan başka sadece The Simpsons'ı izleyen birisi olduğumdan, onun en iyisi olduğunu söylemem doğru olmaz).


Herkesin kafasında halen sorular var, ama bunlara takılmaya lüzum yok kanımca. K-Pax ya da Blade Runner gibi bizi ortada bırakan, David Lynch filmleri gibi kafamızı karıştıran bir etkisi oldu Lost'un.  İzleyicinin zekâsına saygı gösteren her yapım gibi, cevaplamadıkları şeyler oldu ve bu da olması gerekendi bence. Arada kör göze parmak minvalinde cevaplar vermeleriyse izleyici kitlesinin çok geniş olmasındandır ki bu konuda şikayetim yok. Ben final bittikten sonra üzgün ve hayal kırıklığına uğramış bir haldeydim, hatta o can sıkıntısından dolayı kendimi erkenden yatağa attım ve kalktığımda da aynı sıkıntı içindeydim zira dediğim gibi Lost'un bitmesi çok üzdü beni. İlk sezonlarda hiç sevmediğim Jack'i son sezonla ve finalle beraber çok sevmem de biraz içimi acıttı doğrusu. Resmen "adamı yanlış tanımışız ulan" pişmanlığı oldu vicdanımda.


Sonuç itibariyle Lost, karakterlerinin hayatını ve yollarının birbirleriyle kesişimini ayrı ayrı inceleyen ve türdeşlerinin geneli gibi çok kaliteli olan bir yapım olarak hayatımızdan geçti gitti. O kadar duygulu ve gerçekçi yapımlar izledim şimdiye kadar fakat kendimle en çok özdeşleştirdiğim karakterler Lost'unkiler oldu. Emeği geçen herkese teşekkür ediyorum. Bundan sonra dizide müthiş oyunculuklar sergileyen Terry O'Quinn, Matthew Fox, Michael Emerson, Henry Ian Cusick gibi isimlerin -ve diğerlerinin- kariyerini takipte olacağız muhtemelen. Belki de başka bir yapımda daha bir araya gelirler kim bilir? Bize düşense -şimdilik-  The Truman Show'daki polisten bir alıntıyla bitirmek olsun:

TV rehberini uzatır mısınız?

22 Mayıs 2010 Cumartesi

O'nu Sevenleri Üzmeyin

 
Harry Kewell gidiyor.

Yani futbol tarihimiz boyunca gördüğümüz en profesyonel, en samimi, en sağlam karaktere sahip, en "futbol kokan" adamlardan birisi gidiyor.

Öyle profesyonel ki, İngiltere'de kalıp burada aldığı ücreti rahatlıkla alabilecekken, ailesini orada bırakıp kendisini çok isteyen kulübe gelen bir adam o. Öyle samimi ki, gol attıktan sonra sevincini tribündeki yakınlarıyla paylaşmak isterken kendisini çekip yere düşüren takım arkadaşına tepkisi onu terslemek değil, küçük bir çocuk gibi yere yığılıvermek oluyor. Koskoca bir kıtanın en büyük futbolcusu olup, sizden orada övgüyle bahsediyor "gördüğüm en iyi taraftar burada" diyerek. Öyle sağlam bir karakteri var ki, kimseden esirgemiyor o insanın içini ısıtan gülüşünü... Öylesine futbol kokuyor ki, attığı her golde, her golünden sonraki sevinişinde, her pasında, şutunda hayranı olduğunuz bir futbolcuyu görmeniz mümkün hale geliyor.

Bok kokan kanalizasyonlardan mürekkep televizyonlarda izlediğimiz o iğrenç adamların diline pelesenk ettiği "parayı almayı biliyor ama" lafını kabul edenler dışında kimse gitmesini istemiyor bu adamın. Ücreti nedir bilmiyorum; Arda'dan fazla mı, Servet'ten az mı para alıyor umrumda değil. Bizim için tek bir kriter vardır, onu da yerine getiriyor(du) zaten Kewell. İyi niyetine hep inandık, öyle ki yeri geldi hiç umrunda olmayacakken stoperde oynamayı kabul etti. Sağlık kurulumuzun Uğur'dan, Serkan Çalık'tan, Emre Güngör'den sonraki kurbanı oldu. Yine de doktorları suçlamıyor, ama takdir edersiniz ki artık onlara güvenmeyecek.

Galatasaray kulübü her kulüp gibi taraftarına aittir ve Galatasaray taraftarı Harry Kewell'ın takımdan ayrılmamasını istememektedir (büyük kısmı tabii ki). Rijkaard, Haldun Üstünel, Adnan Polat... Kimse suçu birbirine atamaz. Rijkaard gitsin derse (ki buna inanmam ağzından duymadıkça) yönetim imzalasın sözleşmeyi, yönetim gitsin derse Rijkaard çeksin restini "kalmasını istiyorum" diye. Taraftarın bu kadar sevdiği bir futbolcuyu sevenlerinden koparmayın. Hani hep görüyoruz ya Metin Oktay'ın o meşhur sözünü her yerde; "bizi sevenleri üzmeyelim" diye, işte siz de üzmeyin onu sevenleri. Kewell'ı getiren sizler, şimdi de gitmesine izin vermemelisiniz. Aksi halde, kredinizin büyük bir kısmını kaybedersiniz gözümüzde. "Formanın hakkını veren" futbolcu aramak yerine elimizdekini kaybetmemek daha iyi değil mi? Kewell'dan daha profesyonelini, daha iyi niyetlisini "make an offer"la alabileceğinizi mi zannediyorsunuz? Sakat ya da yaşlıymış, bu bahaneler bizim umrumuzda değil. Verebileceğimiz tüm sevgiyi bize aynen geri veren bir adamın futbolu burada bırakmasını, uzun yıllar bu kulübe hizmet vermesini istiyoruz, o kadar!

21 Mayıs 2010 Cuma

Kadın Futbolu Şampiyonlar Ligi

 
Kadın futbolunun ilk Şampiyonlar Ligi finali az önce bitti. Maç Almanya'nın Turbine Potsdam takımıyla Olympique Lyonnais arasında oynandı ve bizim kızlar penaltılarda iki gollük avantajı değerlendiremeyerek kupayı Turbine Potsdam'a kaptırdı (7-6). Golsüz geçen maç penaltılara kalınca zaten çok korkmuştum, korktuğum başıma geldi. Yukarıdaki fotoğrafta gördüğünüz Sarholz o duruşuyla kupayı getirdi takımına. Ekran başında beni bile korkuttu, Lyonlu oyuncular ne yapsın.


Maçın ikinci yarısını izleyebildim sadece. Göze çarpan isimler, Lyon'da defansın ortasında oynayan Renard (kadın takımının Cris'i, müthiş bir fiziği var, kaya gibi), 10 numara "Zidanette" Louisa Necib, müthiş driplingci Amandine Henry, kaleci Sarah; Turbine Potsdam'da sahanın en iyi oyuncusu olarak gördüğüm Bajramaj ve penaltılara kadar beni neredeyse kendine aşık eden, ama penaltılarda çıldırtan kaleci Sarholz idi. Gözüm tabii hep bizim kızlardaydı, Alman takımının oyuncularının isimleri aklımda pek kalmamış. İki takımın da direkten dönen bir topu vardı, ama Turbine Potsdam daha çok pozisyon buldu ve aslında kupayı da Lyon'dan daha çok hak etti.



Kadın futbolu izlemek ilginç bir deneyim, herkese tavsiye ederim. Pozisyon zenginliği açısından pek doyurcu bir maç olmadı ama tüm maçları böyle geçmiyordur sanırım. Senelerdir 22 tane kıllı herifi izleyip "vay öküz, siktir ulan hayvan" diye bağıran birisi olarak bu gece "yapma be güzelim, hadi be kızım" diye serzenişte bulunabildim en fazla. Erkek futbolu kadar olmasa da oldukça sert geçti karşılaşma, ama gözlemlediğim kadarıyla kadın futbolunda öne çıkan takım oyunu kesinlikle. Kadınlardaki dayanışma duygusu erkeklerden çok daha fazla kuvvetli olduğu için böyle tabii bu durum. Teknik yönden olmasa da mücadele yönünden tam bir total futbol oynuyorlar, takım savunması bilinci üst düzeyde. Potsdam Lyon'a göre daha güçlü bir takım, taktik bilgileri üst düzey fakat Lyon kendilerini çok zorladı. Yine de yetmedi maalesef...


Lyon'un buralara gelmesinde en büyük pay başkan Aulas'a ait. Kadın futbol şubesine çok önem veren başkan, erkeklerde de kadınlarda da takım tarihinin en büyük başarısını gördü bu akşam. 20 küsur senelik çalışması meyvelerini veriyor ki benim de Lyon'u tanıdıktan sonra böylesine sevmemin asıl sebebi budur. Takımı ikinci ligden aldı ve Avrupa'nın en gıpta edilen rol model kulüplerinden birisi haline getirdi. Lyon Kadın Futbol Takımı'nın başına getirdiği isim Farid Benstiti, Lyon'la ikinci lig şampiyonluğu yaşamış eski bir futbolcu. Aulas kendisini çok seviyor ve ona çok güveniyormuş (Dağhan Irak'ın yalancısıyım). İki takım da Almanlar'a mağlup olmalarına karşın, bu istikrarla gittikleri sürece birkaç sene içinde Avrupa'da bir kupa kaldıracaklardır, ümidimiz o.

Not: Maçı olabilecek en güzel şekilde anlatan, dinleyenleri bol bol bilgilendiren Dağhan Irak'a teşekkürlerimi sunarım.

20 Mayıs 2010 Perşembe

Merci Sid!








Gollerinden ya da asistlerinden çok güzel karakterinle hatırlanacaksın.

Bu arada Licha'yla Hugo da "araya sıkışırız abi" dediler, kıramadım kerataları... Sorun olmaz di mi Sid?

David Villa Barcelona'da

 
Ibra'nın olası form düşüklüğünde, sakatlığında ya da cezasında yerini doldurmak Barça için sorun teşkil etti geride bıraktığımız sezonda. Oynadığı maçlarda önünden geçen topa ayak uzatmamasını, koşmamasını ve pozisyonları cömertçe harcamasını insanlar kafalarına takmışlar ki haklılar bir nebze. Ama ben Ibrahimovic'in bir hayal kırıklığı olduğunu ya da sisteme uyum sağlayamadığını düşünmüyorum. Onunla alakalı yanıldığım tek nokta egosu oldu. "ŞL kupası kaldırabilmek için egosunu törpüler" diyorduk ama pohpohlanmaya alışkın bir oyuncu idi o ve Barça'da bunu göremeyince son derece isteksiz bir görüntü çizdi. Yine de 45 maçta 21 gol 13 asistle oynayan bir oyuncu takımdan gönderilmez. Hele ki muazzam hava hakimiyeti ve yeteneğine sahipse... Ibrahimovic'in Barça'ya ne kattığını ve Eto'o ile farkını şurada açıklamıştık, tekrarlamayalım. Ama şunu da belirteyim; Villa'nın transferi Ibra için son derece faydalı olacaktır kanımca, ve kesinlikle takımdan gönderileceği manasına gelmemektedir. Zira forvet rotasyonunda her mevkide oynayabilecek bir oyuncudur Villa. Ibrahimovic-Messi-Villa üçlüsü bence Barça'nın ilk tercihi olacaktır. Barça Villa'yı birkaç pozisyonda oynayabileceği için aldı zaten.

Villa için 40 milyon euro ödenecek Valencia'ya. Oyun tarzını falan anlatmaya gerek yok, Barça'ya kariyerinde 268 maçta 164 gol atmış olarak geliyor. Uyum sorunu falan yaşayacağını sanmıyorum. Bojan'la, Pedro'yla, Ibra'yla, Messi'yle, Jeffren'le forvet rotasyonunu rahatlıkla götürürler bu sezon. Barça'ya bir sezon geç geldi, ama sonunda geldi. Dzamiamıza hayırlı olsun... Fabregas da gelirse Barça'nın oyununu ve kadrosunu tamamen mükemmelleştirmesi için Evra ayarında bir sol beke ihtiyacı olacak sadece.

19 Mayıs 2010 Çarşamba

The Trouble With Harry



Harry Kewell'la yapılmış bir röportaj var. İzlemek isteyenler tıklasın. Yazının başlığı oradan alıntı zaten. Röportajda her zamanki gibi Harry'nin buralarda ne kadar çok sevildiğinden, Avustralya Milli Takımı'nın ondan neler beklediğinden, ailesiyle ayrı yaşadığından, herkes onun için "bitti" derken onun futbolunun son demlerinde nasıl müthiş günler geçirdiğinden bahsediliyor. Ama videoda bahsedilen en önemli nokta Harry Kewell'ın kasık sakatlığı. Önceleri sol kasığıyla başı dertte olan ve kariyerinde bunu da kapsayan 14 operasyon geçirmiş olan Kewell bu sefer de sağ kasığından bir operasyon geçirmiş geçtiğimiz ocak ayının sonlarında, bu alanda dünyadaki en iyi ekip tarafından. Operasyon gayet iyi geçmiş, doktorlar da Harry'nin Dünya Kupası için hazır olabileceğini öngörmüş fakat şu sıralar bunun gerçekleşmesi pek mümkün gibi görünmüyor; sebebi ise Galatasaray'ın doktorları. Parantez arasında şunu belirteyim ki bu alelade bir suçlama ya da teori değildir, Kewell'ın ağzından duyuyoruz hepsini. İnanmayan izlesin röportajı, ya da şuradan indirip okusun söylediklerini. Kewell operasyondan sonra Türkiye'ye dönmüş, iyileşeceğine dair umutlu olarak, aslına bakarsanız ilerleyen günlerde oynayabileceği umuduyla hatta. Fakat yarasına birkaç dikiş daha atılması gerekiyormuş. Bizim doktorlarsa dikiş yerine stapler (tıpta buna ne deniyor bilemiyorum) ile sabitleştirme yolunu tercih etmişler, Kewell da buna onay vermiş fakat işler umdukları gibi yürümemiş; hatta Kewell bile yürüyememiş, topa vurmayı bırakın! Kewell onlara güvendiğini, fakat artık güvenmeyeceğini söylüyor. Bize düşen bunu oldu bittiye getirmemektir. İnşallah bu konuyu da sümen altı etmeyiz, Kewell'la sözleşme imzalanması için taraftar olarak elimizden geleni yaparız. Bu adam bize çok şey verdi; bol bol gol attı, takımın imajına büyük katkısı oldu, koskoca bir kıtada bizi temsil etti vs. Tabii ki bunların karşılığını da aldı ama bu alacağı karşılıkların arasında böyle bir şey olmamalıydı. Sırf neden olduğumuz bu trajikomik olay yüzünden bile sözleşmesini uzatmamız boynumuzun borcudur bence. En az bir sezon bile olsa...

Not: Yardımları için Uğur Orak ve Oğuz Toros'a teşekkürler.
Not 2: "Stapler" tek tek dikiş atmak yerine uç uca birleştirme yapan bir sabitleyiciymiş. Aslında elle dikiş atmadan daha güvenliymiş fakat röportajda da söylendiği gibi bu tercihin Kewell'ı iyileştirmek yerine ona zarar verdiği de aşikar. Konuyla alakalı bilgisi olan varsa lütfen paylaşmaktan çekinmesin.

18 Mayıs 2010 Salı

Stevie'den Arda Turan Taktiği

 
Joe Cole'ün sözleşmesi bitmek üzere ve peşinde Manchester United, Manchester City, Tottenham ve bizim Liverpool var. Joe'nun West Ham yıllarından beri hayranı olan Ferguson'un ikna kabiliyeti United'ın en önemli kozu olsa da bence en çok Liverpool'un ihtiyacı var bu adama. Gerrard da bizim gibi düşünüyor olmalı ki Joe Cole'e övgüler dizmiş:

"Topla Messi ya da Ronaldo kadar iyi, eğer konu topla yapabilecekleriyse alt edemeyeceği futbolcu yoktur."

Liverpool'a Ashley Young ya da Joe Cole'den birisi (mümkünse ikisi) gelmeli, artık topu aldı mı birkaç saniye içinde pozisyona girebilen, takım arkadaşlarını pozisyona sokabilen oyuncular şart bu takıma. Benayoun, Babel ya da Maxi Rodriguez bunu zaman zaman yapabilen futbolcular ama hem istikrarlı değiller, hem de bu konuda Joe Cole ya da Ashley Young'la boy ölçüşmeleri mümkün değil. Merseyside'ın kırmızı yakasına Arda'yı göndermek istiyoruz tabii ama ne yazık ki hem Arda'nın fizik-kondisyon eksikliğinden, hem de Liverpool'un maddi durumundan dolayı pek mümkün gözükmüyor bu transfer.

Arda'nın Serdar'ı getirttiği gibi Stevie'nin taktiği de işe yarar mı acaba? İnşallah...

Mehmet Batdal ve Serdar Özkan Galatasaray'da

 
Mehmet Batdal'ı hiç doğru dürüst izlemedim, sadece televizyonda konuşmasına denk geldim. Son derece aklı başında, ne söylediğini bilen bir gence benziyordu. Bunu en son söylediğimiz adamın Mustafa Sarp olduğunu düşününce buradan yola çıkarak ümit beslemek istemiyorum açıkçası. Ama inşallah takıma faydalı olur, Rijkaard'dan bir şeyler öğrenir, eline geçen bu şansı iyi değerlendirir. Serdar Özkan transferi çok daha riskli bence; Gökhan Zan'dan sonra Beşiktaş taraftarını kanser eden bir başka oyuncuyu daha almış olduk. Fenerlilerin bahsettiği kutsal ittifak bu işte aslında, Beşiktaş taraftarına iyilik yapıyoruz bol bol. Demek ki gerçekten de kardeş takımmışız!


Batdal oyun tarzıyla yeni Hakan Şükür olabilir diyenler var, inşallah yanıltmaz böyle diyenleri Mehmet. Serdar'sa yeni Ayhan mı, yeni Gökhan ya da Ferdi Elmas mı olacak bilemem ama Kewell giderse taraftarın sabırsızlığı ve siniri kendisine yönelir haberi olsun. İşi çok daha zor bence, zira Beşiktaş taraftarından çok daha sabırsızdır bizimkiler. Bakalım Rijkaard'ın elinde adam olamayan Aydın'ın tersine bir şeyler kapabilecek mi Serdar, hocasından. Yakın arkadaşı Arda'nın bu transferde payı olduğuna eminim, inşallah yüzünü kara çıkarmaz yeni kaptanının.

Hayırlı olsun, ikisi de hoşgeldi Galatasaray'ımıza...

Kim Bu? #7


İpucu yok. Çok zorlanırsanız yorumlarda bir ipucu veririm.

Cevap Harry Kewell'dı...

Saman Alevi

 
Bordeaux'nun Fransız futbolunu Lyon'un egemenliğinden kurtardıktan sonra düşüşe geçmesi ihtimaller dahilindeydi ama bu düşüşün bu kadar erken olacağını kimse tahmin etmiyordu sanırım. Kimilerine göre Blanc uzun yıllar burada kalacak, Bordeaux'ya bir futbol kültürü aşılayacak, vârisini de bırakıp başka bir maceraya atılacak ve Bordeaux tarihindeki unutulmazlar arasına girecekti. Ama Fransız hoca geçtiğimiz pazar oyunculara seneye takımın başında olmayacağını söyledi. Domenech'ten sonra milli takımın başına geçecek. Domenech'ten sonra kim gelse daha iyi olacağı için, bunu şimdilik tartışmaya gerek yok (!)


Ama Bordeaux ne yapacak Blanc sonrası, bu çok önemli. Lyon'un saltanatını sadece yıkan bir takım olarak mı kalacaklar, yoksa isimlerini unutturmayacaklar mı? Chamakh Arsenal'e gitti, Gourcuff ile Lyon ve Manchester City (hatta birkaç kulüp daha) ilgileniyor ve o da gitmek istiyor, zaten Blanc da takımı bıraktı. Chamakh kulübe para kazandırmayacak ama Gourcuff en az 20 milyon euro kazandırmadan gitmez. Fransızlar'ın iddiasına göre Türkiye'de değerini bilemediklerimizden Jean Tigana Bordeaux'nun başına geçecek. Eğer bu iddia doğruysa son derece akıllı bir seçim yapmış olurlar. Seneye Avrupa Ligi'ndeler fakat bu sezon ŞL'de yarı final oynadılar ve bu da kasalarına sağlam bir katkı yapacak. Tigana Saivet ve Sertic gibi gençlerin kazanılması için en uygun isimlerden birisi ki Bordeaux altyapısından Lyon'unkinin yarısı kadar verim alırsa bu üst sıralardan inmemeleri için onlara yeter. Bakalım istikrar ve sabır yolunu mu seçecekler, saman alevi gibi parlayıp sönmeyi mi?

17 Mayıs 2010 Pazartesi

17 Mayıs 1980


Bugün sadece kutlama günü değil. Baba Gündüz'ün ruhu şad olsun...

Mehmet Topal Valencia'da


Galatasaray kadrosundaki en düzgün karaktere sahip adamlardandı Mehmet. Galatasaray kültürünü sonuna kadar yaşardı; ne sahada ne saha dışında bir çirkefliğini görebilirdiniz Mehmet'in. Son derece mütevazi, içine kapanık, utangaç bir çocuktu. Artık 24 yaşında Valencia'ya giden futbolcumuz olarak anılacak. La Liga'nın pas trafiği, temposu, teknik kapasitesini falan bir kenara bırakalım da bu aslan parçası için Baba Gündüz'ün Palermo'ya yazdığı mektupta bahsettiği gibi onun için dua edelim. Taraflı tarafsız herkesin takdirini toplayan bu Malatyalı genç arkasında kardeşini bıraktı Florya'da. 4 sezon boyunca Galatasaray'daki o efsanevi şampiyonlukta büyük rol oynayan Mehmet, inşallah futbolu bırakana kadar dönmemek üzere gitmiştir buralardan.


Gelelim transferin Galatasaray için ne kadar önemli olduğuna. Bugünlerde Tottenham'ın Arda Turan için bir teklif yapacağı söyleniyor. Mehmet Topal'ın transferi Avrupa'da sadece ithalat yönünden gelişmiş piyasamızı ihracat yönünden de güçlendirebilmemiz için şimdilik iyi bir referanstır. Oradaki performansı tabii ki daha önemli fakat ilk etapta Galatasaray'ın Valencia'ya gönderdiği ön libero olarak tanınacak Topal Avrupa'da. Ne olursa olsun bu çok önemli. Şimdi Servet'i veya Arda'yı satabilme şansımız arttı işte. Öte yandan, bu transfer Türkiye'de futboluna bir şey katamayan ve bununla yatıp kalkmasa da kafasının Avrupa'da olduğu gözlemlenebilen Mehmet için de kendini kanıtlama ve daha önemlisi geliştirme şansı doğurdu. Örnek alması gereken en önemli isim olan Tugay var önünde, inşallah onunki gibi bir kariyeri olur. Gittiği kulüp La Liga'nın her sezon üst sıralara oynayan takımlarından Valencia. Baraja'nın yerini doldurma misyonu bekliyor kendisini ki bu ağır yükü kaldırmak için gereken potansiyele sahip Mehmet, yine de işi hiç kolay değil. Allah yardımcısı olsun.

Yolun açık olsun Mehmet. Güzel karşılandın, güzel anılar bırakırsın inşallah oralarda.

17 Mayıs

16 Mayıs 2010 Pazar

Lyon'da Sezon Sonu: Gelişme

Dün gece itibariyle Lyon Ligue 1'i ikinci olarak bitirdi ve 11. kez Şampiyonlar Ligi'ne gruplardan katılma hakkını elde etti. Sidney Govou'nun veda maçında ligden düşen Le Mans'ı 2-0'la geçti takım, Lorient da sahasında Lille'i yenince sezon çok da kötü bitmemiş oldu böylece. Öyle ki Aulas "kulüp tarihindeki en iyi sezon" olarak niteliyor bu sezonu.


Genel olarak ele alındığında bol alternatifli bir kadrosu var Lyon'un, fakat defans bölgesi için aynı şeyi söylemek mümkün değil. Takım savunmasında sorun yaşanmasa da geçen sezon defansın sağında, Squillaci'nin gidişinden beri de defansın ortasında yaşanan sorunlar Lyon'un başını ağrıttı. Bodmer, Toulalan, Anderson, Boumsong, Cris ve devre arasında takıma katılan Lovren dönüşümlü olarak oynadı defansta; bunlardan ikisinin orta saha oyuncusu olduğunu düşünürsek Lyon'un en çok güçlendirilmesi gereken bölgenin burası olduğunu görmek zor değil. Nitekim çalışmalara çoktan başlandı; Porto'dan rekor bir ücretle (30 milyon civarı bir rakam duydum) Bruno Alves transfer edilmek isteniyor. Orta sahaya da Gourcuff ve/veya Hazard'ı almak istiyor Aulas.

Takım defansta sorun yaşadı fakat, diğer bölgelerde de durum çok farklı değildi aslında. Juninho sonrası boş kalan liderlik mevkiini Lisandro Lopez kısmen doldursa da diğer oyuncular onun hırsından nasiplenmeyince zaman zaman, Lyon ŞL'de yarı final oynamasına rağmen ligde şampiyon olamadı. Yine de Avrupa'da alınan başarı kulüp tarihinde bir ilk, bunu yaşatan da Puel; bu yüzden bir şansı daha hak ediyor. Kadroda küçük çaplı bir revizyon yaparak çok daha dengeli bir takım kurabilir bu sezon. Neyse, bunlardan sonuç bölümünde daha çok bahsederiz, şimdi gelelim oyuncuları teker teker incelemeye.


Hugo Lloris: Kendi kuşağının en iyilerinden, hatta en iyisi desek abartmış olmayız sanırım. Kimseyi şaşırtmayacak bir şekilde Fransa'da yılın kalecisi seçildi. Gerland'daki Liverpool maçında gösterdiği performans halen akıllarda fakat o meşhur klişede söylendiği gibi birçok maç kurtardı bu sezon tek başına. Milan ve Manchester United ciddi şekilde istiyorlar onu fakat yüklü bir bonservisi gözden çıkarmaları şart bunun için. Çoktan Coupet'nin yerini doldurdu, Fransa Milli Takımı'nda da bir numarayı kaptı. Carrasso'nun ve Mandanda'nın performansları da son derece iyiydi fakat Lloris ülkesinin en iyi kalecisi şu an. Joel Bats'ın koçluğunun da bu gelişiminde payı var tabii ki. Yine de halen tam performansıyla oynamadığını düşünmekteyim. Gelişimini bu şekilde sürdürürse üç-dört sene içinde dünyanın en iyi üç kalecisinden birisi olur. 52 maça çıktı, 54 gol yedi, Montpellier karşısında asist bile yaptı. 9/10


Remy Vercoutre: 2 lig, 2 de kupa maçında oynadı sadece Remy. Coupet'nin gidişi sonrası Lyon kalesini bir süre korumuştu fakat Lloris de geldikten sonra formayı alamayacağını anlamıştır o da sanırım. İyi bir yedek, konsantrasyonunu üst seviyede tutabilen bir kaleci ve Lyon'u çok seviyor - ayrılmaması da bunu gösteriyor. Oynadığı kupa maçlarında gol yemedi, lig maçlarındaysa 5 gol yedi ve takım bir galibiyet, bir mağlubiyet aldı. 6/10


Mathieu Bodmer: Aslen orta saha oyuncusu ama stopere çekildi Puel tarafından ki bence en büyük hatalarındandır bu, Fransız hocanın. Bodmer pozisyonunu pek sevmedi fakat yaşadığı sakatlıkları düşününce bunu dert etmiyordur sanırım. Çok kaliteli bir oyuncu fakat sakatlıklar yüzünden 19 maça çıkabildi sadece. Muazzam tekniği, şutları, paslarıyla orta sahayı çekip çevirebilecek bir adam; seneye defansa takviye yapılır da asıl mevkiine geçerse, sakatlık belasından da kurtulduğu takdirde Lyon'a büyük katkısı olur. 4/10


Dejan Lovren: Genç Hırvat, kendisini Chelsea ve Tottenham'ın da istemesine rağmen Lyon'u tercih etti. 8 milyon euro ödendi onun için Dinamo Zagreb'e. Defansın her yerinde oynayabilen, tekniği vasatın üzerinde, çok hırslı ve agresif bir oyuncu Lovren. 2'si kupa maçı olmak üzere 10 maça çıkabildi sadece fakat seneye rotasyonda çok daha fazla yer bulacaktır. 5/10



Aly Cissokho: Bir aralar kendisi beni hayal kırıklığına uğratmıştı fakat istikrarı yakalayıp ritmi tutturunca coştu Ali. Milan dişlerindeki sorundan dolayı onu almadığına pişmandır eminim, Favalli'ye muhtaç olduklarını düşünürsek eğer. Tam 48 maça çıktı, arada kısa süren sakatlıkları da oldu. Çok iyi bir tekniği yok, müthiş bir driplingci değil; ben bir Evra beklemişim sanırım, o yüzden biraz hayal kırıklığına uğradım fakat Cissokho beni utandırdı. Yaptığı bindirmeler ve defansif gücüyle sol kanatta hiç sorun yaşatmadı, kendisi için ödenen bedeli hak ettiğini de gösterdi. 7/10


Lamine Gassama: Lyon altyapısının ürünlerinden. 21 yaşında ve aslında genç sayılmayacağı döneme girmiş sayılır, fakat Reveillere'den sonra sağ bekin ona emanet edileceği tahmin edilebiliyor. Cissokho'nun sağ bek versiyonu adeta. Onun gibi hızlı, hırslı, birazcık daha tecrübesiz ama çocuk Lyon'dan dışarı çıkmış değil, hoş görmek gerekir. 10 maça çıktı, ikisi ŞL'deki Fiorentina ve Liverpool maçlarıydı ve bu maçlarda gayet iyi oynadı - Lille maçını saymazsak, o maçta berbattı. Geleceğe dair büyük ümit veriyor ama fazla bir vakti kalmadı. Onu gördükçe aklıma Uğur geliyor, efkarlanıyorum... 6/10



Cleber Anderson: Sezonu sakat geçirdi. Sözleşmesi seneye bitiyor, sezon sonu beklenmeden gönderilir sanırım. 1/10


Cris: 49 maça çıktı, aşağı yukarı her sezon yaptığı gibi 4 de gol attı. Govou bir tenis maçında alkollü görülünce kaptanlığı elinden alınıp Cris'e verildi, o da pazubandını hakkıyla taşıdı fakat defanstaki partneri değiştikçe çok zorlandı. Dünyada değeri bilinmeyen oyuncular listesine en üst sıralardan giriş yapan Brezilyalı stoperimiz 33 yaşına geldi ve Lyon'daki misyonunu tamamlamaya doğru gidiyor. Futbolu orada mı bırakır, yoksa Caçapa veya Juninho gibi bir kariyer sonu macerası mı yapar bilemiyorum ama önümüzdeki sezon artık son sezonu olur sanırım Lyon'da, zira sözleşmesi seneye bitiyor. Alıştığımız üzere müthiş oynadı, Gerland'daki Bayern Münih maçındaki kırmızı kartı olmasaydı daha da iyi olurdu ama çok da önemli değil bu. 8/10


Jean-Alain Boumsong: Bence Lyon için yetersiz bir stoper Boumsong. Son derece düzgün karaktere sahip bir adam, centilmen ve sportmen bir oyuncu ama ancak bir yedek olabilir Lyon'da. Sakatlıklar onun da peşini bırakmadı, buna rağmen 29 maça çıkabildi. Seneye bitecek olan sözleşmesi uzatılmaz sanırım. 6/10



Anthony Reveillere: Geçen sezon Clerc'le beraber ikisi de diz sakatlığı yaşadı, Clerc o sakatlığı halen tamamen atlatamadı fakat Reveillere geri döndü; tam 47 maça çıktı bu sezon. Onun sözleşmesi de seneye bitiyor, 31 yaşında ve bir-iki sezon daha oynayabilecek gücü var.  Lyon kadrosunda ŞL bazında en tecrübeli futbolculardan birisi olan Reveillere çok iyi bir sezon geçirdi. Benim aklımda hep Real Madrid maçlarıyla kalacak. 8/10

François Clerc: Reveillere'in vârisi olması gereken adam Clerc'ti fakat yaşadığı şanssız sakatlıklar Lyon kariyerini bitirme noktasına getirdi onu. Sözleşmesi bitiyor ve uzatılmadı, İtalya'dan teklif aldığı söyleniyor ki o diz sakatlığından sonra pek akıllı bir seçim olacağını sanmıyorum bunun. İkna edilip getirilirse buralarda çok iş yapar fakat ikna edilebilir mi bilmiyorum. 27 yaşında ve artık kariyerinin sonlarına gelmeden farklı bir tecrübe yaşamak isteyecektir. 2'si ŞL olmak üzere 9 maça çıkabildi sadece bu sezon. Au revoir François diyelim biz de kendisine... 4/10


Ederson: Büyük hayal kırıklığı. Juninho "ne yaptım lan ben" diye dövünüyordur tavsiye ettiği adamın halini gördükçe. Çıktığı 36 maçın tam 20'sinde oyuna sonradan girdi. Belki ısrar edilip kendisine güvenilse, her Brezilyalı gibi daha iyi oynayabilecek bir futbolcu fakat eline geçen şansları hızla tüketiyor. Bir hücum oyuncusu fakat aldığı süre içinde 2 golü ve 4 asisti var sadece. Onun için Nice'e 15 milyon ödenmişti. 24 yaşında ve sözleşmesi iki sene içinde bitiyor. Asıl mevkii olan forvet arkasında oynayamıyor zira Puel'in sisteminde ya kanatta, ya da orta sahanın ortasında oynaması lazım. Rotasyonda kalmayı mı tercih eder, yoksa hep ismiyle beraber anılan İtalyan kulüplerine gitmeyi mi önümüzdeki yaz göreceğiz. İkincisi her iki taraf için de en iyisi olur bence. 5/10


Cesar Delgado: Bir rotasyon oyuncusu daha. Oynadığı 43 maçın 20'sinde sonradan girdi oyuna. Real Madrid ve Liverpool deplasmanlarında takıma galibiyeti ve turu getiren adamlardandı. Lyon'un Benayoun'u o, çok mücadele ediyor, bol bol öldürücü dripling yapıyor ama sürekliliği yok. Yine de iyi bir yedek. Sezonu 5 gol, 3 asist ve bir kas yırtığıyla kapattı. 7/10


Miralem Pjanic: Juninho'nun vârisi, Lyon'un geleceği yükselişini hızla sürdürdü. Madrid'de Lyon'a turu getiren golü atan Pjanic bu sezon 53 maça çıktı, 11 gol 13 asistle oynadı (15'inde oyuna sonradan girdi bu maçların). Frikik kullanıyor, oyun kuruyor, takımı ateşliyor, artık daha fazla gol de atıyor. Çok yönlü bir oyuncu, kanatlarda da oynayabilmesine rağmen asıl mevkii forvet arkası. Fakat Puel onu genelde ortada oynatıyor ki bu Pjanic daha çok mücadele etmek zorunda bıraksa da fazla fark eden bir şey yok oyuna katkısında. Seneye rotasyon elemanı olmaktan çıkıp da kadronun as elemanlarından olunca çok daha iyi olacaktır. 7/10


Maxime Gonalons: Saldırgan ön liberomuz, aslında hak ettiğinden az kart görüyor. Tecrübesizliğinden olsa gerek, çok kontrolsüz giriyor bazen rakibine, Allahtan şimdiye kadar kimseyi sakatlamadı! Liverpool deplasmanında attığı galibiyet golüyle büyük kredi toplayan Gonalons'un hırslı yapısı ve defansif yeteneği büyük artıları, fakat hızlı karar vermekte zorlanıyor ve çalım atmak ya da topu ayağında bekletmek gibi gereksiz işlere girişiyor. Kendinden beklentim çok büyük değil ama en az Toulalan kadar iyi bir oyuncu olacak kapasitesi var. 27 maçta 8 sarı, bir kırmızı kart gördü. 6/10



Kim Kallström: Lyon kadrosundaki bir diğer box-to-box orta saha oyuncusu Kallström'dür Bodmer'le beraber. Arada bir sol bekte ya da açıkta oynasa da asıl yeri olan orta sahaya geçince, gerekli süreyi de bulunca kalitesini gösteriyor. Bu sezona kadar yeterli süre bulamamaktan muzdaripti, bu sezon da durum aynı şekilde devam etse Lyon'dan ayrılabilirdi ama takımla 47 maça çıktı, 5 gol atıp 7 asist yaptı İsveçli. Şutları, frikikleri ve pasları muazzam. Kaleyi karşısında gördüğü zaman affetmiyor kolay kolay. Galatasaray ya da Liverpool'dan birisine gitmeyecekse Lyon'da kalmasını istiyordum, öyle oldu çok şükür. 2012'ye kadar sözleşmesi var (Transfermarkt'a göre). 8/10



Jeremy Toulalan: Jeremy 4 senedir Lyon'da, ilk golünü daha bu sezon attı. Gol atıp atmamak onun için hiç önemli değil, tam bir takım oyuncusu o. Agresif bir ön libero ama hiç çirkef değil, tam bir beyefendi. Mehmet Topal gibi yürüyüşüyle her an düşecek gibi görünse de, son derece soğukkanlı ve defansif sezgileri kuvvetli. Arada bir yavaş kalıp gereksiz top kaptırıyor ama o takım için çok önemli bir oyuncu. Bu sezonun ciddi bir bölümünde stoper oynamasına rağmen bunu hiç sorun etmedi ve görevini yaptı. 7/10


Jean Makoun: Makoun kaliteli bir ön libero aslında, fakat alışılandan biraz daha yumuşak bir oyun tarzı var. Lyon için Diarra'lar ve Essien'den sonra bir başka Afrikalı olarak biraz sönük kalıyor maalesef. Tabii ki onlar kadar iyi olmasını beklemiyoruz ama beklediğimiz bundan da fazlası. Yine de istikrarlı bir oyuncu, 41 maça çıktı takımla. 7/10


Michel Bastos: 13'ünde oyuna sonradan girdiği 47 maçta 15 gol, 4 asist. Bastos bir istatistik futbolcusu, belki de bu sayede Lille onu tam 18 milyona, yani aldığı fiyatın 6 katına satabildi Lyon'a. Lille'de geçen sezon 37 maçta 14 gol 13 asistle oynadı ama bu maçların sadece ikisinde 11'de başlamamış, bu da demektir ki ısrar edilmeden kazanılmayacak bir oyuncu o. Zaten Brezilyalı olması bunu gösteriyor. Sert şutları ve frikikleriyle skora her an etki edebilecek bir oyuncu olsa da asla bir Malouda değil. Topu alınca hızla çizgiye inebilecek yeteneğe, sert pasları kolayca yumuşatabilecek bir top kontrolüne sahip değil. Tekniği iyi, fakat sanırım benim bir kanat oyuncusundan beklentim bu değil, o yüzden Bastos'tan şimdilik memnun değilim. Seneye her şey daha güzel olur inşallah sevgili Michel. 6/10


Bafetimbi Gomis: Ezeli rakipten gelip de kendini kabul ettirebilmek, baskıya dayanıp iyi bir performans göstermek zordur. Hele bir de bunların üstüne hayati bir tehlike yaşarsanız, dağılmanız an meselesidir. Gomis'e bu yüzden biraz haksızlık ettiğimi düşünüyorum, zira iyi bir transfer olmadığını söylüyordum. 20'sinde 11'de başlamadığı 51 maçta 15 gol atıp 5 asist yaptı ki yeterli olduğunu söylemek mümkün değil aslında. Açıkçası o rahatsızlıktan önce ne kadar cesurdu, ne kadar istekliydi hatırlamıyorum ama Gomis'in Lyon'daki ilk yıl performansında bir etkisi olduğu kesin o olayın. İnşallah bir daha böyle bir şey yaşamaz. 6/10


Sidney Govou: Sid dün gece Lyon'a veda etti. Takımdan ayrılıyor, farklı bir tecrübe yaşamak istiyor. West Ham'ın kendisiyle ilgilendiği söylentiler arasında. 11 senedir Lyon'da, tüm şampiyonlukları gördü. Skora fazla katkısı olmaz pek, aslına bakarsanız abartılmış bir oyuncudur, bence futbolu bıraksa daha iyiydi. Ama daha oynamak istiyor, bunu da anlamak mümkün, sonuçta 31 yaşında, önünde en az 3 sene var. Lyon kariyeri boyunca 232 maçta 34 golü, 18 asisti var. O da Coupet gibi, Toulalan gibi çok düzgün karakterli bir adam. Kameralara sarhoş yakalanıp kaptanlığı kaptırmak? Affedilebilir... Merci Sid! 10/10


Yannis Tafer: Kendisinden Yeni Benzema diye bahsedilen Tafer yeteri kadar süre bulamadı. Sadece ikisine 11'de başladığı 11 maçta 1 golü 1 asisti var. Sol ayaklı ve sol kanatta da oynayabiliyor, hızlı, bitirici, soğukkanlı bir forvet. 19 yaşında ve fazla bir vakti yok patlamayı yapmak için. 3/10


Lisandro Lopez: Galatasaray'da yaptığımız gibi sezonun en önemli oyuncusunu sona bıraktık. Sezon boyunca Lyon'un ona ödediği her kuruşun hakkını verdi "Licha". Muhteşem bir profesyonel, terinin son damlasına kadar savaşıyor, inanılmaz bir konsantrasyona ve kazanma hırsına sahip ama bunların yanında çok önemli bir özelliği daha var: düzgün karakteri. Gelir gelmez takımla kaynaşmasından tutun da golü kaçırdıktan sonra rakip kaleciye sarılmasına, faul yaptıktan sonra özür dilemesinden tutun da milli takıma çağrılmamasına rağmen moral bozukluğunu oyununa hiç yansıtmamasına kadar dört-dörtlük bir insan o, müthiş bir futbolcudan önce. 49 maçta 24 golü, 9 asisti var fakat o istatistiklerden çok daha fazlası. Abarttığımı düşünebilirsiniz ama onu izlemeden anlayamazsınız bu yazdıklarımı. Benzema'nın yerini dolduramayacağını sanıyordum fakat çok büyük yanılgıya düşürdü beni sağolsun. Porto'dayken kendisini bir-iki maçta izlemiştim sadece, daha çok izleyince kalitesini gördüm. 4 tane takım tutuyorum (GS, Barça, Liverpool ve Lyon) ve bu takımlarım adına sezonun kazanımı kesinlikle Lisandro Lopez'dir benim için. Ligue 1'in en büyük yıldızı o, zaten "sezonun futbolcusu" ödülüne layık görüldü UNFP tarafından. Son sözüm, eğer takımınızda böyle bir oyuncu yoksa, gerçekten çok şey kaçırıyorsunuz... 10/10


Claude Puel: ŞL'de yarı final oynanmasaydı mümkün değildi bence gelecek sezonda da Lyon'un başında olması. Ama o, takımı müthiş bir şekilde motive etti ve bunu başardı ki Puel'in en iyi yaptığı şeylerdendir motive etmek. Kafasındaki takımı kurması için gereken ortam hazır; gelecek sezona yine iyi bir bütçe sunulacaktır emrine, artık bir-iki sezon içinde ŞL finali ve lig şampiyonluğu beklenir kendisinden. Kendisine basiretsiz diyen beni de şaşırttı, hatta... neyse. Sağolasın hocam! 8/10

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails