29 Nisan 2010 Perşembe
Mastürbatör
Kabul edin ya da etmeyin, Barcelona son dönemin en iyi futbolunu oynuyor. Ve siz cümlenizin herhangi bir yerine "bana göre" sözünü koyup yine kabul edin ya da etmeyin, bana göre günümüz Barcelona'sı futbolun en güzel yönünü yansıtıyor. Bol pas yapan, toplu hücum-toplu defans zihniyetini benimseyen, rakibe göre değil kendi felsefesine göre oynayan bir takım benim için "güzel oyun"u oynamaktadır. Kimine Catenaccio güzel gelir Mehmet Demirkol gibi, kimine sert İngiliz futbolunu en iyi temsil eden Manchester United'ın tempolu ve zaman zaman havadan işleyen oyunu. Kimi belki de EURO 2004'teki Yunanistan'ı savunur, "futbolun gereğini yaptı" diyerek.
Sorun da burada zaten; futbolun gereği nedir? Kazanmak mı, güzel oynamak mı? Güzel oynamak nedir peki? Bol pas yapıp çirkefliğe başvurmadan kendi felsefeni sahaya yansıtarak kazanmak mı, yoksa hep kazanmak mı? Başta da belirttiğimiz üzere bu göreceli bir kavramdır ve herkesin "güzel oyun" tarifi farklı olabilir. Geçen sezon Barça karşısındaki Chelsea'yi ya da dün akşamki Inter'i lanetleyebilirsiniz, ya da yaptıkları inanılmaz savunmaya hayran kalabilirsiniz. Zaten şahsi zevkleri eleştirmek haddimize değil. Konuşacağımız başka bir şey: Saygı.
Hani ŞL maçlarından önce TV'de hep görüyoruz ya UEFA'nın meşhur "respect" sloganını, işte bunu yaşamak da şart görüp de "bravo" demek kadar! Dünkü maçta iki tarafta da saygısız hareketler vardı; Barcelonalı Busquets'in oyunculuğu ve Barcelona'nın saha sulama sistemini açması son derece saygısızca hareketlerdi bana göre, aynı yerden kalkmayan Lucio ve maç bitiminde tribüne gider yapan Mourinho'nun yaptıkları gibi. Lucio'yu bırakıp Mourinho'ya gelelim. Şu futbol camiasında en çok nefret ettiğim figürlerdendir bu herif. Kazanmak uğruna yemeyeceği nane var mıdır bilmiyorum. Kâh "bu hakemlerle ben bir sezon uğraşırım, siz seneler boyunca onlara katlanacaksınız" der, kâh oyun başlamadan önce Puyol'un ensesine şaplak atarak kızdırmaya çalışır onu, kâh Milan'a sallamak için FC Zurich'i küçümser bu iğrenç herif. Kendinden başka bir canlıya saygı duyduğuna bile şüpheliyim. Hep kazanmaktır istediği. Hani Will Ferrell ironik bir dille diyordu ya; "Onlar kazananlar, o yüzden istediklerini söylerler" diye, Mourinho da kazandığı için her şeyi söyleyebileceğini sanar.
Ama beni asıl üzen, bu güce tapılması.
Kazanmak için her şeyi yapan bir adamı kınamak dururken, insanların kendisine Mesih muamelesi yapmasıdır beni üzen. İşine gelince Fatih Terim'i "egosu büyük" diye yerden yere vuran insanlar egoyla eş anlama sahip bu adama tapabiliyor. Aslında çok da önemli değil, sonuçta ben de kendi kendimi yemiyorum gençliğin ne kadar bozulduğuna (!) bakarak, ama kabul edilmesi gereken bir şey var ve bunu kabul etmiyor bu insanlar: Jose Mourinho'nun saygısızlığı.
Kazanmak iyidir, insana güven verir, etrafındakiler sana saygı duymaya başlar, yaşam standartların artar vesaire vesaire... Ama güçlü olmak birilerini ezmeyi gerektiriyorsa bunu gözünü kırpmadan yapmak apaçık zulümdür. Mourinho bu merdivenleri tırmandıkça zevke gelenlerin bu derece sevinmesinin en büyük sebebiyse, kendilerinin hayatta birilerini ezememiş olmasının verdiği ezikliktir bence. Unutmayın ki neredeyse her açıklamasının/demecinin ardında bir çirkinlik yatan bu adamla karakterinizi eşleştirmek büyük ipuçları verir şahsiyetiniz hakkında. "Tam kafadan kontak abi, yeri geldi mi akıl oyunlarıyla rakibini ekarte edecen" diyenlerin çoğu hayatta birilerine laf sokma ateşiyle yanıp tutuşanlar.
Tabii şimdi ben Galatasaraylı ve Lyonluyum; yani Fransa'nın en çok kazanan takımlarından birisini ve Türkiye'nin en başarılı takımını tutuyorum ve söylediklerime karşı bu antitez olarak kullanılabilir, ama bu Hagi'nin saha içi çirkefliğiyle Emre Belözoğlu'nun insani çirkefliğini birbirine benzetmekle aynıdır. Zira ben Galatasaray'ı ne kupası için tuttum/tutuyorum, ne de "her sene en az bir kupa" rüyasıyla yanıp tutuşmaktayım. Hep söylediğim gibi; güzel oyun, bir futbol kültürü, kaliteli altyapı ve bunlar oluşunca otomatikmen gelecek bir Avrupa kupası için senelerce beklerim sorun değil. Lyon'u tutma sebebim zaten Real Madrid nefreti ve Juninho'dan ileri gelir, ayrıca Avrupa arenasında sesini yeni yeni duyuran takımlardan birisi olmaları da cezbetmiştir beni ve onların başarısı için de uzun süre beklerim.
Başarı güzeldir, önemli olan onu nasıl kazandığınızdır. Benim Real Madrid'den niye nefret ettiğimi bu sezon çok açık bir şekilde gösterdi onlar, "parayı bastırıp kupayı alalım" diyen zihniyetleriyle. Barcelona'yı niye sevdiğimi ise izlediğim her maçta anlıyorum; sahada son saniyeye kadar sabırla pas yapan takım bu günleri görmek için senelerce sabırla bekleyen bir şehrin (medya ya da bir kısım taraftar bu sabrı göstermemiş olabilir zaman zaman) tezahürüdür zira benim için. Mourinho da yukarıda verdiğim ilk örnekteki kafada bir adamdır, gittiği her takımda başarılı olmuştur ve bu başarı için yapamayacağı şey çok azdır. Bu yüzden kendisinden nefret ediyorum, kazandıkları umrumda bile değil.
İsteyen "kesin sonuç veren, çok heyecanlı orgazmlar yaşatan bir mastürbatör" vazifesi gören bu iğrenç adamı sevmeye devam edebilir tabii...
Not: Fotoğraf Muharrem Belge'nin blogundan...
Not 2: Helal be Valdes. Hiç sevmezdim seni ama şu hareketinle gözümde yüzlerce kat arttı değerin.
Ibrahimovic ve Eto'o
"Geçen sezon Barcelona'yla ŞL kupasını kazanan Eto'o Inter'de, Inter'le ikinci turda Manchester'a elenen Ibrahimovic Barcelona'da. Yarı finalde karşılaştılar; Eto'o turu geçti, Ibrahimovic elendi. Bazen bir eleme turunun sonucu çok şey anlatır. Bu transferler iki takım için de fiyasko oldu."Yukarıdaki cümleleri yazıp bırakabilirdim. İnsanlar da bana Yılmaz Özdil muamelesi yapardı büyük ihtimalle. Ama hayatımın en yüzeysel anlarından birisini yaşamış olurdum. Eto'o' lu Inter'in Ibrahimovic'li Barcelona'yı elemesi sonucu "ne gerek vardı şimdi bu transfere" diye düşünenler çok, bu insanlar televizyonda Barcelona'yı şampiyon yapabileceğini iddia edenlerle aynı adamlar -veyahut aynı kafadalar onlarla. Aslında sırf bu "şampiyon yaparım" sözü bile ne durumda olduğumuzun kanıtı, şampiyon yapabileceğimizi iddia ediyoruz, sistem kurabileceğimizi, farklı bir futbol kültürü oluşturabileceğimizi değil. Zira günü kurtarmak makbuldür buralarda, daha acı olansa bunu görmenin ötesinde kabul etmektir. Skibbe Galatasaray'daki futbolun zihinsel altyapısını değiştirmek için çalışmaya niyet ettiğinde aldığı cevabın "değişmez bunlar" olduğunu söylemişti. Rijkaard müthiş kariyeri sayesinde şimdilik bu cevabı almıyor tabii ama seneye de burada olursa takım müthiş yol almış dahi olsa en küçük hataları bile abartılarak eleştirilecek. İşte bizdeki bu kafa Eto'o-Ibra takasını sadece bir ŞL eşleşmesine bakarak değerlendirir, şak diye "gerek yoktu, güzelim düzeni bozdular" dedirtiverir.
Ama konuyu her yönüyle ele almak lazım. Geçen sezon Eto'o 36, Ibrahimovic 29 gol attı her alanda fakat Eto'o Barça'yla 3 kupa kazandı (ŞL, Lig şampiyonluğu ve Copa Del Rey), Ibrahimovic'se Inter'le sadece lig şampiyonluğu yaşadı ki katkısı çok büyüktü bu şampiyonlukta (taraftara hareket çekecek kadar). Jose Mourinho'nun oyuncu yönetimindeki yeteneğini göz önünde bulundurursak Ibrahimovic'in onun elinde çok tehlikeli bir silaha dönüştüğünü görmemek mümkün değil. Aynı Mourinho "Eto'o Ibrahimovic'ten daha değersiz değil" ve "Lampard bence dünyanın en iyi oyuncusu" gibi sözler de sarf etmişti (Lampard'ı Inter'e getirebilmek, Eto'o'nun performansını yüksekte tutabilmek adına). Eto'o Barcelona'nın sisteminde sırıtmak şöyle dursun, bilakis tamamlayıcı öğelerden birisiydi ve bireysel olarak da müthiş bir performans göstermişti yukarıda bahsettiğimiz üzere. Ama Deco ve Ronaldinho'yla birlikte takım içi huzuru bozanlardan birisiydi, bir sezon önceden bileti kesilmesi gerekirken takımda kaldı ve takımın geçen sezon gösterdiği müthiş performansta önemli görevler üstlendi. Yine de Eto'o -müthiş hızı ve mücadelesi önemli bir artı olsa da- Ibrahimovic'ten daha kaliteli bir forvet değil bence. Ibrahimovic'se Inter'i tek başına taşıyan adamdı; kendine güveni tam, soğukkanlı, bitirici, bir Brezilyalı gibi müthiş bir tekniğe, yeteneğe ve yine bir Breziylalı'nın ruh haline sahip bir forvet o. Potansiyelinin sınırlarını zorladığında dünyanın en iyisi odur benim nazarımda. Hava toplarındaki hakimiyeti ve defansı meşgul edişi Barcelona'nın hücum çeşitliliğinin sadece hıza bağlı kalmamasını sağlıyor (Xavi'nin Rusya'daki Rubin Kazan maçında Ibra'yı nasıl yüksek bir duvarmış gibi kullandığını hatırlayın, havadan oynamaya çok müsait Ibrahimovic ve Barcelona'da uzun oyuncuya ciddi anlamda ihtiyaç var, tabii ki yerden paslaşmada da dünyadaki çoğu forvetten iyi). Messi'nin bu kadar çok gol atması sadece kendini daha çok geliştirmesine değil, Ibrahimovic'in Messi'nin bu kadar boş alan bulmasına yaptığı katkıya da bağlı aynı zamanda. Ve tabii ki futbolun estetik yönünü en güzel yansıtan oyunculardan birisi Ibrahimovic. Onun için "egosu büyük" demek kısmen doğru olsa da o bence kırılgan bir ruh haline sahip ve övülmeyi bekliyor. Bunu Barcelona'da ne kadar bulur bilemeyiz tabii ama bence gelecek sezon uyum sürecini atlatacak ve takıma tam anlamıyla adapte olacaktır.
Yeniden Eto'o'ya dönelim, Kamerunlu 16 gol 5 asistle oynuyor halihazırda. Barcelona'daki performansına ulaşamamasının sebepleri tabii ki başka bir oyun sistemi ve başka bir ülkeye adapte olmasının zaman alması, fakat Mourinho onu bence çok iyi kullanıyor yine de. İtalya'daki sertliğe dayanamamasını iddia etmekse saçma olur. Dün takım 28. dakikadan itibaren 10 kişi oynayınca sol beke kadar gelip yardım etti. Kaybetmeye tahammül edemeyen yapısıyla tam da Mourinho'nun istediği oyunculardan birisi o. Kişisel başarılarına bir tane daha ŞL kupası, bir de Serie A şampiyonluğu ekleyecektir bence bu sezon.
Ibrahimovic'se dışarıdan vurdumduymazmış gibi görünen oyununa rağmen 21 gol 10 asistle oynuyor bu sezon. Ama dediğimiz gibi, sistemdeki yeri çok önemli. Yine de Sarı Fare'nin dediği gibi "topu kaptırdığı zaman koşması gereken ilk oyuncu olması lazım" ki bu da zaman alacaktır. Eto'o'ya göre yavaş bir oyuncu ama "topu koşturma"da kendisiyle boy ölçüşebilecek çok az santrfor var. Hava toplarındaki hakimiyeti ve -şimdilik- sorun çıkarmayan kişiliğiyle kendisinden beklenenleri tam anlamıyla veremese de kesinlikle yüzeysel olarak bakılıp da "yanlış karar" olarak değerlendirilecek bir oyuncu değil bence Ibrahimovic.
27 Nisan 2010 Salı
Lyon - Bayern Münih maç öncesi
İki takımın da Şampiyonlar Ligi tecrübelerini bir yana bırakırsak; Bayern Münih'in en büyük kozu Robben, Lyon'unki Lisandro Lopez. Hollandalı ne Chelsea'de, ne Real Madrid'de dikiş tutturamadı (ya da kıymeti bilinmedi kendisinin) ve kendini ispatlamak istiyor en azından ŞL finaliyle; Arjantinli ise milli takımla Afrika'ya gitmek istiyor ki ikisinin de istediği şeyler öyle kolay kolay başarılacak türden değil ve bunun için takımlarıyla ŞL'de final oynamaları şart gibi.
Almanya'da Lyon'u yıkan golü Robben atmıştı -top kaleye giderken Müller'in kafasına çarpsa da- ve Bayern'den Ribery (kendisine bol bol küfrettim zira Lisandro'nun ayak bileği paramparça olabilirdi), Lyon'dan da Toulalan kırmızı kart görmüştü. Lisandro'nun iki kırmızı kart arasındaki 17 dakikalık sürede bir gol atılamamasından dolayı ne kadar üzgün ve sinirli olduğunu okumuştum geçenlerde. "Risk almadık" demişti. Bugün de Lyon'da yabancı oyuncuların ülkeye uyum sağlamasından sorumlu olan Isabelle Dias'ın Lisandro hakkındaki açıklamalarını gördüm. "Sosyal bir insan değil o." diyor Dias. "Onun için hayat uyumak ve çalışmaktan ibaret, 'underground' yaşıyor. Eğer performansı iyi değilse bunu hemen anlarsınız: omuzlarını düşürür, yere bakar... Çok profesyonel ve diğerlerinden de bunu bekliyor." Sonny Anderson'un 'Licha' hakkındaki yorumları ise şöyle: "Dünya Kupası'na gitmeyi hak ediyor. Finale kalırsak, bu ihtimal daha da kuvvetlenecek."
İlk maçta Lyon'un tam yedi oyuncusu sarı kart sınırındaydı ve bu oyunculardan Toulalan 3 dakika içinde iki sart gördü -tamamen Rosetti'nin durumu eşitlemesi ve Schweinsteiger'in tiyatrosu sayesinde. Kart sınırındaki diğer oyuncularsa Cris, Cissokho, Delgado, Gonalons, Pjanic ve Kallström; Bayern'de kart sınırında oyuncu yok. Lyon'da Cris, Makoun ve Boumsong'un oynaması şüpheli; Toulalan kart cezalısı, Clerc ve Bodmer sakat. Bayern'de Tymoschuk sakat, Pranjic ve Ribery kart cezalısı; Contento, Demichelis, Van Buyten ve Klose'nin oynaması şüpheli.
Lyon Eyjafjallajökull sağolsun 700 küsur kilometre uzağa otobüsle seyahat etti - ki bunun Barça'nın performansında da etkisi vardı bence- ama hafta sonu maç yapmadı (Monaco maçı 12 Mayıs'a ertelendi), gerçi Van Gaal'in hiç hoşuna gitmedi bu durum. Yine de o yorgunluğu atmak için bu şarttı bence, yani ortada haksız bir durumun olmadığına inanıyorum. Bir de şöyle bir şey var; surface de réparation blogunda okudum bunu da, Claude Puel Lyon'a 100 km uzaktaki Le Puy kasabasında hazırlamış oyuncuları maça; taze süt ve peynir takviyesi ve tabii ki baskıdan uzak olmak için. Bu arada bunu fırsat bilip bir kez daha özür dileyelim Fransız'dan, kulübün asıl hedefinin büyük kısmına çoktan ulaştı, bu sezon olmazsa birkaç seneye kadar da o kupayı alabilir bence. Yüzümüzü kara çıkardığı için çok teşekkür ediyorum Puel'e.
25 Nisan 2010 Pazar
Gezersin de Döversin de, Boynumuz Kıldan İnce
Hakem maçın önüne geçtiği zaman yazarım ben sayın Bünyamin Gezer. Verilmeyen penaltıdan bahsederken bile takımın nasıl oynadığına bakarım. Eğer takımım iyi oynamadıysa hakeme fazla yüklenmem.
Ama sen son derece güzel, bol pozisyonlu, heyecanlı bir maçı katlettin bu akşam.
Meslektaşların her türlü futbol eylemini dövüş sporu olarak görürken sen her maçı gövde gösterisi yapmak için kullanıyorsun. Gaziantep'te futbolcuyu istediğin yerden çıkmadı diye sarı kartla cezalandıracak kadar ruh hastası olduğunu görmüştük. Bu akşam maçı izlerken çok değerli üstadınız kâh bahis, kâh senelerce mecazi anlamda kullandığı boru reklamıyla bizi çıldırtmaya devam ediyordu kaldığı yerden. Türk hakemini de anlamak lazım (!) zira rol modeliniz bu adam işte. Senelerce basur tedavisiyle, pastırma maceralarıyla, "kıstırırım"larla insanları zehirledi, sizi de bu hale getirdi. Tabii ki tek sorumlusu o değil, o sadece üstüne düşeni yaptı! Bugün kahvede Rijkaard'a "gitsin bu ibne de" diyen adamın temsilcisi olduğu linç kültürünün sadık bir uşağıydı sadece o.
Lucas Neill'ı atman ne kadar saçmaysa (birinci sarı), Zapo'yu atman da o kadar saçmaydı (ikinci sarı). Sana karşı olan küçücük bir isyanda sarı kartı çıkarıveriyorsun çünkü döversin de seversin de, babacansındır. Tabii bizim taraftarımızın payı da büyük aslında bunda, Saraçoğlu'ndaki o baskıda neler yaptığını da biliyoruz. "Stadın başına yıkılmaması" için yapmıştın sahi onları değil mi? Kusura bakma... Islıklar yeterli olmayınca ortamı boş bulman da normal tabii. İşte tam da bu yüzden Fenerbahçe sahadaki rezaleti (çirkeflikler ve kötü oyun) bir yana bırakırsak, sırf taraftarı sayesinde bile şampiyonluğu hak ediyor (saha dışında neler olur onu bilmem). Gün geldi kendi golcüsünü ağlattı, gün geldi hakemi korkudan altına ettirdi Fenerbahçeliler. Fenerbahçe taraftarı hep inandı, üstüne düşeni fazlasıyla (bu "fazla"yı hepimiz biliyoruz) yaptı ve şampiyonluğu getiriyor işte.
Bugün oyuncularımızın hepsinden memnundum, Caner dahil. Lucas Neill'dan ise fazlasıyla memnundum, oyundan atıldıktan sonra şu kare gözlerimin önünden gitmedi. Tabii bu fotoğraf üzerinden Hagi'ye vuracaklar çıkacaktır, varsın vursunlar. Adam olmamakla çirkef olmak arasındaki farkı anlayamayana açıklama yapmaya gerek yok.
23 Nisan 2010 Cuma
23 Nisan
Günün anlam ve önemine binaen tüm çocuklara Child In Time hediyem olsun.
Sweet child in time, you'll see the line
The line that's drawn between, good and the bad
See the blind man, he's shooting at the world
The bullets flying and they're taking toll
If you've been bad, Lord I bet you have
And you've not been hit by flying lead
You'd better close your eyes, you bow your head
Wait for the ricochet, yeah
Sweet child in time,time, you'll see the line
The line that's drawn between, good of us and the bad of us
See the blind man, shooting at the world
The bullets flying they're killing everyone
If you've been bad, Lord I bet you have been bad
I bet you have been bad, you've not been hit by flying lead
You'd better close your eyes, you better bow your head
Wait for the ricochet...
Sweet child in time, you'll see the line
The line that's drawn between, good and the bad
See the blind man, he's shooting at the world
The bullets flying and they're taking toll
If you've been bad, Lord I bet you have
And you've not been hit by flying lead
You'd better close your eyes, you bow your head
Wait for the ricochet, yeah
Sweet child in time,time, you'll see the line
The line that's drawn between, good of us and the bad of us
See the blind man, shooting at the world
The bullets flying they're killing everyone
If you've been bad, Lord I bet you have been bad
I bet you have been bad, you've not been hit by flying lead
You'd better close your eyes, you better bow your head
Wait for the ricochet...
22 Nisan 2010 Perşembe
Chris Toy Röportajı
Studs-Up'ı biliyorsunuzdur, Footballove'da ve burada gördüğünüz karikatürlerin yayımlandığı site (Tottenham taraftarının korkulu rüyası!). Özellikle bizde olmayan bir mesleği icra ettiğinden dolayı sitenin sahibi ve karikatürlerin çizeri Chris Toy'un ve işlerinin büyük bir hayranıyım ben. Bu yüzden onunla röportaj yapmanın güzel bir fikir olabileceğini düşündüm ve mail attım kendisine, olumlu bir cevap geldi fakat yoğunluğundan dolayı bayağı vakit aldı cevapları almam. Maalesef fotoğrafı yok, "Pengy'yi koy ya da fotoğrafsız yayınla gitsin" dediği için birkaç karikatürünü ekliyorum aşağıya ben de. Buyrun efendim:
- Öncelikle röportajı kabul ettiğin için teşekkür ederim. Tanışma babında bize kendinden söz edebilir misin?
- Ben Chris Toy, Studs-Up isimli mizah sitesinde futbolla ilgili yazıp-çiziyorum.
- Hangi mizah efsaneleri ya da kültürleri tarzında ve hayatında etkili oldu?
- Monty Python, Black Adder ve Bottom gibi İngiliz klasikleri çocukluğumda benim için en iyileriydi. Daha sonradan ortaya çıkan South Park, The Office, Family Guy ve The Cleveland Show gibi yapımların her bölümlerinde ne kadar komik oldukları beni şaşırtıyor. İyi komedi ürünlerinin çoğu aynı köklerden geliyor.
- Kişisel zevklerinizden konuşalım, olmaz mı? Mesela sence gelmiş geçmiş en iyi müzik grubu hangisidir? Ya da en iyi film? Ve en önemlisi; İngiltere'de, Avrupa'da ve Güney Amerika'da hangi takımları tutuyorsun?
- Ah, pek emin değilim. hip-hop'tan klasik müziğe birçok tarzı severim. Sadece o anki ruh halime ve şarkıya göre bağlı bu. İzlediğim filmlere gelince; Star Wars'ı çocukken haftada belki iki kez izlerdim, o yüzden ona rakip bulmak zor gibi. Ayrıca The Professional'ı (Leon'dan bahsediyor sanırım) gün boyunca izleyebilirim, kaliteli film. Tuttuğum takımlara gelince, insanları tahmin etmeye zorlamayı seviyorum :)
- Türk futbolunu iyi bildiğini söylemiştin bana (şu an birçok kişinini heyecanlandığına emin olabilirsin), o yüzden neler bildiğini söyle biz de bakalım yeterli mi değil mi. Biz İngiliz futbolunun her şeyini biliyoruz, yani bize borçlusunuz dostum!
- Her şeyini bildiğimi söyleyemem ama; büyük takımları biliyorum ve eğer yeterli olacaksa, Football Manager kadromda 4 tane Türk oyuncu var!
- Şimdiye kadar futbolda seni en çok heyecanlandıran şey ne oldu?
- Hangi takımı tuttuğumu söylemeden cevaplamak zor bunu :)
- Tottenham taraftarından korkuyor musun? Tottenham gerçekten de Araf mı? Yani İngiltere'de onlara böyle mi bakıyorlar? Hani şu muhabirin söylediği gibi: "Tottenham Şampiyonlar Ligi'ne kalırsa, o zaman Tanrı hepimize yardım etsin."
- Hiçbir fikrim yok! Ama şunu biliyorum ki kimse Tottenham taraftarlarıyla kendilerinin yaptığından daha fazla dalga geçmiyor.
- A Fish Called Wanda'da, John Cleese Jamie Lee Curtis'e şöyle der: "İngiliz olmanın nasıI bir şey olduğu hakkında fikrin var mı? Her zaman o kadar doğru olmak? Yanlış yapma korkusuyla devamlı kasılmak? Birine "Evli misiniz?" diye sorup "karım bugün beni terk etti" cevabını almak. Ya da "Çocuğunuz var mı?" diyince Çarşamba günü tümünün yanarak öldüğünü öğrenmek? Görüyorsun biz hepimiz utanmaktan ölesiye korkarız. Bu yüzden ölüler gibiyiz." Sanırım 2010 İngiltere'sinin resmi bu değil, öyle değil mi? Bunu sana İngiliz mizahının bir hayranı olarak soruyorum, röportajcı olarak değil. Futbolcular, taraftarlar ve teknik direktörleri konu alan çok cesur bir iş yapıyorsun (İngiliz mizahındaki diğer ürünlerde olduğu gibi), bunun bir sonucu olarak insanlar seni parmaklarıyla gösterip "İşte bizi aşağılayan adam!" diyor mu? Demek istediğim şu; eğer Türk olsaydın çoktan vatan haini olmuştun. Çünkü biz futbol konusunda sevdiğimiz diğer tüm şeylerden daha fazla hassasız ve herkesin istediği takım hakkında istediği şeyi düşünebileceğini kabul edemiyoruz ki bu temel özgürlüktür. Aynı durum İngiltere'de de var mı?
- Hayır bu konuda hiçbir endişem yok, gerçi bunun diğer ülkelerde büyük bir sorun olabildiğini de görüyorum. Ama İngilizler her gün kendileriyle dalga geçer, ben bunu sadece mizahi bir şekilde yapıyorum. En azından benim işim bariz bir şekilde şakadan ibaret, tabloidlerde insanlar hakkında ne saçmalıklar yazdıklarını görebilirsiniz.
- Elinde olsaydı Liverpool'u bu berbat durumdan kurtarmak için neler yapardın?
- Kurtarılacak durumda olduklarına emin değilim, başarılı bir kulüp başkanından futbolcusuna, hocasına kadar uyum içinde iyi bir şekilde çalışan insanlara muhtaçtır. Şu sıralar Liverpool'un bunlardan hiçbirine sahip olmadığını düşünüyorum.
- İşte en önemli soru: Premier Lig'de hangi Türk futbolcuyu görmek isterdin?
- Cevap basit: Arda Turan. Bence Türk oyuncular genellikle sertlik ve yeteneğe bir arada sahip, o yüzden bir İngiliz kulübünde ipleri nasıl eline aldığını görmeyi isterdim.
- Rüya 11'ini söyler misin bize? Menajer ve yedeklerle beraber tabii ki. Bu Türkiye'de bir röportaj geleneğidir, belki de tüm dünyada öyledir bilemiyorum. (Menajeri ve yedek oyuncuları yazmayı unutmuş, ben de daha fazla rahatsız etmek istemedim kendisini)
- Casillas, Maicon - Vidic - Mexes - Bale, Xavi - De Rossi - Iniesta, Messi - Drogba - Ronaldo
- Son olarak Koray'ın sorusu: Nasıl çiziyor? Software mi kullanıyor tablette mi çiziyor?
- Son olarak Koray'ın sorusu: Nasıl çiziyor? Software mi kullanıyor tablette mi çiziyor?
- Wacom Cintiq 21UX tablet kullanarak Photoshop'ta çiziyorum.
Röportajın İngilizce'si için tıklayınız.
Ironic Side of The Moon
Pink Floyd'un Mother şarkısını dinlediyseniz "annen tüm korkularını sana aktaracak" cümlesi dikkatinizi çekmiştir. Hangi anne çocuğuna böyle bir şey söyleyebilir? Hangi anne çocuğunu "tüm kâbuslarını gerçeğe dönüştüreceğim yavrum" diyerek avutur? Mother'da bunları duyarsınız, sanıldığı gibi sevgi yüklü bir şarkı değildir zira o. Yine eğer Coming Back To Life'ı dinlediyseniz "nasıl oluyor da bu şarkı müziğiyle coşarken sözleri tüylerimi diken diken edebiliyor?" diye düşünmüşsünüzdür belki. O isyanın böylesine coşturucu nağmelerle nasıl uyum sağladığına şaşırmışsınızdır hatta bir de. Time'daki zaman tarifine üzülerek hak vermeniz bir yana, müthiş gitar rifflerine kendinizi kaptırmanıza anlam vermemeniz de karışık duygular içine sevk etmiştir belki sizi. Çünkü melankolinin insanı uyuşturduğunu biliyordunuz siz, fakat kanınızı kaynatması? Money var bir de tabii, paranın ve tapınıcılarının maskesini düşürürken saksafonun da eşlik ettiği o müthiş efektler ve gitar riffleri yerinizden kaldırmaya ant içmiştir sanki bu şarkı. Peki In The Flesh? Roger Waters'ın bir SS subayı edasıyla seslendirdiği bu mükemmel hiciv başlı başına bir ironidir zaten eleştirici yönüyle.
Pink Floyd'un her şarkısı Not Now John ya da Another Brick In The Wall gibi saldırgan; Echoes, Comfortably Numb ya da Shine On You Crazy Diamond gibi bariz bir şekilde duygu yüklü değildir. Arada bir ironik olmayı seçmişlerdir. Çok da iyi etmişlerdir. Yukarıdaki fotoğrafta gördüğünüz David Gilmour'un "duvar" önünde verdiği selamda yaptıkları gibi...
BİY
An itibariyle Blog İdman Yurdu'ndan ayrılmış bulunuyorum. Kendilerine şimdiye kadarki desteklerinden (tanıtım, ziyaretçi sayısı vb.) ötürü teşekkür ederim.
20 Nisan 2010 Salı
Arda ve Baskı
Daha önceden baskıyı çok iyi kaldırabildiğini söylemiştim Arda'nın, bugün Caner'le ettiği kavganın ardından yanılıp yanılmadığımı düşündüm fakat Arda'ya böyle bir "dalgalı kur" uygulandığını daha önceden hiç görmediğim aklıma geldi. Hakan Şükür'le bizden başka neredeyse herkes dalga geçer, performansını değil özel hayatını görür, kendisini de sevmezdi. Fakat biz her tartışmada Hakan Şükür'ü savunduk -çoğu zaman körü körüne- zira o sahada formasının hakkını en çok veren oyuncularımızdandı. Nitekim bu desteği arkasında bulamadığı zaman, yani yurt dışında nasıl bir performans gösterdiğini ve bu ortama her dönüşünde nasıl oynadığını hepimiz biliyoruz. Baskı hep üstündeydi fakat ona verdiğimiz destek de eşine az rastlanacak türdendi.
Bugün Arda Turan Galatasaraylılar tarafından nasıl görülüyor? Kimisi onu Büyük Kaptan olarak kabul ediyor, kimisi götü kalkmış şımarık bir adam, kimisi de formasına aşık bir Bayrampaşa çocuğu... Herkesin beklentileri farklı fakat yine herkesin kabul etmesi gereken bu adamın Galatasaray kaptanı olduğu, öyle ya da böyle. Kaptanlığı kaldıramıyor olabilir fakat ailenin zeki çocuğuna nasıl davranmak gerektiğini biz biliyor muyuz acaba? Bir pohpohlayıp, sen aslan-kaplansın deyip, bir sertçe azarlayacak mıyız onu?
Destek için kriterim bellidir benim, takımını çok sevmesi ve samimi olması yeterlidir o futbolcuya arka çıkmam için. Cihan Haspolatlı'yı halen saygıyla anıyorsam, Mustafa Sarp'ı layık görüyorsam takımıma, bu yüzdendir. Caner Erkin'in de seneye bu kulüpte olmamasını istemem aynı sebeptendir işte. Kavga hiç önemli değil, benim Caner'le ve Arda'yla alakalı düşüncelerimde bir etkisi olmadı o kavganın. Caner Atletico Madrid maçında ve sonrasındaki birkaç maçta bana nasıl bir adam olduğunu gösterdi. İsteyen istediği gibi görür ya da okur o maçtaki tavırlarını fakat ben gördüklerimle O'nun Galatasaray formasını giymesini istemediğime bir süre önce karar verdim. Ve açık söylüyorum ki kendisine bir yumruk atmak isteyenlerden birisi de bendim. Sebep sadece kırmızı kart yemesi de değil ki samimi söylüyorum bu kartına bile fazla kızmadım o sıralar. Sonradan o iğrenç inadı beni böyle düşünmeye sevk etti. Yumruğun kimden gelmiş olduğu önemli değil, veya benim ne kadar şiddet yanlısı olduğum da, fakat bence Caner bunu hak etmişti. Nush ile de, tekdir ile de uslanmadı ve inatçılığının cezasını böyle buldu bence. Arda'nın böyle bir görevi yok tabii, kaldı ki belki de tamamen çocukça bir sebepten saldırmıştır Caner'e fakat eğrisi doğrusuna geldi benim nazarımda. Şiddete ne kadar prim verirsiniz, şiddet kriterleriniz nedir bilemiyorum ama benim kriterlerime göre Caner bu şiddeti hak etti -yine söylüyorum, şiddeti uygulayanın böyle bir niyeti olmasa da, zaten benim için uygulayan değil uygulanması önemliydi. Fenerbahçeli olmasının zerre kadar alakası yok bunla, kendisi ısrarla kazanılmaya çalışıldıkça O inat ediyor ters yönde. Aynısını geçen seneki Sabri için de düşünüyordum mesela fakat Sabri inanılmaz bir şekilde yendi bu sinirini ve inadını.
Arda'ya gelirsek yeniden, bu yumruk son zamanki olaylardan sonra çok normaldi bence. Bu olay kendisini taraftara sırt çevirmesinden dolayı kınayan ve hatta asanlar için büyük bir fırsattır, ki bu da normaldir. Nasıl olsa takım kötü gitmeye başladı, o zaman yapmamız gereken Arda'nın yabancı düşmanlığını, kilolarını, kız arkadaşını ve sinirini konuşmaktır! Hatalarını ve eksiklerini her şey iyi giderken, karşı yakaya karşı kullanılacak koz varken konuşmayanlar, iyi yönlerini de şimdi çöpe atıversin gözlerini kırpmadan zira rezil oluyorlar ezeli rakiplerine. Çünkü bu adamın hisleri yok ne de olsa. Sevemez, sinirlenemez, iyi günü-kötü günü olamaz, içinden geldiği gibi yumruk sallayamaz kimseye "sen kimsin lan" dediğinden dolayı. Semih'e yumruk attığı zaman yükselen "aslanım benim" nidaları mı? Unuturuz gider canım nedir yani...
Bugün Arda Turan Galatasaraylılar tarafından nasıl görülüyor? Kimisi onu Büyük Kaptan olarak kabul ediyor, kimisi götü kalkmış şımarık bir adam, kimisi de formasına aşık bir Bayrampaşa çocuğu... Herkesin beklentileri farklı fakat yine herkesin kabul etmesi gereken bu adamın Galatasaray kaptanı olduğu, öyle ya da böyle. Kaptanlığı kaldıramıyor olabilir fakat ailenin zeki çocuğuna nasıl davranmak gerektiğini biz biliyor muyuz acaba? Bir pohpohlayıp, sen aslan-kaplansın deyip, bir sertçe azarlayacak mıyız onu?
Destek için kriterim bellidir benim, takımını çok sevmesi ve samimi olması yeterlidir o futbolcuya arka çıkmam için. Cihan Haspolatlı'yı halen saygıyla anıyorsam, Mustafa Sarp'ı layık görüyorsam takımıma, bu yüzdendir. Caner Erkin'in de seneye bu kulüpte olmamasını istemem aynı sebeptendir işte. Kavga hiç önemli değil, benim Caner'le ve Arda'yla alakalı düşüncelerimde bir etkisi olmadı o kavganın. Caner Atletico Madrid maçında ve sonrasındaki birkaç maçta bana nasıl bir adam olduğunu gösterdi. İsteyen istediği gibi görür ya da okur o maçtaki tavırlarını fakat ben gördüklerimle O'nun Galatasaray formasını giymesini istemediğime bir süre önce karar verdim. Ve açık söylüyorum ki kendisine bir yumruk atmak isteyenlerden birisi de bendim. Sebep sadece kırmızı kart yemesi de değil ki samimi söylüyorum bu kartına bile fazla kızmadım o sıralar. Sonradan o iğrenç inadı beni böyle düşünmeye sevk etti. Yumruğun kimden gelmiş olduğu önemli değil, veya benim ne kadar şiddet yanlısı olduğum da, fakat bence Caner bunu hak etmişti. Nush ile de, tekdir ile de uslanmadı ve inatçılığının cezasını böyle buldu bence. Arda'nın böyle bir görevi yok tabii, kaldı ki belki de tamamen çocukça bir sebepten saldırmıştır Caner'e fakat eğrisi doğrusuna geldi benim nazarımda. Şiddete ne kadar prim verirsiniz, şiddet kriterleriniz nedir bilemiyorum ama benim kriterlerime göre Caner bu şiddeti hak etti -yine söylüyorum, şiddeti uygulayanın böyle bir niyeti olmasa da, zaten benim için uygulayan değil uygulanması önemliydi. Fenerbahçeli olmasının zerre kadar alakası yok bunla, kendisi ısrarla kazanılmaya çalışıldıkça O inat ediyor ters yönde. Aynısını geçen seneki Sabri için de düşünüyordum mesela fakat Sabri inanılmaz bir şekilde yendi bu sinirini ve inadını.
Arda'ya gelirsek yeniden, bu yumruk son zamanki olaylardan sonra çok normaldi bence. Bu olay kendisini taraftara sırt çevirmesinden dolayı kınayan ve hatta asanlar için büyük bir fırsattır, ki bu da normaldir. Nasıl olsa takım kötü gitmeye başladı, o zaman yapmamız gereken Arda'nın yabancı düşmanlığını, kilolarını, kız arkadaşını ve sinirini konuşmaktır! Hatalarını ve eksiklerini her şey iyi giderken, karşı yakaya karşı kullanılacak koz varken konuşmayanlar, iyi yönlerini de şimdi çöpe atıversin gözlerini kırpmadan zira rezil oluyorlar ezeli rakiplerine. Çünkü bu adamın hisleri yok ne de olsa. Sevemez, sinirlenemez, iyi günü-kötü günü olamaz, içinden geldiği gibi yumruk sallayamaz kimseye "sen kimsin lan" dediğinden dolayı. Semih'e yumruk attığı zaman yükselen "aslanım benim" nidaları mı? Unuturuz gider canım nedir yani...
19 Nisan 2010 Pazartesi
Eyjafjallajökull
Eyjafjallajökull bizim için budur şimdilik. Lyonlu oyuncular 700 küsur kilometre uzaktaki Münih'e otobüsle gidiyor. Maç 21 Nisan'da. Yolculuk öncesi son hazırlıklar...
18 Nisan 2010 Pazar
Neill talking turkey
Hiç böyle bir tecrübe yaşamamıştım ve yaşadığıma mutluyum artık. Mütevazi fakat aynı zamanda egonuz için de müthiş. Kontratı imzalamamıştım bile. Etrafınızda o kadar kameranın ve fotoğraf makinesinin olması, gösterilen ilgi kendinizi çok özel hissettiriyor ve oradaki insanların futbolu ne kadar ciddiye aldıklarını gösteriyor. İstanbul'da 27 milyon Galatasaray taraftarı olduğu söyleniyor (ya Türkiye'yi kastediyor ya da yanlış anlamış söylentileri) İstanbul'daki taraftarlar Galatasaraylı değilse Beşiktaşlı ya da Fenerbahçeli. Sizi çok seviyorlar ya da sizden nefret ediyorlar ve en ufak bir tehlike bile yaşamıyorsunuz bu konuda. Futbolu o kadar çok seviyorlar ki sürekli elinizi sıkıp sizinle fotoğraf çektirmek istiyorlar. Çok tutkulu taraftarlar, bu çılgınca.
The Sydney Morning Herald gazetesinin bu yazıyla benzer başlıktaki röportajında Lucas Neill "Arriving At Galatasaray - Galatasaray'a Varış" bölümünde bunları söylüyor. Hep bahsettiğimiz şeyleri destekler nitelikte sözler bunlar. Yabancı nefreti ya da yabancı hayranlığının arasını bulamama hastalığımız var daha önceden anlattığım; gelen yabancı futbolcular eğer bize "yamuk yaparsa" bu hayranlık çok hızlı bir şekilde nefrete dönüşebiliyor. "Elano gitsin, aşı tutmadı işte", "Guiza bildiğin Zafer Biryol'muş, gönderelim", "Alanzinho bu fizikle ne yapacak, dönsün ülkesine", "Bobo'yu satalım Fransa'ya" denebiliyor ülkemizde ve bu futbolculardan geldikleri sene takımlarını şampiyon yapmaları bekleniyor kendilerinden ümidi kesmeden önce. Takımın oyun sistemine, lige ve ülkeye uyum süreci hiç düşünülmeden bilet kesilmesi düşünüldü, düşünülüyor. Gözümüzün önünde duran Deivid, Lincoln ya da Yattara örnekleri varken hem de. Ben "havaalanlarında karşılama yapılmasın, bu izdiham kültürü futbolcuları etkilemesin" derken tam da bunu kastediyordum aslında. Jo'nun Fenerbahçe maçından sonra yaptıklarını ben de kabul ve tasvip etmiyorum ama bu adama daha sahaya çıkmadan sevgi gösterisi düzenleyen kimdi? Maldonado'yu, Guiza'yı aynı şekilde karşılayan kimdi? Sevgi göstermek hakkımız tabii ama o sevgiyi kısa sürede unutup muhatabımızı idam sehpasına çıkarmak kesinlikle hakkımız değil. Akdeniz insanıyız, sıcakkanlıyız, duygularımızı uç noktalarda yaşıyoruz vesaire vesaire... Mazeretimiz bu olursa, hayıflanmamız da aynı olur seneler boyunca, sorunlarımız da.
Not: "Talk turkey" bir deyimdir, manası "bir sorunu çözmek maksadıyla ciddi bir şekilde konuşmak"tır. Tabii başvurduğum kaynak Google; yanlışım varsa düzeltin lütfen.
17 Nisan 2010 Cumartesi
Manisaspor: 1 - Galatasaray: 2
Sistemin oturmaması, taraftarın (sadece tribündeki değil) performansı ve sisteme uygun oynamamakta direnen oyuncular bir yana; deplasmanda maç kazanamamak ve 1 gol attıktan sonra ikinciyi bulamamak şu anki durumumuzun temel sebeplerinden kuşkusuz. Hep söylediğim gibi teknik heyet de hatalı fakat içinde bulunduğumuz durumda en az suç onlarda. Hataları nedir, ne yapmaları gerekir bunları okuyacağınız yer burası değil ne yazık ki. Ama bazı konularda hatalı olduklarını kabul ediyorum tabii ki.
Ali Sami Yen'deki Diyarbakırspor maçının 11'iyle çıktık bugün de sahaya. Benim adıma en önemli olan ayrıntı Hakan Balta ve Caner Erkin'in sahada olmaları ve oynadıkları süre boyunca yer aldıkları mevkileriydi. Topu kullanma adına başarısız olan Servet ve Emre Güngör denemelerinden sonra (Servet defansif anlamda da başarısızdı hatta) devre arasında gelip savunmaya sınıf atlatan Neill'ın yanına gelen Hakan Balta sayesinde defansımız mükemmele yakın bir oyun sergiledi bugün -ilk yarının sonlarındaki başarısız ofsayt taktiği hariç ki o da ofsayt değilmiş zaten. Bana göre maçın adamı olan ve kariyerini burada bitirmesini ümit ettiğim Lucas Neill gün geçtikçe daha iyi, daha uyumlu ve ipleri eline daha çok almış bir vaziyette. Bence her ay tur düzenleyip annesinin babasının elini öpmeye gidelim Galatasaray taraftarı olarak! Kafası Güney Afrika'da olan Elano'ya bir tokat patlatsa "bravo" diyeceğim neredeyse; ki ben Brezilyalı futbolculara "ruhsuz" demeyi pek uygun görmeyen ve bu hallerinden dolayı kendilerinin sert bir şekilde eleştirilmemesini savunan bir adamım Brezilyalılar'dan nasıl verim alacağın bellidir (Skibbe bunu çok iyi yapar). Elano'nun takımda kendine uygun yer bulamaması en önemli sorunlarımızdandır bence. O'ndan bir Deco ya da Pirlo olması için sabredecek miyiz yoksa bundan vaz mı geçeceğiz bunu zaman gösterecek ama yine de Dünya Kupası'ndan sonra bir şansa daha ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Bugün ikinci golde topu Aykut'a gönderdikten sonra yüreğim ağzıma geldi fakat golü şişirme topla olsa da attık, hem de şimşek hızıyla çıkılan bir ataktan. Galatasaray'ın müzmin hızlı (kontra da diyebiliriz ama bu pek kontra sayılmazdı) atak kısırlığını göz önünde bulundurunca insan daha çok seviniyor haliyle. İlk goldeki asistiyse pek bilinçli yapmasa da hanesine yazılan artılardan oldu en azından. İkinci yarıyı önde kapatmanın yetmeyeceğini hepimiz biliyorduk ve bu yüzden gol yemeden ikinci golü atmamız çok önemliydi ve attık nitekim (43 dakika sonra olsa da).
İkinci yarının başlarında Baros defansta iki kişiyi geçtikten sonra topu kaleye gönderebilseydi bu kadar diken üstünde izlemezdik belki maçı ama neredeyse imkansız olanı başardı Baros. Maç boyu etkili olan Keita'ya ise Sabri bu sefer eşlik edemedi ve Neeskens'i çıldırttı; Manisaspor'un golünden önce topu kaptıran O'ydu ve zaten yerine de Emre girdi bu oyunundan dolayı. Aykut eskisinden çok daha cesur, ayrıca halen çok yerinde olmasa da daha iyi karar veriyor ceza sahası içinde. Bundan önce çıktığı 7 maçta da gol yemişti, bu maçta Mehmet Topal'ın kafasından gelen topu gördü ağlarda. Giovani ve Arda maç boyu etkisizdi fakat Arda bir dokunuşla asistini yaparken Giovani skoru değiştirebilecek bir oyun görüntüsü çizememeye devam etti bu maçta da. Driplingleri ve hızıyla defansı çok hırpalasa da tabelaya etki edememesi can sıkıyor. Halihazırda iki asisti var ve kesinlikle yeterli değil benim açımdan. Arda'ysa 11. asistini yaptı bu akşam. Oyundan çıkarken tribüne karşılık vermemesi Ege'li taraftarlarımıza yapılmış bir ayıp olarak görülebilir ama tavrından taviz vermemesini takdir ettim ben Arda'nın. Önce "büyük kaptan", sonra sinema kapatan şımarık, sonra yeniden "büyük kaptan"... Bu böyle gitmez, gitmemeli. Arda'nın tepkisi bu açıdan bakınca basit bir surat asma ya da trip atma değildir bence. "Taraftara sırtını dönemez" savunması da klasik içi boşaltılmış "kimse Galatasaray'dan büyük değildir" argümanının yancısıdır nezdimde. Kendi taraftarının (tabii ki belli bir kısmının) paralı asker olduğunu çekinmeden söyleyebilen büyük büyük büyük kaptan Maldini, taraftara tekme atan Cantona, "hepiniz hırsızsınız" diye bağıran Hagi hiç sevilmemesi ve değer verilmemesi gereken adamlar olur bu görüşle. Arda'ya yapılan bir haksızlıktı, evet hataları vardı ama bunu Paris Hilton yakıştırması yaparken düşünmedi kimse zira takım iyi gidiyordu ligde ve kötü gidişte suçlanacak kişiler de belliydi: yönetim ya da teknik direktör. Bugün "Arda'ya yapılan birikmişliklerin eseridir, takımı bölen yabancı düşmanlığının başını da o çekiyor, zaten kilo da aldı" diyenler o yabancı düşmanlığının da eşlik ettiği 11 Türk'le kazanılan şampiyonlukla pek övünür, bu tesadüf değildir muhakkak. "Ulan belli mi olur, belki şampiyonluk kazanırız yabancılara pabuç bırakmayan yerlilerle" düşünceleri kötü gidişin ardından yerini "yabancılarımızı yedirmeyiz, Jardel hala aklımızda"ya bırakıyorsa kimse haktan hukuktan bahsedemez. "Ben demiştim" demek zevklidir, belki zavallıcadır belki yanlıştır ama zevklidir ve diyorum ki: Ben demiştim. Arda'nın kendisine abilerinden kalan bu iğrenç mirastan kurtulması gerektiğini söylemiştim. Arda'yı çok sevmeme rağmen hatalarının üstünü örtmedim, daha çok affetme yoluna gitsem ve kendisine sonsuz kredi tanısam da.
Galatasaraylılar'ın yapacağı artık Fenerbahçe'nin Beşiktaş'a yenilmesini beklemek, bence Beşiktaş alacaktır da bu maçı. Haftaya evimizde Bursaspor'la yapacağımız maçın önemi büyük olacak, ben şampiyonluğa hala inanıyorum, eğer şampiyon olursak hak etmeyerek olacak olsak da. Ama bir şampiyonluk olarak değil, bir futbol devriminin (özür diliyorum romantizmimden dolayı!) ön ayağı olarak bakıyorum ben ona ve bu yüzden de kazanılmasının öneminin hayati olduğuna inanıyorum.
Not: Görsel için ekşi sözlük'ten vinca'ya teşekkürler.
14 Nisan 2010 Çarşamba
12 Nisan 2010 Pazartesi
Le Parisien #4
El Clasico'dan bir saat önce başlayan PSG-Bordeaux maçının ilk yarısını izleyebildim, bizim Le Parisien de sahadaydı. İyi oynuyordu, takipçiliği ve hızıyla arada bir ofsayta düşmüş olsa da Rame'yle karşı karşıya kalmayı da başardı birkaç kez. Nitekim 31. dakikada yine takipçiliği ve hızı sayesinde Rame'yle yine karşı karşıya kaldı ama bu sefer tecrübeli kaleciyi ceza sahası dışına kadar çekmişti Mevlüt. Rame Mevlüt'ün golü atmasına izin vermek yerine topu tokatlamayı seçti ve oyundan atıldı. Carrasso sakat olduğu için de kale 19 yaşındaki Abdoulaye Keita'ya kaldı. Ceza sahası çizgisinin hemen önünden kullanılan frikikte Tremoulinas'ın ayağına çarpıp genç kaleciyi şaşırtan topu ağlara gönderen de Sylvain Armand oldu ve Bordeaux için maçı almak hayal oldu o dakikadan sonra. Mevlüt ikinci yarıda (74. dakika) -ofsayttan da olsa- golünü de atarak 26 maçta 13 gol ve 5 asiste ulaştı bu sezon. Golü attıktan sonra oyundan çıktı, Hoarau da bir tane atınca Bordeaux sahadan 3-1 yenik ayrıldı. Hoarau'nun dönüşüyle herkesin beklediği o ideal ikiliyi oluşturdular mı bilinmez ama ikisi de sakatlıklarından döndükten sonra gollerine devam ettiği için herkes memnun gibi şimdiki durumdan. PSG taraftarı çocukluğundan beri PSG'yi tutan Mevlüt'ü bağrına bastı bile çoktan, zaten mücadelesi ve azmiyle de bu sevgiyi hak ediyor Mevlüt. Gerçi bu oyun tarzı başına çok iş açıyor, sık sakatlanıyor ama o kadarı da normaldir. Birkaç ay önce omzundan geçirdiği sakatlığa rağmen iki maça bir gol ortalamasını yakaladı. Zaten Mevlüt fiziki yönden çok güçlü ve sakatlıkları atlatmada sorun yaşamıyor. Ayrıca yırtıcı forvet özelliğinin yanında kalburüstü yeteneği de teknik eksikliğini ve soğukkanlı olamamasını dengeliyor. Sezon başındaki hedefinin 10-12 gol civarı olduğunu söylemiş; gol kralı olmayı da pek düşünmemiş ama "6 maç var, her maçta bir gol atarsam..." diyor bir taraftan da. Şu an önünde şampiyonluğa koşan Marsilya'nın kaptanı Niang (15) ve Monacolu Nene (14) var; Lorientlı Gameiro, Lyonlu Lisandro ve Rennesli Gyan'la da gol sayıları eşit (13). Evet, her maçta bir tane atarsa neden olmasın?
11 Nisan 2010 Pazar
Muhteşem Taraftarın Yine Yanında (mı?)
Ters asılmış pankartlar, kalecini uzaktan bir gol yedi diye o maçta 20 dakika yuhladığı yetmezmiş gibi bağrına hatadan dönüp basacakken bu maçtan önce de tepki göstermeler, "kimisi gece alemlerinde, kimisi 'sinema peşinde', Galatasaray ruhu yok hiçbirinde, düşmüşler paranın peşine..."ler, 5 dakika susarak sahadakilere değil "renk"e aşık olduğunu ispat etmeler... Galatasaray tribünü o meşhur "cehennem" değil artık. Sezon başından beri bir-iki maç dışında futbolcuyu ateşlendirmeyen, bir sezon önce kendisine Paris Hilton'u layık gördüğü adamı bir çırpıda silen, ancak Fenerli'ye karşı tek kozu olan Avrupa'da oynadığımız maçlarda coşan bir tribün var son zamanlarda. Alpaslan Dikmen zamanında bu tribün böyle değildi; ve eminim ki şu an olanları görse üzüntüden yataklara düşerdi kendisi. Tribünde ruhtan bahseden adamların kaç tanesi zor zamanda takımının yanında olmuş? Arda'yı Ahmet Çakar'a sövmekle koruduğunu zanneden güruh, oyuncusunu da ona sırt çevirerek yola getirebileceğini (!) sanıyor. Bu futbolcular sadece Fener maçında ruhsuz denilebilecek kadar umursamazdı, maçtan sonra alem yapanı bile vardı. Ama asıl ruhsuz olan, beylik laflarla gövde gösterisi yapanlardır. ultrAslan, Boys of Hell ya da bir başkası... Önemli olan birlik olup takımı korumaktı, bölünüp de birbirimize düşman olmak değil. Bu akşam bu da oldu işte. O meşhur tünelin içindeyiz hepimiz, ışığı falan göremeden trenin altında ezileceğiz böyle giderse...
9 Nisan 2010 Cuma
Natural Fitness
Allianz Arena'da sakatlanınca Gomez'e bayağı sinirlenmiştim zira bizi bu "aygır"ı izleme zevkinden birazcık da olsa mahrum edecek ve C. Ronaldo'nun rekorunu kırma ihtimalini tehlikeye atmış olacaktı. Nitekim iki vaziyet de nispeten gerçekleşti ama ayrılık kısa sürdü ve Rooney oynamasının neredeyse imkansız olarak görüldüğü çeyrek final rövanş maçında sahadaydı -55. dakikada oyundan çıkmış olsa da. Bileğinden sakatlanmıştı o akşam ve en az iki hafta oynayamayacağı söylenmişi, o maçtan 4 gün sonraki Chelsea maçında oynayamadı ama bir 4 gün daha yetti Bayern Münih'in karşısına çıkmaya. 34 golü var, 9 gol yetecek rekoru kırmasına. ŞL'den elendiler ve ellerinde Chelsea'nin favori olarak görüldüğü Premier Lig var, orada da 5 maçları kaldı. Zor ama imkânsız değil...
Foto Kaynak: Golsüz Eşitlik
8 Nisan 2010 Perşembe
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


















































