31 Mart 2010 Çarşamba
Lyon:3 - Bordeaux:1
Deplasmanda bir gol atmanın önemini en iyi bilen Bordeaux'nun golünü atan kaptan Chamakh'tı sanırım. Maçtan önceki açıklamalarından da belliydi Lyon'a bilendiği. Maç boyu inanılmaz kelimesini karşılayacak kadar mükemmel oynayan Lloris'in de Chamakh'ın golünde yaptığı hata da büyüktü aslında (ayağı da kaymış olabilir, belki yanlış görmüşümdür, tekrarı izleyince görürüz), yoksa o kafa vuruşunu çıkarabilecek kalite ve yeteneğe sahip olduğunu gösterdi kariyerinde sayısız kez yaptığı gibi bu maçta da.
Henüz 10. dakikada Bordeaux ceza sahasından uzaklaştırılan top Cissokho'da kaldı, o da şişirdi ve Ciani'nin hatasıyla önüne düşen topa Bodmer Fatih Akyel'in Real Madrid maçında vurduğu gibi vurdu, Lisandro markajcısı Ciani'den önce dokundu ve Lyon 1-0 öne geçti. Dört dakika sonra sağ kanatta korner çizgisinde Toulalan'ı bakkala gönderip sol ayağıyla ortayı açan Gourcuff'ün asistini gole çeviren Chamakh Bordeaux'yu çok rahatlatmıştı ki Lyon o dakikadan sonra oyunu Bordeaux yarı sahasına yıktı kısmen. Delgado'nun 24. dakikada kaçırdığı gol olmasa Bordeaux'nun gardı erken düşebilirdi aslında; aynı pozisyonun devamında Bordeaux kontraya çıktı, bu sefer de Gouffran kaçırdı golü, fakat bunda Lloris'in payı da çok büyüktü -Gouffran'nın topuğuyla vurduğu ve açı değiştirip kaleye giden topu mükemmel bir refleksle çıkardı Lloris. Bordeaux bir-iki kez gelip pozisyona girdi Chamakh ve Gouffran'la fakat şanssızlardı. Sonra 32. dakikada ceza sahasına hızla girip sol ayağıyla topu Bastos'a gönderen Pjanic'in pası bu sefer Tremoulinas'ın hatasıyla (boyunun kısa olmasının da payı var tabii ki bunda) Bastos'un önüne düştü; bu pası da sert bir şutla ağlara Brezilyalı. İkinci yarıdaysa 15-20 dakika civarı top Bordeaux'nun hakimiyetindeydi. 65. dakikada Pjanic ve Bastos'u çıkarıp Govou ve Kallström'ü aldı oyuna Puel. 71. dakikadaysa Blanc Wendel'in yerine Jussie'yi aldı oyuna. 76. dakikada Cissokho'nun şutunu eliyle engelleyen Chalme penaltı yaptırdı ve Lopez penaltıyı gole çevirip skoru ilan etti.
Hiçbir şey bitmiş değil henüz. Lyon 2 farkla önde olsa da o golü yememeliydi, Bordeaux da ne kadar geriye düşerse düşsün bir gol atmalıydı. Nitekim rövanş maçının çok ateşli geçmesi için iki takım da üzerlerine düşeni yaptılar. Rövanş 7 Nisan'da, Lyon'da Govou ve Lopez cezalı duruma düştü. Lyon da bu maçla ŞL çeyrek finallerindeki ilk galibiyetini almış oldu.
30 Mart 2010 Salı
Lyon - Bordeaux Maç Öncesi
İşte Lyon için sezonun en önemli anlarından birisi geldi çattı. 7 Fransa şampiyonluğundan sonra taraftarın da, yönetimin de gözü hep Şampiyonlar Ligi'nde oldu; tabii ki bunda o şampiyonluklar süresince Avrupa'da gösterilen performansın payı büyük. Bu akşam Lyon Şampiyonlar Ligi'ndeki dördüncü çeyrek finalini oynuyor. Önceki üç çeyrek finali 2003-04, 2004-05 ve 2005-06 sezonlarında sırasıyla Porto, PSV ve Milan'a karşı kaybetmişti Lyon.
Bilmiyorum izleyeniniz var mı ama Ligue 1'deki performansıyla ŞL'deki performansının uzaktan yakından alakası yok Lyon'un bu sezon. Real Madrid maçındaki konsantrasyonun yarısı bile eğer ligde şimdiye kadar oynanan tüm maçlarda gösterilseydi Lyon şimdiden şampiyon ilan edilmişti. Ligdeki derbi performansı da iyi değildi Lyon'un; St. Etienne'i 1-0 yenmenin dışında Marsilya'yla 5-5 berabere kalındı, Bordeaux'ya Gerland'da kaybedildi. Nice'den ve Lille'den 4 gol yemesinin yanında Sochaux ve Montpellier maçlarından mağlup çıktı takım. Ama bu performanstaki en önemli etken berabere biten dokuz maç. Aşağıdaki puan tablosunda da göreceğiniz gibi Lyon 5. sırada fakat rakiplerle puan farkı çok az (1. ve 2. takımlar direkt, 3. takım elemeyle gidiyor ŞL'ye, 4. takım Avrupa Ligi'ne gidiyor).
Ama önceden dediğimiz gibi ŞL motivasyonu bir başka Lyonlu oyuncuların. Lyon'a gidip araştırma yapmadım ama öyle sanıyorum ki şehirde de bu hava hakimdir. Artık baskıdan öte bir şey olmuş bu durum Lyon'da, Şampiyonlar Ligi çok çok önemli bir hale gelmiş ve bu baskıyı kaldıramayacak gibi görünmüyor kimse. Govou'nun bile Bernabeu'da nasıl oynadığını görünce emin oldum bundan. Öte yandan da ligi kafalarında bitirmiş gibi görünüyor oyuncular. Lyon kupayı alsa ancak katılabilecek seneye ŞL'ye, ligi en az üçüncü bitirmezse eğer (!).
Bordeaux'da olanlar malum ama kısa bir özet geçelim. Lyon'un 7. şampiyonluğunda takımın başında Alain Perrin vardı, Bordeaux da sonraları Monaco'nun ve Sao Paulo'nun başına geçecek olan Ricardo Gomes'i gönderip yerine Laurent Blanc'ı getirmişti. Lyon o sene duble yapsa da Alain Perrin gönderildi -ŞL'de ilk turda Manchester'a elenilmişti ama asıl sorun bu değildi, Alain Perrin'in Benzema'yla ve en önemlisi Juninho'yla arası iyi değildi. Yerine gelen Claude Puel'se artık iyice ihtişamını kaybeden Lyon kadrosuyla ligi şampiyon Bordeaux ve ikinci Marsilya'nın hemen ardında bitirebildi, ama ilginç bir şekilde kovulmadı - Barcelona'ya da toplamda 6-2'lik skorla elenmişti takım ŞL'de. Bu sezon Lyon büyük paralar harcadı; çoğu kişi biraz popülizm sosu da katarak "deliler gibi para harcadığını" söylüyor Lyon'un, ilk bakışta doğru gibi görünebilir fakat bu sezonun transfer piyasasının şekillenmesinde Real Madrid'in Kaka, Cristiano Ronaldo ve Benzema transferlerinin büyük etkisi var. Zira sadece bu üçüne 195 milyon euro harcadı Real Madrid; bundan ötürü elinde "yuvadan uçmaya" hazırlanan bir oyuncu bulunduran her takım tok satıcı rolünü oynamaya başladı. Mesela Beckenbauer "C. Ronaldo 94 milyon ederse Ribery'nin fiyatı da aşağı yukarı aynıdır" dedi ki bu işi yokuşa sürmekten öte bir meydan okumadır. Bunun yanında Lyon'a amiyane tabirle "uyuz olan" takım sayısı fazladır Fransa'da, yaptıkları transferlerden ötürü. Ucuza al-parlat-sat modelini uygulayamayan her takımın bunu başarabileni alkışlamayı tercih etmeyebilir ki bu son derece normaldir. Sanırım Flying Dutchman bahsetmişti, mesela Ajax'a artık ucuz oyuncu satmıyorlarmış Hollanda'da, Lyon da aynı muameleyi Fransa'da görüyor. Yoksa ne Gomis 13 milyon euro eder, ne Bastos 18 milyon euro; bunlar hiç düşük miktarlar değil. Hadi Lopez'le Cissokho bonservislerinin hakkını veriyor diyelim (ki Cissokho'ya minnettarım beni haksız çıkardığı için) ama onlara ödenen -sırasıyla- 24 ve 15 milyon euro da yüksek miktarlar. Aynı transfer döneminde Kranjcar'ın 2.8 milyon euro gibi komik bir rakamla Tottenham'a gitmesinin sebebiyse sözleşmesinin bitecek olması ve takımdan ayrılmak istediğini beyan etmesiydi - ne de olsa her takımda bir Süleyman Hurma yok! Lafı çok uzattık, Lyon'un bu sezonki performansından Bordeaux'ya geçelim. Bordeaux'ysa, son yılların en akıllıca transferini yaparak Milan'dan Gourcuff'u kiraladı, şampiyonlukta çok büyük payı olan genç Fransız da Bordeaux'da kalmayı tercih edince 13.5 milyon euroya takıma katıldı. Artık çok daha fazla aidiyet hissediyor ve takımın Alou Diarra'yla birlikte lideri konumunda. İtalya günlerinin kendisini klasik bir forvet arkasından çift yönlü bir orta saha oyuncusuna dönüştürmüş olması çok işine yaradı kesinlikle, Kaka'dan çok şey öğrenmiş gibi. Bordeaux, takım olarak Lyon'u tahttan indirmenin vermiş olduğu gurur ve özgüvenle ligde iki maç eksikle zirvede şu an. Artık ligi kazandıklarına göre sırada ŞL'nin olduğunu düşünüyorlar ve bunu bir kez daha yurt dışına çıkma fırsatı olarak gören (bu yönde bir açıklaması olmasa da) Gourcuff önderliğinde büyük bir motivasyonla çıkacaklardır bu maça. Lyon'u iddialı oldukları ikinci alanda da mağlup etmenin vereceği muhtemel zevk ve her platformda görecekleri saygı, onlar için çok çok önemli. Ama Fransız denince insanın aklına gelen ilk kelime "kibir"dir ve kendileri Montaigne'den (belki de çok daha önceden) beri bunu pek reddetmez. Bordeaux için en ufak bir "küçümseme" bile pahalıya patlayabilir. Bunun yanında kibirli olana da haddini nasıl bildirdiklerini gösteren bir takım var Bordeaux'nun karşısında. Maçtan önce (Gerland'da attığı golün verdiği güçle midir artık bilemem) "Lyon bizi CSKA Moskova'dan daha fazla korkutmuyor" diyen Chamakh benim Ramos'un varisi için en büyük ve aslında tek adayım. Akıbetinin aynı olması temennisiyle...
Son on Lyon-Bordeaux maçı:
2000-2001 - 28. hafta: Lyon 2-1 Bordeaux
2001-2002 - 17. hafta: Lyon 1-0 Bordeaux
2002-2003 - 15. hafta: Lyon 4-2 Bordeaux
2003-2004 - 16. hafta: Lyon 3-0 Bordeaux
2004-2005 - 36. hafta: Lyon 5-1 Bordeaux
2005-2006 - 25. hafta: Lyon 0-0 Bordeaux
2006-2007 - 21. Tur : Lyon 1-2 Bordeaux
2007-2008 - 28. hafta: Lyon 4-2 Bordeaux
2008-2009 - 14. hafta: Lyon 2-1 Bordeaux
2009-2010 - 17. hafta: Lyon 0-1 Bordeaux
29 Mart 2010 Pazartesi
Avrupalı Lyon
Olympique Lyon'un istikrarından ve tarafımızdan sevilme sebebinden bu satırlarda bahsettik daha önce -ki bu iki durumdan birincisi ikincisinin sebebidir. Avrupa'daki performansı Real Madrid nefretimle beraber bu takıma gönül vermemin ilk sebeplerindendi. Sonra Juninho ve Coupet geliyor. Aulas'a olan büyük saygımsa ticari zekâsından değil (nefret ederim zira ticari zekâdan) sabrından ve azmindendir. Lyon'la alakalı 144. gönderi olacak bu ve Lyon'un Avrupa karnesinden bahsedeceğim birazdan. Kendi araştırmalarım sonucunda ulaştığım veriler değil bunlar, yarın akşamki Bordeaux maçı öncesi Lyon'un internet sitesinin ısınma turlarından birisine rastlayışımın bir neticesi sadece.
Lyon 441'i Şampiyonlar Ligi'nde olmak üzere toplamda 581 Avrupa maçına çıktı ve bu maçların 447'sini (% 77'sini) kazandı.
Sidney Govou Lyon'un Avrupa arenasındaki en tecrübeli oyuncusu konumunda şu an. 67'si ŞL olmak üzere 71 maçı çıktı Avrupa'da.
Reveillere Govou'yu takip eden isim; 54'ü Lyon'da oynadığı ŞL ve 6'sı Valencia'yla çıktığı UEFA maçı olmak üzere 60 kez forma giymiş Avrupa arenasında. Boumsong'un 49 maçı var, 12'si Lyon'la. Jean Makoun'sa forma giydiği 47 Avrupa maçında 18'ine Lyon'la çıkmış. Kaptan Cris'in 46 Avrupa maçından 42'si Lyon formasıyla oynadığı maçlar, diğer dördü Bayer Leverkusen formasıyla. Mathieu Bodmer 42 (10'u Lyon'la), Kallström'se 40 (29'u Lyon'la) kez forma giymiş Avrupa arenasında.
Arjantinli Lisandro'nun Avrupa keşfi Porto formasıyla oynadığı 27 maçla başladı, Lyon'a geldiğinden beriyse 9 kez forma giymişliği var halihazırda. 34 maça çıkmış Toulalan bu maçlardan ikisini Nantes formasıyla oynamış; adını neredeyse hiç duyamadığımız Brezilyalı stoperimiz Cleber Anderson'sa 19'u Benfica formasıyla olmak üzere 24 Avrupa maçına çıkmış. Clerc'inse 20 maçı var, tüm Lyon formasıyla.
Hugo Lloris Lyon'a geldiğinden beri 17 Avrupa maçında forma giymiş, Cissokho oynadığı 14 maçın 10'una Lyon, 4'üne Porto formasıyla çıkmış. Ederson ve Gomis'in 15 maçı var; Gomis bu maçlardan 8'inde St. Etienne formasıyla oynamış. Onları tümünde Lyon formasıyla oynadığı Delgado ve 10'unda Lyon formasıyla oynadığı Michel Bastos 11'er maçla takip ediyor. Diğer isimlerse; 9 maçla Vercoutre, 5 maçla Gonalons, 3 maçla Gassama, 1 maçla Kolodziejcak ve Belfodil.
"Avrupa tecrübesi" dediğimiz şey tam da buydu işte...
Chao Says Grey
Hiçbir şeyin arasını tutturamayan bir milletiz biz. Ya aşırı "Bir Türk dünyaya bedeldir" mantığıyla işler beyinlerimiz, ya da yabancıya olan özentiliğin bokunu çıkarıp her şeyimizi reddederiz bize ait olan. Ben burada Ramos'a "siktir git" yerine "fuck off" deseydim eminim ki o olumsuz yorumlardan çoğu gelmeyecekti yazının altına. Zira bizde aşağılık kompleksi de vardır millet olarak, yine bu "ortasını bulamama"dan doğan. Bu aşağılık kompleksi yabancı olanın her zaman için bizden çok daha üstün olduğunu sanmamıza sebep olur; Turkcell Süper Lig'in izlediğimiz her maçında ortamdan bir "İngiltere böyle mi, İspanya şöyle mi" nidalarının yükselmesine, her fırsatta siyasetten tutun da yere tükürenlere kadar her şeyimizi Avrupa'yla kıyaslamamıza, ve anadilimizden olan küfre surat ekşitmemize rağmen "holy shit"e tabiri caizse tapmamıza sebep olan da bu aşağılık kompleksimizdir işte. Hep diyorlar ya çeşitli kanallarda yorumcular veya futbol adamları; "bizim o Avrupalılar'dan neyimiz eksik" diye, ve yine hep diyoruz ya "ne varsa Avrupalı'da var abi" diye, işte bu hiçbir şeyin ortasını bulamamaktandır. Extensor'un yazarı Sinan'ın ya da Flying Dutchman'in tabiriyle "gri alanlar"dır buralar ve göremeyiz biz o alanları. Birisi de çıkıp "yahu bırakın şimdi ya akı ya karayı seçmeyi, bu topraklardan çıkanı Avrupa'dan gelenle yetiştirsek güzel olmaz mı?" demez. Der de, Polyanna olur işte o zaman. "Oyunu okuyamayan, gerçeği göremeyen adam" olarak ilan edilir o "pek değerli hocası" gibi. Bizde hocayı ya kovma vardır, ya da kovma. Şans verilmez o hocaya zira "ışık" görülmemiştir; ışık mühendisidir zira bizim insanımız, ışığı görünce şak diye tespit ediverir. Bizim futbolcumuzda ya topa Allah ne verdiyse girme vardır, ya da kademeye hiç girmeme. Bilmez yani rakibi karşılamak, defansif pozisyon almak ne demektir.
O yüzden futbolu izleyenimiz de böyledir; ona göre Giovani'den ya süper topçu olur, ya da adam olmaz. Ona göre gol attırmayan orta saha oyuncusunun, gol atmayan forvetin takımda işi yoktur. Ona göre teknik stoper sadece Popescu'dur, aklıyla oynayan sadece Sergen. Ve yine o adama göre bu ülkede şampiyonluk kazanan büyük hocadır, iyi top oynatmaya çalışansa ülkenin gerçeklerini göremeyen bir kör. O da herkes gibi elini taşının altına koymaz, o da Fener'e "koymayı", Galatasaray'a "çakmayı" ister senede iki kez ki ertesi gün okuldaki, işyerindeki, sokağındaki insana karşı başı dik yürüyebilsin. Düşünmez bir sene sonra ne olur; takımı hangi kupayı kazanır da senelerce başı dik yürür diye. "Yarın Fenerli'nin, Galatasaraylı'nın, Bursalı'nın teki sataşmasın da yeter"dir ona zira. Ya o küçücük dünyasında yaşadığı, bildiği tek derbi Galatasaray-Fener rekabetidir; ya o "Avrupaî" kafasında tekrar edip durduğu "bu adamlarla, bu hakemlerle bu iş olmaz hacı"dır. O yüzden hep bekler ya ülkemize gelen bir yabancı oyuncunun "Şu takım İtalya'da olsa başa oynar, İspanya'da ligi silip süpürür" demesini, o yüzden de gazeteler hep bunu dedirtmeye çalışır ya her yeni yabancı oyuncuya. Halbuki şöyle bir adım geri çekilip bakamaz o tabloya, nasıl görünüyor, ne yapmalı diye. Ya tablonun içine girecekmişçesine sokulup fırça darbelerine gömülür ve söylenip durmak için hoşuna gitmeyecek bir şey arar, ya da o tabloya bakmaya tenezzül bile etmez. En acısı da, bir adım geri çekilip büyük resmi görense bir süre sonra yalnızlığa mahkûm olmaktan sıkılır; resimden rahatsızdır ve güzel bir resim yapmak yerine tabloyu inceleyenlerin yanına gidip "şurası şöyle olsaymış ya" demeye başlar...
O yüzden futbolu izleyenimiz de böyledir; ona göre Giovani'den ya süper topçu olur, ya da adam olmaz. Ona göre gol attırmayan orta saha oyuncusunun, gol atmayan forvetin takımda işi yoktur. Ona göre teknik stoper sadece Popescu'dur, aklıyla oynayan sadece Sergen. Ve yine o adama göre bu ülkede şampiyonluk kazanan büyük hocadır, iyi top oynatmaya çalışansa ülkenin gerçeklerini göremeyen bir kör. O da herkes gibi elini taşının altına koymaz, o da Fener'e "koymayı", Galatasaray'a "çakmayı" ister senede iki kez ki ertesi gün okuldaki, işyerindeki, sokağındaki insana karşı başı dik yürüyebilsin. Düşünmez bir sene sonra ne olur; takımı hangi kupayı kazanır da senelerce başı dik yürür diye. "Yarın Fenerli'nin, Galatasaraylı'nın, Bursalı'nın teki sataşmasın da yeter"dir ona zira. Ya o küçücük dünyasında yaşadığı, bildiği tek derbi Galatasaray-Fener rekabetidir; ya o "Avrupaî" kafasında tekrar edip durduğu "bu adamlarla, bu hakemlerle bu iş olmaz hacı"dır. O yüzden hep bekler ya ülkemize gelen bir yabancı oyuncunun "Şu takım İtalya'da olsa başa oynar, İspanya'da ligi silip süpürür" demesini, o yüzden de gazeteler hep bunu dedirtmeye çalışır ya her yeni yabancı oyuncuya. Halbuki şöyle bir adım geri çekilip bakamaz o tabloya, nasıl görünüyor, ne yapmalı diye. Ya tablonun içine girecekmişçesine sokulup fırça darbelerine gömülür ve söylenip durmak için hoşuna gitmeyecek bir şey arar, ya da o tabloya bakmaya tenezzül bile etmez. En acısı da, bir adım geri çekilip büyük resmi görense bir süre sonra yalnızlığa mahkûm olmaktan sıkılır; resimden rahatsızdır ve güzel bir resim yapmak yerine tabloyu inceleyenlerin yanına gidip "şurası şöyle olsaymış ya" demeye başlar...
28 Mart 2010 Pazar
Galatasaray: 0 - Fenerbahçe: 1
Verilmeyen penaltı, Leo Franco'nun hatası, hüsn-ü zanla bakmak istediğimiz fakat bunu mümkün kılmayan Caner'in Truva Atı'nı andıran performansı... Hepsi hikaye. Bugün sahada Aslan Nihat'ın değil Kadıköy'deki hezimet sonrası Deivid'in formasını isteyen Aydın Yılmaz'ın ruhu vardı. Fenerbahçe her Galatasaray maçında yaptığını yaptı: Maçı kazanmak istedi. Kadıköy'deki maçlarda tribün terörü de giriyor devreye ama Ali Sami Yen'de ne mazeretimiz var? Evet, hiçbir mazeretimiz yok. Alex'e su atan o mağara adamı durumu özetliyordu adeta. Artık çaresizlikten su atıyor adam; bağıracağı, destek olacağı yerde. Selçuk'un Fenerbahçe kariyerini garanti altına almak adına büyük bir iş başarması bir yana, Volkan'ın derbi çirkefliği de iyice klasikleşti bu maçta (bkz. alttaki foto). Fenerbahçe çirkeflik yapmadan, adam gibi mücadele ederek, iyi bir konsantrasyonla maçı almayı bildi. Galatasaray'sa kazanmak için hiçbir şey yapmadı. Keita'nın şutu ve Santos'un driplinglerine ne acıdan zor yürüyen Arda, ne sahada kazanmayı isteyen tek adam Neill, ne de son haftalarda iyice etliye sütlüye karışmayan Mustafa Sarp bir katkıda bulundu.
Fenerbahçe'yi tebrik ediyorum bu galibiyetlerinden dolayı. Galibiyeti bizden daha fazla hak ettiler, oynadıkları futbolla olmasa da istekleriyle. Emre olmadan çok güçsüz oldukları ve kadronun bir revizyona ihtiyacı olduğu aşikâr ama bu galibiyet büyük moral olacaktır onlara. Şampiyonluk yarışını sonuna kadar kovalayacaklardır bence. Bizse bu ruhsuz görüntüyle kesinlikle hak etmiyoruz şampiyonluğu. Bunu sene başından beri hiç söylemiyordum ama ASY'de oynadığımız diğer maçlardaki oyun ve isteğin çeyreği yoktu bugün sahada. Rijkaard'ın bu kırılgan, yumuşak, "benden çıksın"cı orta sahayla yapabileceği budur. Sert, tekniği orta seviyede, hırslı iki tane çift yönlü orta saha oyuncusu (Kallström ve Biglia adaylarım) ve kafasını maça verebilen bir kaleci şart bence; ama sene başından beri dediğim gibi, Rijkaard benden daha iyi bilir, o yüzden tavsiyelerim hükümlere dönüşmeyecektir. Yaptıkları yapacaklarının teminatıdır ve kimileri kendisinde ve oyununda ışık göremese de Barcelona günleri benim için gerekli olan referanstır. Yönetim de "zihniyet"in eline geçmediği için sözleşmesi konusunda endişelerimiz neredeyse kalmadı, o yüzden taraftarımızın kafasına takması gereken Van Basten'in hatırları için izlemeye geldiği teknik heyetimiz değil; sahadaki ruhsuz oyuncularımızdır (birkaçı tabii ki). Desteğimiz kesilmesin, inancımız yitirilmesin. Tünelin ucundaki ışık yük treninin değil, güneşin ışığıdır. Ruhsuzlara sövmek ne kadar hakkınızsa, desteği esirgememek de o kadar görevinizdir!
Büyük Derbi Günü
Tüm Türkiye'nin nefesini tuttuğu gün bugün işte. İşini, sıkıntısını, dertlerini bırakıp maçı bekliyor ülkenin büyük bir kesimi, iki takımı da tutmayanlarsa bizim kadar olmasa da heyecanla bekliyor ligimizin en büyük spor olayını. Zaten pek adetim değildir maç öncesi tahmini ve analitik yorumlar, bu sefer de olmayacak bunlar. Favorisi olmayan maç denince aklımıza ilk gelen bu maçı beklemeye koyulalım artık... Derbi tarihinden birkaç fotoğraf ekleyip; bir de Galatasaraylılar için (herkes okuyabilir tabii ki) Melih Şabanoğlu'nun şu yazısını tavsiye edip çekileceğim. Temennimiz; dün nasıl ki kırmızıya boyandıysa tüm Galatasaray camiası, bugün de ortak renk sarının yanında tüm Türkiye kırmızı olsun...
Not: Fotoğrafların tamamı Google Images'ten bulunmuştur. Kaynaklarını yazmaya üşendiğimiz için affedin...
Not: Fotoğrafların tamamı Google Images'ten bulunmuştur. Kaynaklarını yazmaya üşendiğimiz için affedin...
27 Mart 2010 Cumartesi
Bu Topraklarda Tersine mi Çıkar Söylemler?
Teknik direktör Frank Rijkaard'dan memnun olmadığını dile getiren Polat, "Şu anda Rijkaard'dan istediğimi bulamadım. Bizim şu anda Avrupa'da mücadele etmemiz gerekirdi. Ben Türkiye Kupası'nda olmayı ve ligde de lider olmamızı arzulardım. Bunlar var mı? Yok. Dolayısıyla ben memnun değilim" dedi.Kıvırcık'tan kim memnun kim değil bilemem fakat eğer futboldan anladığını iddia ettiğimiz ve kurduğu (ya da kurmaya çalıştığı) şu makinenin birkaç seneye tıkır tıkır işlediğini takımın başındayken görmesini istediğimiz Adnan Polat'ın bu cümleleri sarf etmesi beni çok üzdü. Herkesin istediğini söylemiş; seçim yaklaştığı için sanırım. Gerçi Rijkaard'ın sözleşmesini uzatacağımızı da söylemişti ama insan bu sözleri duyunca endişeleniyor ve üzülüyor tabii ki. Biz Rijkaard hamlesine niye sevindik? Geleceğimiz kurtulacak diye. Sistem takımı olacağız diye. Artık "şu kadroyu Gerets'e versen ne oynatırdı bea" minvalinde cümleler kurmayalım; "dağ başını duman almış"ı, 2000 Ruhu'nu ağzımıza daha fazla sakız etmeyelim diye. Neler başardığını biliyorduk bu adamların, Barcelona sportif direktörü Txiki Begiristain'ın sarf ettiği "Guardiola; Cruyff'un sistemini mükemmelleştiren Rijkaard'ın sistemini daha da mükemmelleştirdi" cümlesinde ismi geçenlerden birisi olan Rijkaard ekibiyle geldi bu topraklara ve desteğimizi sonuna kadar sürdüreceğimize yemin etmiştik her yerde. Ama öyle görünüyor ki Adnan Polat'ın kafasında bir şeyler anlatmak değil, birilerinin nabzına göre şerbet vermek var. Zira bu topraklarda "sabır" olgusu yaşamıyor ve bunun için de elini taşın altına koyan yok; Adnan Polat da bu "Karanlık Taraf"a geçtiğini gösterir gibi bu sözleriyle. Tabii ki memnun olmadığını belirtmek abartılacak bir durum gibi gelmeyebilir size, ama "hocamızın arkasındayız" dedikten birkaç gün sonra o hocayı gönderen kulüp yöneticilerine sahip bir ülke bizimkisi. Hocanın arkasında olduğunu söylemesini de istemiyoruz zira bunlar çok boş laflar. Kurmaya çalıştığımız sistemin meyvelerini toplayacağımız zamandan bahsetmesini, bloglarda bile yüzlerce kez bahsedilen Barcelona örneğini vermesini istiyoruz mesela. Ya da her şeyin para değil, istikrar ve sistem planlaması olduğunu gözler önüne seren Real Madrid-Lyon eşleşmesinden bahsetmesini istiyoruz başkanımızın. Ama gördüğümüz, senelerce kâh iki anahtar, kâh sağlık hizmeti, kâh "yıldız" oyuncuyla uyutulan Türk milletinin istediğini söylediği oluyor Adnan Polat'ın.
Umarım yanılırım, umarım mücadelemiz sürer, bu güzel insanların bu ülkeden gitmesine engel oluruz da futbolumuz yerinde saymaya devam etmez. Çim sahayı getiren Jupp Derwall nasıl ki devrimlerin ilkini gerçekleştirdiyse, bir başkasını da bu insanlar gerçekleştirir inşallah.
Kim bilir, belki de "hocamızın arkasındayız" nasıl tersine çıkıyorsa, "memnun değilim" de tersine çıkar...
Düzenleme: Gelen uyarılar üzerine: http://www.ligtv.com.tr/Default.aspx?r=1&hid=69940
Evet bunları da zikrediyormuş fakat bizim hassasiyetimiz de malum bu konularda. Tabii hem Rijkaard'ın bir devrim olduğunu söyleyip hem de "kendinden memnun değiliz" demek bir çelişki ama, fazla üzerinde durmaya gerek yok bunun. Söylenmesi gerekeni söylemiş, isteneni de söylemesi bizi çok rahatsız etse de...
25 Mart 2010 Perşembe
Ignorance Is Bliss
Footballove'ı takip edenler görmüştür buna benzer karikatürleri. Ama bunu eklememek olmazdı. Bilmeyenler için belirtelim; sağ tarafta da linki bulunan Studs-Up isimli sitesinde genelde Premier Lig'le alakalı çiziyor Chris Toy. Her karikatürü müthiş fakat bazıları karnınıza ağrılar girmesine vesile olabiliyor. Şu üstteki gibi. İlk karede Wenger'in bakışları, üçüncüdeki rahatlaması ne güzeldir öyle yahu...
- Uzun zaman önce gelmeliydiniz Bay Wenger, reçetenizin ciddi şekilde yenilenmesi gerekiyordu. Şimdi her şeyi daha iyi görebilirsiniz.
-Aman Tanrım... Kesinlikle sağlam bir forvete ve oyunumuzda çeşitliliğe ihtiyacımız var. Ve eminim ki Samir Nasri olduğunu düşündüğüm orta yaşlı lezbiyen bir kadını transfer etmişim! Eski haline getir şunu!
- Neyse... Biraz daha böyle devam edelim...
23 Mart 2010 Salı
Utanmaz Chao Grey
Galatasaray Sözlük'te benim adıma bir başlık var, aylardır tek entry vardı; alttaki posttan sonra birkaç cümle daha yazılmış hakkımda, ben de cevap verme gereği hissettim. Öncelikle şunu söyleyeyim ki bu sözlük oluşumlarını "klavye delikanlıları işte ne olacak" şeklinde eleştirmeyi hep yanlış bulmuşumdur fakat okuduklarına cevap verememenin çok büyük bir sorun olduğu aşikar; bu da sanırım bu oluşumların en büyük dezavantajı. Bol bol faydalandığımız bilgi kaynaklarının böyle bir dikeni de olacak tabii, olsun o kadar deyip sineye çekiyoruz ve cevabımızı da ancak bu şekilde veriyoruz.
Alttaki posta gelen ilk yorum canımı ciddi anlamda sıktı ve tepkim sert oldu haliyle. Zira ben en aşağılık Galatasaraylı'yı bile Aziz Yıldırım'a değişmeyecek birisi olarak bunu hakaret kabul ettim kendime, o yüzden de ağzımı bozdum ki bu benim için normaldir, başkası küfrettiğinde de yadırgamam. Herkesin terbiye ve samimiyet sınırları farklıdır en nihayetinde.
Benim yanlışım nerede peki? Özhan Canaydın'ın kıymetini bilememekte. Bunları okuyan çoğu kişinin sağlığında bu adamın değerini bilmediği malum, yok "ben değerini hep bildim kardeşim" derse birileri, onları da tenzih ederim. Ama kabul edelim ki, kendisini çoğumuz sevmedik ve bu dünyadan göçünce de klavyenin başına oturup methiyeler düzdük Canaydın'a. "İkiyüzlüsünüz hepiniz" demiyorum, ayrıca tabii ki bir insan ölünce arkasından duygularınızı belirtebilirsiniz ama benim yaptığım da buydu işte. Evet ben de öleceğim bir gün ve arkamdan herkes rahmet okumayacak; Özhan Canaydın'ın da sevenleri üzülmüştür, ben de üzülüyorum -sonuçta bir Galatasaray aşığıydı kendisi- ama seneler boyu eleştirdim ben bu adamı, hiç iyi sözlerle anmadım, şimdi de kendi adıma riyakarlık yapmak istemiyorum sadece. Söylediklerimde haklıydım ya da değildim ama söyledim bunları ve reddetmiyorum ya da üstünü örtmeye çalışmıyorum. Kimseye bir şey ispatlama derdinde de değilim (bunları şov olarak görenleredir bu cümle). Söylemek istedim ve söyledim, bu kadar. Senin duygularınla benimkiler bir olamaz ki; bunu neden kabullenemiyorsun? Hadi kabullenmedin, neden "oh olsun diyemedi diye üzülmüş" diyorsun? Oh olsun diyemem diyorum, çünkü ölüm fazlasıyla gerçekçi ve korkutucu, bunu demek istediğimden değil yani. Zaten o şekilde nefret etseydim bu adamdan, blogda yer bile ayırmazdım kendisine. Sağlığında her türlü küfrü etmedim; istemedim kendisini takımımın başında, sevmedim kendisini, ve büyük bir hata yaparak Özhan Canaydın'ı anlayamadım. Her golden sonra rakibi alkışlayan bir başkan bana çokmuş demek ki...
Eleştiriye tahammül noktasına gelelim. Eleştiriye tahammülüm var bir ölçüde; ama "şunu yazma, şunu söyleme" denilene kadar. Tamam üslubumu eleştirebilirsin, yazım hatalarımı belirtebilirsin kabul; fakat bırak da neyin ne zaman yazılacağına; nasıl başsağlığı dileyeceğime, kimi sevip kimden nefret edeceğime de ben karar vereyim. Üslubumdan rahatsızsan da okumazsın, ben burada kimseye özel hizmet vermiyorum ki. Hep söyledim, benimle alakalı beklentilerinizi her zaman altta tutun; zira İbrahim Altınsay, Mehmet Demirkol ya da Kanat Atkaya değilim ben.
Sizlerden isteğim, benle alakalı düşüncelerinizi yorumlarda paylaşmanız ya da e-mail adresimden bana ulaştırmanızdır. Haberin olmadan hakkında yazılan şeyler her zaman sevindirmiyor çünkü insanı...
Not: Öyle onlarca entry girilmemiş tabii ki, 8-9 tane yorum var sadece fakat söylediklerinizi "tatmin olmak" için söylediğinizi iddia edenler ve Metin Oktay'la Juninho'nun bir arada olmasını garipseyecek kadar ileri gidenler olunca, takdir edersiniz ki tepkisiz kalamıyorsunuz.
Alttaki posta gelen ilk yorum canımı ciddi anlamda sıktı ve tepkim sert oldu haliyle. Zira ben en aşağılık Galatasaraylı'yı bile Aziz Yıldırım'a değişmeyecek birisi olarak bunu hakaret kabul ettim kendime, o yüzden de ağzımı bozdum ki bu benim için normaldir, başkası küfrettiğinde de yadırgamam. Herkesin terbiye ve samimiyet sınırları farklıdır en nihayetinde.
Benim yanlışım nerede peki? Özhan Canaydın'ın kıymetini bilememekte. Bunları okuyan çoğu kişinin sağlığında bu adamın değerini bilmediği malum, yok "ben değerini hep bildim kardeşim" derse birileri, onları da tenzih ederim. Ama kabul edelim ki, kendisini çoğumuz sevmedik ve bu dünyadan göçünce de klavyenin başına oturup methiyeler düzdük Canaydın'a. "İkiyüzlüsünüz hepiniz" demiyorum, ayrıca tabii ki bir insan ölünce arkasından duygularınızı belirtebilirsiniz ama benim yaptığım da buydu işte. Evet ben de öleceğim bir gün ve arkamdan herkes rahmet okumayacak; Özhan Canaydın'ın da sevenleri üzülmüştür, ben de üzülüyorum -sonuçta bir Galatasaray aşığıydı kendisi- ama seneler boyu eleştirdim ben bu adamı, hiç iyi sözlerle anmadım, şimdi de kendi adıma riyakarlık yapmak istemiyorum sadece. Söylediklerimde haklıydım ya da değildim ama söyledim bunları ve reddetmiyorum ya da üstünü örtmeye çalışmıyorum. Kimseye bir şey ispatlama derdinde de değilim (bunları şov olarak görenleredir bu cümle). Söylemek istedim ve söyledim, bu kadar. Senin duygularınla benimkiler bir olamaz ki; bunu neden kabullenemiyorsun? Hadi kabullenmedin, neden "oh olsun diyemedi diye üzülmüş" diyorsun? Oh olsun diyemem diyorum, çünkü ölüm fazlasıyla gerçekçi ve korkutucu, bunu demek istediğimden değil yani. Zaten o şekilde nefret etseydim bu adamdan, blogda yer bile ayırmazdım kendisine. Sağlığında her türlü küfrü etmedim; istemedim kendisini takımımın başında, sevmedim kendisini, ve büyük bir hata yaparak Özhan Canaydın'ı anlayamadım. Her golden sonra rakibi alkışlayan bir başkan bana çokmuş demek ki...
Eleştiriye tahammül noktasına gelelim. Eleştiriye tahammülüm var bir ölçüde; ama "şunu yazma, şunu söyleme" denilene kadar. Tamam üslubumu eleştirebilirsin, yazım hatalarımı belirtebilirsin kabul; fakat bırak da neyin ne zaman yazılacağına; nasıl başsağlığı dileyeceğime, kimi sevip kimden nefret edeceğime de ben karar vereyim. Üslubumdan rahatsızsan da okumazsın, ben burada kimseye özel hizmet vermiyorum ki. Hep söyledim, benimle alakalı beklentilerinizi her zaman altta tutun; zira İbrahim Altınsay, Mehmet Demirkol ya da Kanat Atkaya değilim ben.
Sizlerden isteğim, benle alakalı düşüncelerinizi yorumlarda paylaşmanız ya da e-mail adresimden bana ulaştırmanızdır. Haberin olmadan hakkında yazılan şeyler her zaman sevindirmiyor çünkü insanı...
Not: Öyle onlarca entry girilmemiş tabii ki, 8-9 tane yorum var sadece fakat söylediklerinizi "tatmin olmak" için söylediğinizi iddia edenler ve Metin Oktay'la Juninho'nun bir arada olmasını garipseyecek kadar ileri gidenler olunca, takdir edersiniz ki tepkisiz kalamıyorsunuz.
1943-2010
Şaka gibi geliyor, kaç sene boyunca canımızdan bezdirdi bizi; artık hayatta değil. Yalan yok, sağlığında pek hazzetmedim kendisinden ama ölüm kimin başına gelirse gelsin "oh olsun" dedirtmiyor işte. İyi bir başkan değildi ama iyi insandı tanıdığımız kadarıyla. Toprağı bol olsun.
20 Mart 2010 Cumartesi
Win-Win
Fransızlar keyifli ve başlıktaki tabiri pek sık kullanıyor olmalılar şu sıralarda; zira iki takımlarından birisinin Şampiyonlar Ligi'nde yarı finali görmesi kesin artk. Barça'yı istemeyen (tabii olarak) Gourcuff ve yine Barça'nın artık rüyalarına girdiğine emin olduğum Jean-Michel Aulas ise keyifli. Gourcuff gibi hırslı bir oyuncu için Lyon biçilmiş kaftan. Rüştünü yerel bazda zaten ispat etti ama; takımını Avrupa'da bir yere taşıyabilmesi diğer eşleşmeler söz konusu olduğunda çok zordu fakat Lyon'u tek başına eleyebilecek gücü var -motivasyonu, kararlılığı, pasları ve yeteneğiyle. Aulas'ın sevincinin sebebiyse tabii ki dört sezon aradan sonra gelen çeyrek final; ve önceki üç çeyrek finalde karşılaşılan takımlardan daha kolay bir rakip olan Bordeaux'nun çekilmesi kurada. Bordeaux'nun yaptığı Fransız İhtilâli malum, zaten kendilerini küçümsemek aklımızın ucundan bile geçmez. Ama ŞL'de tecrübe çok büyük bir avantajdır ve Lyon bu konuda Bordeaux'dan birkaç adım önde. Ayrıca bu sezon lige olan ümitlerini ve konsantrasyonlarını kaybetmiş Lyon oyuncularının kilitlendiği tek hedef ŞL'de yarı finali görmek en azından. İspanya'daki Real Madrid maçındaki konsantrasyonu hayatım boyunca izlediğim hiçbir maçta görmedim, samimi söylüyorum. Ramos'un ve Casillas'ın açıklamalarının verdiği hırs bir yana (ki o hırsı da öfkeye dönüştürmemeyi bildiler, bu da büyük başarıdır), Avrupa'yı ne kadar önemsedikleri belli olmuştu o maçta -Higuain de sağolsun tabii ki. Bordeaux'nun ise elinde halen lig kozu var ve ŞL'de yarı final mevzubahis olunca lig biraz angarya haline gelir açıkçası, hele ki daha bir sezon önce kazanmış ve gelecek adına büyük ümit vermişseniz izleyenlere. Blanc'ın daha çok istediği bence Şampiyonlar Ligi yarı finali olacaktır ve bunu başaracak gücü de vardır takımının. Ama dediğim gibi; Şampiyonlar Ligi'nde tecrübe büyük avantajdır; Claude Puel'in ve Lyon oyuncularının bu konudaki avantajı çok daha fazla. İki takımın oyun felsefesini göz önüne alırsak futbolun güzelliği açısından çok doyurucu olacak (en azından öyle tahmin ettiğimiz) iki maç bekliyor hepimizi; zevkini çıkarmaya bakın siz. Ben mi? Ben kalp atışlarımı kontrol etmeye çalışacağım o sıralarda...
14 Mart 2010 Pazar
Süper Wayne
Kendisini hiç sevmememe rağmen favori oyuncularımdandır Wayne Rooney. Messi'nin bile hırsına hayran olduğu bir adam O. Takım oyununa olan müthiş yatkınlığı, hep kazanmak istemesi ve agresifliğinin yanına yeteneği ve fiziksel gücü eklenince Manchester'ı sırtlayan adam oldu bu sezon. Zaten bekleniyordu da bu, sahnede C. Ronaldo vardı birkaç sezon boyunca. O gidince Manchester belli bir süre gol sıkıntısı yaşadı gerçekten de, ama Rooney sonradan açıldı ve toplamda çıktığı 35 maçta 31 gole ve 5 asiste imza attı şimdiye kadar. Bu müthiş performansının arkasında yatan sebep tabii ki bitmek bilmeyen azmi. Ronaldo kadar yetenekli, bitirici ya da hızlı değil ama hiç vazgeçmeyen bir kafa yapısına sahip Rooney. Bu sezona kadar kariyerinde sadece dört kafa golü atmış bir oyuncuydu; artık daha çok kafa golü de atıyor hem milli takımda hem United'da. Bir-iki sene önceki bir röportajında "FIFA'da bile daha fazla kafa golü atıyorum" demişti, bu eksikliğinden neredeyse utançla bahsediyordu. Görülüyor ki bu yönde çalışıyor ve geliştirmeye çalışıyor kafa vuruşlarını. 1,78 boyundaki bir oyuncu olarak kendisinden Crouch golleri bekleyen yok ama O hep en iyinin peşinde. Cristiano Ronaldo'nun 42 gollük rekorunu kırmaya çok yakın ve bunu başarabilecek kapasitede. Temennimizse kesinlikle o yönde...
Galatasaray - Ankaragücü 14.03.2010 - Süper Keita
Fenerbahçe'nin şampiyonluk yarışından iyice uzaklaştığı ve Bursa'yla Beşiktaş'ın puan kaybetmediği hafta Ankaragücü'nden puan almak farz olmuştu. Herkes de bunun bilincindeydi; Galatasaray eğer bu sezon ipi göğüslerse bu şampiyonluk bir şampiyonluktan çok daha fazla şeyler ifade edecek kesinlikle. Rijkaard'ın kazanacağı kredi çok çok önemli; kendisi de bunun fazlasıyla farkında ki sistemle alakalı planlarını rölantiye aldı ve şampiyonluğa odaklandı (aman Allah'ım, yoksa vizyonu küçültmüş olmasın!). Galatasaray taraftarının beklediği de galibiyetten ziyade Milan Baros'tu zaten bu akşam. Nitekim Kral'ın Dönüşü muhteşem oldu, maçın yıldızı Keita'nın asistini gole çevirdi ve özgüvenini büyük ölçüde kazanmış oldu Baros. İleri uçta yokluğunu o kadar çok hissettik ki maçı izlediğim kahvedekiler gibi tüm Galatasaraylılar golün haberini alır almaz havaya zıplamıştır eminim. Golcülük yetenekleri bir yana, oyun şablonundaki yeri doldurulamamıştı ve artık hasret bitti çok şükür. Trabzon maçında oynar da kart görmezse Fener maçına bomba gibi hazır olur inşallah. Maç fazlasıyla lideriz ve Bursa'yla henüz içeride oynamadık. Trabzon ve Fenerbahçe maçları bizim adımıza sezonu belirleyen maçlar olacak zannımca Bursa maçından önce. O zaten şampiyonluk maçı olacak böyle giderse.
Maça gelelim; 3. dakikada Keita'nın her zamanki gibi defansla boğuşması sonucu yaptığı orta defanstan sekti ve top Jo'da kaldı. Jo da sağ ayağıyla topu filelere gönderince maça 1-0 önde başladı Galatasaray. Gole sevindikten sonraysa her zamanki endişe baş gösterdi bizde: İkinciyi ne zaman atacağımız endişesi. Ama Keita 37. dakikada yine çıktı sahneye; Geremi'nin geriye verdiği topu kaparak artık alıştığımız o müthiş dengesiyle ayakta kalmayı bildi, defansla boğuşması bu sefer golle sonuçlandı. Bunlar olurken ben de internetle boğuşuyordum ve ikinci yarıyı izlemek üzere yolun solundan Keita'ya nazire yaparcasına yardırarak gittim kahveye.
İkinci yarıda klasik Galatasaray rehaveti baş gösterince diken üstünde izledik maçı. Maçın son bölümlerine kadar da Ankaragücü'nün hakimiyetindeki oyun iyice rahatsız ediyordu Galatasaraylılar'ı. Gio'nun yerine giren Ayhan artık iyice yavaşlamış ve zihnen de pek sağlam görünmüyor. Lincoln'ün liderliğini yaptığı sistemde çok daha iyi oynayan adam; iş geniş alanda pas yapmaya ve koşmaya gelince o Ayhan'ın yarısı kadar bile performans gösteremedi bu sezon. Sabri'nin yerine giren Emre Güngör ise Vassell'den kurtaramadığı top ve Leo Franco'yla ortaklaşa düzenledikleri çıldırtma seansı dışında iyiydi; 11'de başlamamasına verelim hadi bunu ama Leo Franco'nun bu konsantrasyonsuzluğunu neye bağlayacağız bilemiyorum. Bence bağlamaktan çok koparmayı düşünelim, herkes kendi yoluna gitsin. Başka şekilde olmayacak zira; önceleri kendisinden memnun birisi olarak ben bile ümidi kestim Arjantinli'den. Lucas Neill'ın ileri çıkışlarında denediği hareketler çok çok riskli olsa da, oyun olarak genel anlamda mükemmel bir performans sergiliyor; gösterdiği uyum muazzam, hiç sıkıntı çekmeden takıma yerleşmeyi bildi hızla. Sağ bekteki oyunu da son derece güzeldi; Uğur'un yerine asıl alternatif kendisi olur zannımca. Keita'ya gelelim; artık herkes hemfikirdir sanırım bu adamın ligimizin gördüğü en iyi fiziğe sahip futbolculardan birisi olduğuna, şu an zaten en iyisi. İnanılmayacak bir şekilde hiç yıkılmıyor, neredeyse her topu indiriyor, Dhalsim gibi uzuyor resmen. Hız tek başına yeterli olmayabiliyor kanat oyuncularında, ki Alanzinho; Uğur Boral ya da Gio Dos Santos da hızlı oyuncular olmamalarına rağmen çoğu pozisyonda durdurulabiliyorlar. İşte Keita'yı onlardan ayıran da bu özelliği. Bu adam eğer tam performansıyla oynarsa kendisini durdurabilecek birisini tanımıyorum ben; ne bu ligde, ne Avrupa'da. Lyon'da iyi ki de form tutamamış da buralara gelmiş. Oynadıkça ne kadar iyi olduğunu gösterdi. Tabii bu performansın bir de can sıkan tarafı var; Galatasaray'ın sisteminde önemli bir parça oluşturmasına rağmen attığı ve attırdığı gollerin bizim oyun şablonumuzla alakası yok ve O eksikken yerini doldurmak mümkün olmuyor. Ama fazla kafa yormamak gerek; bizim de bir John Barnes'ımız olmuş işte, çok görmeyin yahu.
Comfortably Numb
Daha önceden de söylemiştik ama konuyu idrak etme babında hatırlatmamızda fayda var: Syd Barrett Pink Floyd'a müzikal anlamda direkt olarak ne kadar az katkı yaptıysa da kendisinin dolaylı olarak çok büyük bir payı vardır Pink Floyd müziğinde. Zira Pink Floyd ruhunun çıkış noktası Syd Barrett'tır, grubu kuran ve ismini veren kişi olmasının ötesinde. En iyi şarkılarını O'na yazmıştır diğerleri; mesela Shine On You Crazy Diamond ve Wish You Were Here bedenen yaşayan fakat ruhen bitkisel hayatta olan bir arkadaşa yazılmış birer mersiyedir adeta. Comfortably Numb'ın bu iki şarkıdan farkıysa; altında büyük bir sitemin yatmasıdır.
Pink Floyd: The Wall filminde Pink Floyd müziğinden nefret eden Bob Geldof'un canlandırdığı Pink'in (aslında Syd tabii ki) o "halinden memnun uyuz" halini yaşarken gelip kendisini konsere götürmek isteyen menajerinin şahsında Roger Waters sitem eder Syd'e. Şarkıda bunları birinci ağızdan anlatarak da empati kurar, aslında böyle olmasında da elinden bir şey gelmediğini ve haksız olmadığını anladığını söylemeye çalışır. Waters'ın dehşet verici derecede yumuşak tonlamasıyla o ruh halini yaşarsınız, sanki uykudasınız da birisi size dışarıdaki gerçek hayattan sesleniyormuş gibi hissedersiniz. Gilmour'un okuduğu bölümlerdeyse kendinizi avutmaya çalışırsınız acı yok, uzaklaşıyorsun... diyerek. Şarkının sonundaki şahane gitar solosunu rock tarihinin en iyisi olarak kabul eden çoktur. Live 8'de yeniden bir araya gelene kadar icra etmemişlerdir bu şarkıyı Roger Waters ve David Gilmour. Arada geçen süre zarfında ikisi de muhtelif sanatçılarla sahneye çıkmış ve söylemişlerdir bu şaheseri ama kesinlikle o hissedilmesi gereken duyguyu verememişlerdir zira ikisi de aynı anda sahnede olmamışlardır hiç. Zaten ne diyor David Baba: "Comfortably Numb, Roger ve benim yeteneklerimizi birleştirip birlikte çalışabileceğimizi gösteren son örnektir."
13 Mart 2010 Cumartesi
Süper Mevlüt
Bizim Le Parisien, 3 gol attı Sochaux'ya bu akşam. En son golünü 6 hafta önce Lyon'a atmıştı, bu akşamki golleriyle 23 maçta 12 golü, 4 asisti oldu. Aslında "iddia ediyorum"la başlayan ve içinde "Arsenal" ve "Bendtner" kelimeleri geçen bir cümle kurabilirdim ama gerek yok, birkaç sene sonra herkes görür nerelerde olacağını zaten. Gollerden sonra çılgınca sevinmemesinin (gördüğüm kadarıyla) sebebini bu golleri altyapısından yetiştiği takıma atması olarak görebilirsiniz -ki öyledir de zaten- ama bu durumun asıl sebebi karakteridir Mevlüt'ün. Sahada ya da saha dışında zerre kadar çirkeflik yapmayan, takım oyununa yatkın, son derece dürüst ve samimi bir adam Mevlüt. Fransa Ligi'ndeki tek Türk olarak son derece iyi bir referans bizim için. Bu yüzden de kendisiyle gurur duyuyorum. Alman milli takımını seçen Mesut Özil'le, aslen Kürt olan ve İsviçre milli takımında oynayan Eren Derdiyok'la gurur duyduğum gibi...
11 Mart 2010 Perşembe
Blog Tanıtımları #4: Fever Pitch
"I fell in love with football as i was later to fall in love with women: suddenly, inexplicably, uncritically, giving no thought to the pain or disruption it would bring with it."
"Futbola, sonraları kadınlara olacağım gibi, aniden, nedensiz, eleştirmeden, yaratacağı acı ve karışıklığa aldırış etmeden aşık oldum."
Türk futbol blogu okuyucularının çoğu bu cümleyi gördü, onlardan kimi farkında olmadı gördüğünün, kimi anlamını çözemedi, kimi çözdü. Aceto Balsamico'nun banner'ında yer alan bu söz birazdan tanıtacağım blogun isim babası Nick Hornby'ye ait. Fever Pitch Hornby'nin futbolu konu alan kitabının adı. Bu blogu açan sevgili Can da Nick Hornby'nin büyük hayranlarından birisi olarak futbol yazacağı bir bloga verecek daha iyi bir isim olmadığına inanmış (zaten yazarın bir başka kitabından uyarlanan High Fidelity'yi de çok sever). Aceto'da daha sonra gördüğünü söylemişti bana, görünce çok şaşırmış. Şimdi blogunda kendisiyle beraber beş kişi yazıyor, futbol dışında sinema, müzik ve yemekle alakalı. Can'la tanışmam kendisini Tyler sanmamla başladı. Diana Krall ve Pink Floyd vesilesiyle rastladım Can'a. Uzun bir süre blogunu tanıtmamayı, açığa çıkarmamayı istemiş daha önce tanıttığım bloglar gibi. Bakın yeniden söylüyorum; "Beni bulan bulur abi" mantığı öldü artık, çıkın ortaya! Hepinizi bulacağım teker teker, boşuna kaçıyorsunuz.
Okumayı ve yazmayı çok seven bir adam olarak uzun inceleme yazıları kaleme almış Can; diğer arkadaşları da Beşiktaş ya da İngiltere futbolu üzerine yazıyor ama blogun asıl emekçisi O. Sistem İncelemeleri başlığı altında çok emek verdiği yazıları neredeyse hiç keşfedilmemiş şekilde duruyor mesela orada. Arada bir kitap tavsiyesi, bazen yemek tarifi (gurme değil öğrenci işi tabii ki), bazen de ödüllü yarışmalar oluyor blogda. Futbola deli gibi aşık; eskiden de oynamış. Blogun diğer yazarlarının arasında İngiltere futbolunu canlı izleyenler de var, Brezilya'daki futbol adamlarıyla bağlantıya geçenler de. Bu işi zevkle yapan insanların elinden çıkıyor yani okuyacaklarınız. Can Eskişehir'de yaşayan birisi ve genelde bizim maçlara İrlandalı olarak giriyor, buradan da deşifre edelim de dayağı yesin. Şaka lan şaka yemesin, severim kendisini.
Not: Yardımları için Kemal Mardin'e teşekkürler.
Real Madrid: 1 - Olympique Lyonnais: 1
Eleme turlarında ilk maçı kaybeden her takım gibi ikinci maçı erken koparmayı istemişti Real Madrid; Cristiano Ronaldo'yla da bu isteğine çok yaklaştı ama Higuain Lloris'in ikramını reddedince maçın kırılma anı belirlendi 26. dakikada. Nitekim bunu iyi değerlendiren Lyon çabuk toparlandı ve golü buldu 76'da genç Boşnak Pjanic'le. Dördüncü çeyrek finaline çıkan Lyon Real Madrid camiasına büyük bir acı hediye etti. Santiago Bernabeu'da Barcelona'nın final oynayacak olması ihtimali çoğu Madridista'yı çıldırtıyordur şu an.
Bernabeu'nun atmosferini en iyi bilenlerden birisi Reveillere'ydi, O da Kaka ve C. Ronaldo'yu elinden geldiğince durdurmaya çalıştı ve bunu kısmen başardı. Maça geride başlayan Lyon için şok değildi bu gol; hiçbir şey olmamış gibi moralini bozmadan sıkı bir alan savunmasına ve konsantrasyonu kaybetmemeye odaklandı oyuncular. Boumsong bile müthiş bir konsantrasyonla oynadı ve turu hak ettik sonuna kadar. İlk yarının sonlarında Real Madrid'in yüzde 67 gibi ezici bir topa sahip olma oranı vardı. Lyon'un ilk yarıda defansif oynamaya çalıştığını söylemek yanlış olur zira daha çok soğukkanlı olup Real Madridliler'i yumuşatmaya çalıştılar ve Higuain'in kaçan golü sayesinde -yani şansın da yardımıyla- bunu başardılar.
İkinci yarıya Toulalan-Gonalons ve Makoun-Kallström değişikliğiyle başlayan Lyon atağa daha çok yüklendi ve ardarda pozisyon verdi Real Madrid'e. Sol kanattaki Cristiano Ronaldo bomboş pozisyonda kaç top aldı ve hızla kaleye yöneldi sayamadım ama o ölümcül driplingleri gole dönüştürememesi de sevindirici oldu tabii ki. Cesar Delgado'nun mükemmel oyunu geceye damgasını vurdu; Fransa ligindeki takımlara karşı da denediği fakat bu kadar başarılı olamadığı driplingleri bol bol faul ve özgüven kazandırdı Lyon'a. Cissokho'dan Govou'ya, Kallström'den Cris'e kadar efsane bir performans sergileyen Lyonlular golün geleceğinden iyice emin olmuştu ve Kallström'ün Delgado'dan aldığı topu yeniden Arjantinili'ye vermesi, Delgado'nun Lopez'e verdiği pası da Lopez'in Pjanic'e aktarması sonucu genç Boşnak sol ayağıyla fazla oyalanmadan attı golünü. Bütün bunların kısa bir süre içinde gerçekleşmiş olması Madridliler'in başını döndürmüş olacak ki artık turu geçmek için iki golün gerektiğini bilmek morallerine büyük darbe vurdu. Girene kadar taraftarı coşturmaya çalışan, endişeyle maçı izleyen Raul de etkili olamadı; Lyon bir de son dakikalarda iki gol kaçırınca Real Madrid sahasında final oynama şansını kaybetti.
Cris'in Kaka'yı düşürdüğü pozisyonun ardından frikiği kullanan C. Ronaldo'nun top üstten auta gidince anında çimlere bakması ne kadar sahte bir adam olduğunu kanıtlar nitelikte; bunun yanında o meşhur kazanma hırsı gereksiz baskıya sebebiyet verdi arkadaşları üzerinde. Çok heyecanlıydılar, Sevilla maçını unutmuşa benziyorlardı. Belli etmek istemeseler de ikinci golü bulmadıkları takdirde turun tehlikede olduğunu bildikleri için maçtan önceki aşırı özgüvenlerinin çok ötesindeydiler; en azından Ramos öyleydi. Maçtan önce "inşallah sahaya da bu özgüvenle çıkarlar" demiştim ve dileğim gerçekleşti. Marca'nın ön sayfasında "Adios Champions, Adios Pellegrini" yazıyor. Yakışır o kültüre...
10 Mart 2010 Çarşamba
Girdi Mi?
"3-0 alırız" diyordun. Nah aldın. Siktir git şimdi.
Nefret ediyorum rakibi küçümseyen tavırlardan. Lloris de olsa aynı, Mourinho da olsa. Böylece Real Madrid'e 6. maçta da yenilmedik. Onlar "Viva La Muerte" diye bağırdıkça "Viva La Vida"yı çarptık suratlarına.
Dünyaya yaptığımız iyiliğin farkındayız...
9 Mart 2010 Salı
Akademi'ye Bir, Altın Küre'ye İki, Oscar'a Üç
Bu sahtelikten, bu "kırmızı halı"dan, bu gösterişten nefret ediyorum. Sinema gibi bir sanat dalının yüzsüz Amerikanlar'ın elinde oyuncağa dönmesine dayanamıyorum. "Demokrasi götüreceğiz" diyerek gittikleri ülkeleri işgal ettikleri gibi "ödül vereceğiz" diyerek aylar öncesinden hazırlık ve hatta prova yapıp bu güzel sanatı işgal etmelerini istemiyorum. Aldığı Oscar sayısına göre film alan robotlar yetiştirdi bu organizasyon, açığa hiç çıkmamış filmlerden uzak tuttu insanları. Şöyle etrafınıza bir bakın; kaç kişi Titanic'i izlemiş, kaç kişi Reng-e Hûda'yı? Kaç kişi Dondurmam Gaymak'ı izledi, kaçımız Masumiyet'in adını bile duymadı? Kültürümüzden utana utana geldiğimiz şu noktada sinemamız niye gelişmiyor diye sorabilecek kadar yüzsüzleştik o özendiğimiz "eyaletler" gibi. Bugün sinema alanında İran kadar olamamamızın sebebi de budur işte; kendimizden utanmak. İstediğin gibi giyinip, istediğin şeye inanabilirsin, istediğin gibi yaşayıp istediğin gibi konuşabilirsin ama hem doğduğun ve doyduğun toprakları reddedip hem de "niye sanat gelişmiyor bizde" diye sorarsan komik olur, çaresiz görünürsün ayrıca. Neyse, mevzudan kopmayalım. Öncelikle şunu belirtelim; isteyen sabaha kadar oturur izler, isteyen günler, haftalar öncesinden tahminler yapar, hatta sonrasında da eleştirir kararları, ama kimse unutmasın ki tüm bu olanlar, verilen ödüller estetikle alakalı değil. Ödüllerin sinematik yönden hiçbir değeri yok benim gözümde. Bu işin para boyutu da ilgilendirmiyor beni, istedikleri kadar sömürsünler halkı. Zira sömürülendedir burada suç. Göz göre göre Martin Scorsese gibi bir ustaya seneler boyu ödül veremeyen bir akademiye güvenen insan, böyle muameleye layıktır. İşin eğlence yönüyle ilgilenebilirsiniz, herkes sinemaya eleştirmen olarak bakmak zorunda değil, ama film izlemeye efekt görmek için gidenlerin sinema konuşmaya yeltenmesi ne kadar doğrudur, o da büyük bir muamma. Aslında değil de, ahkâm kesmiş olmayalım şimdi. The Dark Knight gibi bir şaheser "En İyi Film" dalında aday bile gösterilmedi mesela, ya da Tarantino'nun veya Coenler'in filmleri görmezden gelindi senelerce. Bu filmlere verilen değer veya gösterilen tavır değil, bunun bir otorite haline gelmesidir rahatsızlığım. Herkes değerini bilemez bu insanların, ama kimse değerini bilmezse sorun haline gelir durum. Oscar heykelciğinin yaptığı bu işte sinemaya. Endüstriyelleştirdi demeyeceğim zira sinema zaten bir endüstri, ama sanatı yok etmek adına elinden geleni yapıyor. Amerikan milli öğelerini veya Hristiyan tarihini konu alan filmlerin 1-0 önde başlaması ne büyük bir saçmalıktır? Bunu tartışıp, kabul edip yine de aldığı Oscar'a göre film izlemek daha büyük saçmalıktır ama; çelişkiler ülkesi Türkiye'de alıştık artık bu çelişkilere.
Alttaki abimizi de Oscar'ları yüzünden sevmedik, biline...
8 Mart 2010 Pazartesi
Galatasaray Defansına #2
Vanja Ivesa, 205 cm boyunda.
Not: Maç yazısı yok. Elle oynamalardan da bahsetmeyeceğiz. Ne oynadık ki ne konuşalım. Her takım haksız puan alıyor, Eskişehir de aldı nedir yani.
6 Mart 2010 Cumartesi
5 Mart 2010 Cuma
Blog Tanıtımları #3: Uche Okechukwu
Bir Galatasaraylı ve bir Fenerbahçeli'nin aynı ortamda bulunması ateşle barutun yanyana bulunması demektir, o insanlar ne kadar makul ve sakin mizaçta olsalar da. Fanatik bir Galatasaraylı'nın Fenerbahçeliler'le ilişkisi futbolu takip eden herkes tarafından biliniyor. Ben de Fenerbahçeliler'le geçinemiyorum doğal olarak ama aradan istisnalar illa ki çıkıyor, mesela blog yazmaya başladığımdan beri severek okuduğum, bana da yardımcı olan Di Massimo Talento blogu sevdiğim Fenerbahçeliler'dendir (eminim bu blogu da seven Fenerliler vardır, yani inşallah vardır, var di mi lan?). İşte tanıtacağım üçüncü blog da sevdiğim Fenerbahçeliler'den. İğneyi geçtim çuvaldızı batırsa da çoğu kez Galatasaray'a, çiviyi de Fener'e batıran bir blog Uche Okechukwu. İki yazarı var; Puskas ve Uche. Blogun isim babası Uche'yi kardeşi gibi seviyor kendi tabiriyle blogun yazarlarından Uche. Hatta bu sevgisi neticesinde Uche'yle irtibata geçmiş ve röportaja ikna etmiş eski Fenerbahçeli stoperi, o derece.
Uche Okechukwu kendini okutmayı biliyor, üslubu çok kuvvetli ve zaman zaman eğlendirici; en önemlisi de kırıcı olup dozu kaçırmıyor benim gibi. Mesela geçenlerde şöyle yazmış: "Son dönemlerde iyiden iyiye Raskolnikov gibi hisseder oldum. Fenerbahçe maçları ertesinde beni benden alan migrenim, uykusuzluğum ve huzursuzluğumdan oluşan buhran hali bu hızla devam ederse cinnet geçirmem bana sürpriz olmayacak. İşte böyle bir hâletiruhiyeyle girerken haftasonuna imdadıma ebedi dost yetişti. Ne zaman başımız sıkışsa, mutlu olacak bir sebebimiz kalmasa hızır gibi yetişen ezeli rakip, bu sefer biraz gecikmeli de olsa el vermeye geldi bizlere. Böyle günler için değil midir zaten dostlar? Fenerbahçe Ülker - Galatasaray CC 17:00 ". Bu adama kızılır mı?
Blogu doğal olarak Fenerbahçeliler çok sevecek, hele eski yazıları karıştırıp anılara rastladıkça. Futboldan başka basketbol ve tenisle de ilgileniyor yazarlar, benim pek ilgimi çekmese de bu sporlar, sevenleri için güzel bir haber olabilir bu. 2008 Mart'ından beri faaliyet göstermelerine rağmen blogun izleyici sayısı sadece 51. Bir fotoğrafa onlarca yorum yapanları görünce bu blogun yazılarına çok az yorum gelmesi benim ağırıma gidiyor.
Underground blogları tanıtmayı bir görev edinmeye başladık, inşallah böyle böyle tanınmayan blog kalmayacak -seçim vaadi gibi oldu, kusura bakılmasın lütfen. Ama sizden de yardım bekliyoruz tabii ki. Adnan Polat'ın dediği gibi -ki demese ne güzel olurdu- iş taraftara düşüyor biraz da arkadaşlar. O kadar seri başlatıp devam ettiremeyen bir adam olarak bu serinin de yitip gitmesini istemiyorum, bunun için de yardımınıza ihtiyacım var. Severek okuduğunuz, fazla tanınmayan bloglardan bana bahsedin, ben de burada bahsedeyim ki daha fazla kişi okusun onları. Çünkü bunu hak ediyorlar. Ayrıca böyle kaliteli bloglar neden kendilerini göstermeye çalışmaz anlamak da güç. Size sesleniyorum yer altındaki blogcular: Burger King gibisiniz be, önceden o müthiş soslarını tanıtmaz, istemeyene bahsetmezlerdi bile. Ama sonra ne zaman soslar meşhur oldu iyice; ekstra para almaya başladılar. Aman ha, siz hep eski Burger King gibi olun, çizginizi bozmayın. Biz sizin değerinizi biliriz.
4 Mart 2010 Perşembe
Tugay ve Arda
Bugün iki önemli olay yaşandı; birincisi Tugay'ın altyapı sorumlusu olarak (resmi sitede altyapının başına geçtiği yazıyor) mukaveleye imza atması, ikincisi de UEFA.com'un okuyuculardan gelen sorular doğrultusunda Arda'yla yapılan röportajı yayınlamasıydı. İki olayda da çok önemli noktalar var bizi sevindiren ve bize ümit veren.
Tugay'a malum açıklamaları nedeniyle kırgın olsam da kendisinden nefret edebilmem imkânsızdır, yuvasına hoşgeldi "aslan yeleli". Jan Derks'i Glasgow Rangers'tan tanıdığını söyledi, kıdem olarak üstünde bulunacak olsa da çalışmaları Rijkaard-Neeskens ikilisinde olduğu gibi kıdem gözetmeksizin olacaktır - en azından öyle umuyorum. Futbolu bıraktıktan sonra Blackburn'deyken hocası olan Mark Hughes'le beraber Manchester City'nin altyapısında çalışacağını söylemişti fakat Hughes işsiz kalınca sanırım bu projeyi rafa kaldırdı İngilizler. İyi ki de öyle yapmışlar (Tugay'la sözleşme imzalamamalarını kastediyorum, Hughes'ün kovulmasını değil) ki Tugay Galatasaray'a döndü 10 seneden sonra. Tabii ki futbolu az çok takip eden herkesin aklına Guardiola geliyor Galatasaray'ın bu hamlesinden sonra. Guardiola'yla Tugay'ın futbolcuyken mevkileri de aynıydı, ikisi de futbolu bıraktıktan sonra en üst düzeyden başlamayı tercih etmedi ve altyapının (ya da rezerv takımın) başında çalışmaya başladılar. Guardiola'nın nerelere geldiği malum, Rijkaard'ın halefi olarak mükemmel bir şekilde başladı kariyerine (Şampiyonlar Ligi'ni hem futbolcu hem de teknik direktör olarak kazanan altı kişiden birisi oldu) ve Barcelona'nın makine gibi işleyen sistemini mükemmelleştirmeye devam ediyor. Tugay için aynı şeyleri temenni etmekten başka bir şey gelmez elimizden, Allah yolunu açık etsin hem Galatasaray'da hem de kariyerinin kalanında. "Ben Galatasaray'la hiçbir zaman sözleşme konuşmadım" demesi hoşumuza gitse de daha birkaç ay önce söylediklerini hatırlayınca nabza göre şerbet veriyor olabileceğinden de şüpheleniyor insan. Neyse, yine de fazla şüpheci olmaya gerek yok. Sonuçta taraftarız ve ne kadar kazık yesek de unuturuz. Yeniden hoşgeldin yuvana Tugay...
Arda Turan'ın röportajı ise birazcık kısa olsa da çok doyurucu olmuş. Soruları titizlikle seçmiş UEFA.com yöneticileri, Arda da alışıldık cevaplar vermemiş alışıldığı üzere. Oyun görüşü ve futbol bilgisinin her zaman üst düzey olduğunu düşündüm Arda'nın, bu da sahip olduğu pratik zekâyı gösteriyor haliyle. Beğendiğim birkaç cevabına bakalım:
Ve sıra geldi en çok hoşuma gidene:
Tugay'a malum açıklamaları nedeniyle kırgın olsam da kendisinden nefret edebilmem imkânsızdır, yuvasına hoşgeldi "aslan yeleli". Jan Derks'i Glasgow Rangers'tan tanıdığını söyledi, kıdem olarak üstünde bulunacak olsa da çalışmaları Rijkaard-Neeskens ikilisinde olduğu gibi kıdem gözetmeksizin olacaktır - en azından öyle umuyorum. Futbolu bıraktıktan sonra Blackburn'deyken hocası olan Mark Hughes'le beraber Manchester City'nin altyapısında çalışacağını söylemişti fakat Hughes işsiz kalınca sanırım bu projeyi rafa kaldırdı İngilizler. İyi ki de öyle yapmışlar (Tugay'la sözleşme imzalamamalarını kastediyorum, Hughes'ün kovulmasını değil) ki Tugay Galatasaray'a döndü 10 seneden sonra. Tabii ki futbolu az çok takip eden herkesin aklına Guardiola geliyor Galatasaray'ın bu hamlesinden sonra. Guardiola'yla Tugay'ın futbolcuyken mevkileri de aynıydı, ikisi de futbolu bıraktıktan sonra en üst düzeyden başlamayı tercih etmedi ve altyapının (ya da rezerv takımın) başında çalışmaya başladılar. Guardiola'nın nerelere geldiği malum, Rijkaard'ın halefi olarak mükemmel bir şekilde başladı kariyerine (Şampiyonlar Ligi'ni hem futbolcu hem de teknik direktör olarak kazanan altı kişiden birisi oldu) ve Barcelona'nın makine gibi işleyen sistemini mükemmelleştirmeye devam ediyor. Tugay için aynı şeyleri temenni etmekten başka bir şey gelmez elimizden, Allah yolunu açık etsin hem Galatasaray'da hem de kariyerinin kalanında. "Ben Galatasaray'la hiçbir zaman sözleşme konuşmadım" demesi hoşumuza gitse de daha birkaç ay önce söylediklerini hatırlayınca nabza göre şerbet veriyor olabileceğinden de şüpheleniyor insan. Neyse, yine de fazla şüpheci olmaya gerek yok. Sonuçta taraftarız ve ne kadar kazık yesek de unuturuz. Yeniden hoşgeldin yuvana Tugay...
Arda Turan'ın röportajı ise birazcık kısa olsa da çok doyurucu olmuş. Soruları titizlikle seçmiş UEFA.com yöneticileri, Arda da alışıldık cevaplar vermemiş alışıldığı üzere. Oyun görüşü ve futbol bilgisinin her zaman üst düzey olduğunu düşündüm Arda'nın, bu da sahip olduğu pratik zekâyı gösteriyor haliyle. Beğendiğim birkaç cevabına bakalım:
- Sence bu sene en çok hangi yönünü geliştirdin ve şu an oyununda neyi geliştirmen gerektiğini düşünüyorsun?Bence hem oyunundaki bu gelişme, hem de bunların farkında olması çok sevindirici Arda'nın. Zaten hiçbir zaman "önündeki maçlara bakan" bir adam olmadı Arda; belki biz de biraz kabak tadı verdik bunlardan bahsederek ama ne yapalım seviniyoruz işte kardeşim.
- Sanırım şutlarımı geliştirebilirim. Önceden çok mücadele ettiğimi ve az ürettiğimi düşünüyordum; şimdi daha ekonomik oynuyorum ve skora daha fazla etki ediyorum.
- Karşısında oynadığın seni en çok zorlayan oyuncu kimdi?Direkt ismini söylemiş kendisini en çok zorlayan oyuncunun, bahse girerim fazla düşünmeden vermiştir bu cevabı Arda. Zira bu yeteneğiyle geçemeyeceği çok az adam var ve kendisini ciddi anlamda zorlayan futbolcuyu kolay kolay unutmamıştır eminim ki. Ayrıca "siz iyi olduktan sonra karşınızda kim olursa olsun fark etmez" falan da dememiş olması sevindirdi beni.
- EURO 2008 çeyrek finalindeki Hırvatistan maçında şu an Tottenham'da oynayan Vedran Corluka.
- Etrafındaki diğer yetenekli oyunculardan seni ayıran özellik nedir sence?Biraz mütevazilik etmiş yetenekli olmadığını söyleyerek zira bence müthiş bir yeteneği var; ayrıca futbol zekâsı hakkında söylediklerine sonuna kadar katılıyorum. Sahada aldığı yanlış kararların arkasında da evine kadar giren medyanın baskısı ve kafasının futbol dışı şeylerden dolayı karışık olmasının etkisi var bence - bu "futbol dışı şeyler"i çok konuştuk zaten, yeniden söylemeye gerek yok.
- Hiçbir zaman yetenekli olduğumu düşünmedim ama büyük bir futbol zekâm var, futbolu nasıl oynayacağımı biliyorum.
Ve sıra geldi en çok hoşuma gidene:
- Başka bir kulübe gitmeyi düşünüyor musun, eğer düşünüyorsan bu hangi kulüp olur?Yorum yok...
- Tabii ki yurt dışında oynamayı istiyorum ama bu yönetimimizin kararı. Daha önceden de söylediğim gibi, Liverpool beni cezbediyor geleneklerinden dolayı. Avrupa'da tuttuğum takım Liverpool, o yüzden eğer yurt dışına gidersem Liverpool'da oynamak isterim.
1 Mart 2010 Pazartesi
Dogs
Pink Floyd'un hep politik ve eleştirel bir yönü oldu melankolik yönünün yanında; tabii bu da en çok Roger Waters sayesinde olmuştur. Fazlasıyla hırslı ve zeki bir adam olarak dünyada yaşananlara hiç sessiz kalmadı Waters ve dolayısıyla Pink Floyd (tabii ki Gilmour da uyuşuğun teki değildi ve birilerini rahatsız etti hep söyledikleriyle). Kâh "şimdi olmaz John, önce şunları bir halledelim, Arjantin'e ağzının payını verelim" diyerek İngiliz hükümetini eleştirdiler, kâh "savaş köpekleri, nefret insanları"na bağırdılar, kâh "büyük adam, domuz adam, ha-ha ne yalansın sen" dediler yozlaşmışlara, kâh Maggie'ye yönelttiler silahlarının namlusunu. Dogs da tam böyle bir şarkı işte başından sonuna.
Şarkının sözlerini Animals albümünün geri kalanında da (Pigs ve Sheep) olduğu gibi tek başına yazan Waters iki yüzlü, hırsız, iğrenç iş adamlarını eleştirir Dogs'da. Akustik gitarın arkasından "deli olmalısın" diye başlar Gilmour, ve bir köpek portresi çizer önce, mesela şöyle der: "gözlerin kapalıyken kolay eti kapabilmeye muktedir olmalısın". İkinci bölüme o kadar mükemmel bir şekilde geçer ki sözler, Waters'ın dehasına hayran kalmamak imkânsızdır. Zira bu kokuşmuş insanları kısaca tanıttıktan sonra "tarzlarını oluşturmalarına" izin verir Waters; "mesela kravat, ya da el sıkışma" diyerek ki bu geçiş Kubrick'in maymunların fırlattığı kemikten uzay gemisine yaptığı kesmeyle aynı derecede sanatsaldır bence. Bu bölümün sonunda da Waters'ın sözleriyle Gilmour bıçağı saplar "yalan söylediği insanların güvenini kazanmak için çabalayanlar"a, sonra Gilmour bu sefer Fender Telecaster'ıyla çıkar sahneye ve alışıldığı üzere ağlatır gitarı (Birçok PF fanı Dogs'taki Gilmour performansının en iyisi olduğunu söylüyor. Ben ayırmam hiç Echoes, Shine On You Crazy Diamond ya da Comfortably Numb falan diye ama Dogs'taki gitar performansının en iyi olduğunu söyleyenlere de karşı çıkmıyorum). Fazla uzatmadan yeniden şarkı söylemeye başlar ki bu "ağza bir parmak bal çalma" işini çok yapar Gilmour. Neyse ki fazla uzatmadan yeniden şova geçer; arada biraz akustik çalar sonra yeniden coşar ve yine biraz şarkı söyler; O zaman hadi iyi boğulmalar, taş tarafından dibe çekilerek batıyorsun diyerek ortamı "güzel adam" Rick Wright'a bırakır. Rick Baba'nın solosu şarkıdaki en saykodelik andır her zamanki gibi, efektleriyle insanın ruh halini kolaylıkla değiştirir. Sıra Waters'tadır, o da söyleceğinin bir kısmını söyler ve Gilmour'a bırakır sahneyi; sonra "Who was..." bölümüyle öyle bir çıkar ki sahneye, insan şarkının sonunda asıl dehşeti yaşadığını anlar. Ve Roger Waters intiharla bitirir o müthiş sözlerini yazdığı şaheseri.
Roger Waters'ın Pink Floyd ruhuna ihanet ettiğini düşündüğüm In The Flesh turnesi sırasında diğer şarkılar gibi Dogs da katledilmiştir ne yazık ki. Şarkının hakkını vermiştir belki icra edenler -ki isimlerini bile bilmiyor ve bilmek istemiyorum- fakat ben kabullenemiyorum o sözlerin Gilmour ve Waters tarafından beraber okunmamasını; davulların başında Nick Mason'ın, klavyenin arkasında Richard Wright'ın olmamasını. Grubu dağıttığı yetmediği gibi ayağa da düşürdüğü için hiç affetmeyeceğim Waters'ı. Gilmour da Comfortably Numb'ı başkalarıyla söylemiştir ve sütten çıkma ak kaşık değildir ama kimin asıl suçlu olduğunu görmek de zor olmasa gerek...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)













































