30 Ocak 2010 Cumartesi
Happy Birthday #33
İyi ki doğdun Kaptan. İyi ki seni izlemek nasip oldu bize. İnşallah bir-iki seneye kadar da "iyi ki gitti" dedirtirsin...
Blog Tanıtımları #1: Futbolsuz Yapamam
Ne zamandır aklımda bu seri, hep erteliyorum ama artık dur dedim içimdeki eşeğe. Dedim "Ne bu üşengeçlik, ne bu Comfortably Numb'lık utanmaz herif?". Ve işe koyuldum. Efendim, öncelikle çok rahat iddia edebilirim ki en çok Türk futbol blogu takip eden adamlardan birisiyim. Burayı okuyan birçok yazarın blogunu da takip ediyorum, en azından ediyordum. Hala kıyıda köşede kaliteli bloglar vardır tabii ki ama piyasadakilerin en az yüzde yetmişini takip ettim birkaç gün öncesine kadar. Her gün birbirinin kopyası post atanları eleyince büyük bir kısmı gitmiş olsa da takip listemden, yine de halen çok blog takip ediyorum. Burada bir parantez açıp tükürdüğümü yalamamdan bahsetmem lazım. Zamanında futbol bloglarını eleştirenlere bu yaptıklarının bu işin ruhuna aykırı olduğu gerekçesiyle tepki göstermiştim. Ama gidişat neticesinde gördüm ki sonuna kadar haklılar. Bugün yüzlerce blog var ama orijinal olabilenler ve okurken zevk verenler çok az. Göz önüne çıkmıyorlar çeşitli sebeplerden dolayı.
Bu seride tamamen "underground veya underrated" blogları tanıtacağıma dair bir söz veremem çünkü bu tanıma uyan çok az blog var bildiğim. Zaten fazla tanınmadan kalmıyorlar kaliteli olanlar, genelde. Benim bu seriyle amaçladığım, tarzını çok sevdiğim bloglara bir saygı duruşunda bulunmaktır. Çok fazla tanınanlar da konuk olabilir yani bloga. Daha fazla kişiye tanıtsam benim için yeter. Tanıtacaklarımı daha önceden bilenler sitem etmesin o yüzden. Yorum bölümüne de bildiğiniz fazla tanınmayan kaliteli blogların linkini bırakabilirsiniz. Şimdi gelelim ilk konuğumuza.
Twitter'dan da, şahsen de tanıtmaya en çok çalıştığım blog Futbolsuz Yapamam'dır. Total Futbol programında görmüştüm sanırım -FourFourTwo da olabilir hatırlamıyorum- bu blog için "renklerin bakarkörlüğünden uzak" tanımı kullanılmıştı. Son derece çetrefilli ve zevkli bir üslubu olan Futbolsuz Yapamam Beşiktaşlı olsa da hiç belli etmiyor bunu. Upuzun analizleri, antika değerinde videoları ve kara mizahla döşenmiş yazılarıyla şu bloglar alemindeki en orijinal bloglardandır bu. Bildiğim kadarıyla Futbloglar'da da yer alıyor fakat sadece 36 tane izleyicisi var bu blogun. Benim şu kıçıkırık blogumun bile 250'ye yakın izleyicisi olduğunu görünce Pirlo'ya bakan Gattuso gibi oluyorum vallahi. Futbol bilgisi Türkiye'yle sınırlı kalmayan, üslubu çoktan alıştıklarımızın yüzlerce ışık yılı ötesine geçmiş bu blogu okuyun, okutun. Ama sömürmeyin. Hoş, kopyalama kilidi koymuş sevgili Levent, o yüzden pek ümitlenmesin kolpacılar. Alışmak zor gelirse de, okuyucunun zekasına saygı duyan nadir bloglardan olduğunu hep aklınıza getirin.
29 Ocak 2010 Cuma
28 Ocak 2010 Perşembe
İzdiham Kültürü
Artık şu yeni transferleri havaalanında karşılama saçmalığının kalkması şart olmuştur bence. Taraftar oraya ne kadar temiz duygularla giderse gitsin, istediği kadar amacı sevgisini göstermek olsun işler çığrından çıkıyor işte. Giovani Dos Santos'un gelişini izledim, çocuğun ekrandaki suratına bakmaya bile korktum gördüklerimden sonra. Daha önceden de oluyordu tabii ki bunlar, yeni değil olanlar fakat söylemekten vazgeçmeyeceğim ben. Elano'nun gelişiyle alakalı yazmıştım zaten bir şeyler. Jo da, Gio da, Neill da (pek emin değilim bundan) aynı şekilde karşılandı: futbolcu inene kadar saatlerce beklendi, güvenlik görevlileriyle ve "reis"lerle yaşanan tartışmalar sonrası sinirler gerildi, futbolcuya yine o "reis"ler eşlik etti dışarı kadar, bu arada yöneticiler ve tercüman sağa sola bağırdı, bunların merkezindeki futbolcu ise karışık duygular içerisine girdi. Böyle karşılıyoruz, sonra en küçük performans düşüklüğünde ana avrat sövüyoruz. "I love you Santos" dediler yahu bu akşam mesela. Ulan ne yaptı bu adam, bırakın biraz top oynasın da ona göre gösterin sevginizi ya da tepkinizi. Ayrıca o tezahüratın asıl sahibine ayıp olmuyor mu? Dile sakız etmeye ne gerek var? Tribündeki performans ayrı bir vaka; git boktan bir pop şarkısını, arabesk bir nakaratı tezahürat yap, senelerdir aynı zırvayı, aynı uyutucu şeyleri söyle, sonra "neden eleştiriyorlar, eleştirenin anasını bacısını düzerim" diye bağır-çağır (Bu yazının altına da hakaret edici yorumlar gelebilir, bunu göze alarak yazıyorum zaten. İsteyen istediğini yazsın ama elinizi vicdanınıza koyun da düşünün önce). O futbolcuların yerinde olsanız ne hissederdiniz? "Ayağıma top değmeden adamlar bana aşklarını ilan etti, ne bok yiyecem lan" diye endişelenir miydiniz yoksa "İşte taraftar bu be, KOP şerefsizim KOP, ha aslanlarıma!" mı derdiniz içinizden?
İşin kötü tarafıysa, bundan söz eden ve rahatsız olanlar birkaç kişiyle sınırlı. Kulüp Twitter'dan "hadi havaalanına" diye duyuruyorsa bunu halının altına süpürmek mümkün değildir. Konuşmak, irdelemek gerekir. Gerçi burası Türkiye, konuşanların başına ne geldiği malum ama aklın yolu da bir. Oyuncuların -abarttığımı düşünebilirsiniz ama- can güvenliği yok havaalanındaki o izdihamda. Ruh hastasının birisi çıkıp futbolcuya bir şey yapsa kime çıkacak fatura? Orada linç ederler gerçi o adamı ama olan ülke futboluna olur. Uçuk bir örnek diye düşünmeden önce ihtimali göz önünde bulundurun.
Sesim nereye kadar gidiyorsa bağırıyorum, inşallah duyması gerekenler duyar: "Lütfen, her yönüyle zararımıza olan bu saçmalık bir kez daha tekrarlanmasın. Vassell'ler, Jo'lar, Giovani Dos Santos'lar, İspanya gol kralı Guiza'lar önce izdihama, sonra yuhlamaya maruz bırakılmasın."
Fotoğraf Fanatik'ten
Shabani Christophe Nonda
Roma'dan geldiği günü hatırlıyorum da, anında kanım kaynamıştı kerataya. Kariyerini de az çok biliyordum ve heyecanlıydım Galatasaray'da göstereceği performansı hayal edince. O sezon futbolla değil de ruhla şampiyon olmuştuk ve Nonda da Hakan ve Ümit gibi 11 gol atmıştı. Çoğu Galatasaraylı'nın aklında Fener'e attığı gol var ama benim aklımda Fener'le yaptığımız kupa maçında son dakikadaki çabası kalacak. Sıfıra inip yerden pasını göndermiş, top Deivid'den sekmiş, Hakan bacak arasından topu bırakmıştı Ümit'e. Tabii Steaua Bükreş'e attığı 2 golü de unutamam. İkinci sezonunda Baros'un sistemdeki hayati önemi sonrası Nonda da gözden düştü ve morali bozuldu, biz de (en azından ben) vefasızlık yapıp kendisine sövdük, saydık. O sezonda 10 gole bile ulaşamadı Nonda ve Rijkaard'ın gelişiyle Galatasaray'daki en iyi performansını verdi. Aşırı yavaşlamış olsa da tüm kupalarda tam 16 gol attı. Ama ayrılma vaktinin geldiğini herkes biliyordu. Kewell taraftarın sevgilisiydi, Leo henüz gelmişti, Nonda kısa çöpü çekti böylece. Çok duygusal bir adamdı Nonda, ne zaman gönderileceği söylentisi çıksa, birkaç maçta kulübeye mahkum edilse performansı düşerdi hemen. Hakan Şükür hakkında söyledikleriyle ne kadar cesur, yabancılara yapılanları görüp de Hagi gibi yerlilere kendini sevdirmesiyle ne kadar zeki olduğunu ispatlamış bir adamdı. Bir ara samimiyetinden şüphe duyduğum için kendisinden özür diliyor, golleri için de teşekkür ediyorum Nonda'ya. Yolu açık olsun...
27 Ocak 2010 Çarşamba
Giovani Dos Santos Galatasaray'da
Giovani dos Santos ve Bojan Krkic beraber parlamışlardı Rijkaard yönetimindeki Barcelona'da. Bojan yükselişine devam edip dünyanın en iyi takımında rotasyona girdi. Dos Santos ise Premier Lig'in yolunu tuttu sadece 6 milyon euroya; o zamanlar çok şaşırmıştım hem kendisini Barcelona'nın bıraktığına, hem de böyle ucuz sayılabilecek bir fiyata gittiğine. Nitekim Tottenham'daki performansı sonrası bir alt ligdeki Ipswich Town'a kiralanması neden Barcelona'nın kendisini o fiyata bıraktığını gösterir gibiydi. Barcelona'dayken "Yeni Ronaldinho" yakıştırması yapılıyordu genç Meksikalı'ya, birkaç maçta sonradan girip sunduğu küçük çaplı resitallerle bu yakıştırmayı hak ediyordu da hani. Tottenham'da kendisini hiç izlemedim Barça günlerinden sonra, ama samimiyetle söylüyorum ki bu performansı çok rahatsız ediyordu beni. Rijkaard'ın Galatasaray'a gelmesiyle Dos Santos'un kariyerindeki düşüş de paralel olarak ilerleyince kendisinin gelmesini ihtimaller arasında düşünmeye başladım açıkçası. Ukalalık olarak algılanmasın ama, aklın yolu birmiş ki bu transfer gerçekleşti.
Kendisini parlatan Rijkaard'dı, bunu daha önceden dile getirdim birkaç kez. Galatasaray'da gelir gelmez Emre, Serdar, Çetin gibi gençleri rotasyona dahil eden Rijkaard, eski öğrencisiyle tekrar buluştu. Sol açıkta Caner böylesine parlamışken Dos Santos'un gelmesi lüks gibi gözükebilir ama forvet için de alternatif olabilir kendisi. Zaman gösterecek bunları, fazla kafa yormaya gerek yok şu an için bence. Keita forvete geçebilir, Dos Santos sağa geçer, Caner solda devam eder, belki bir transfer daha olur bilemeyiz. Şu ana bakalım, değerlendirmeyi ona göre yapalım. Dos Santos hücum zenginliği artıracak bir oyuncudur, Tottenham macerasına rağmen halen yıldız adayları arasında gösterilmektedir, nokta (Ipswich Town'da 8 maçta 4 golü, 1 asisti var bu arada).
Şimdi gelelim yabancı sınırı mevzuuna. Jo'nun gelişiyle Linderoth gitmişti, Gio'nun gelişiyle kim gidecek? Konuşulan üç isim var: Leo Franco, Kewell ve Nonda. Leo Franco'yu ihtimaller arasında da saymazdım ama herkes ismini zikrediyor. Ama bence boşuna zikrediyorlar; çünkü hem 2012'ye kadar sözleşmesi var, tazminatını nasıl ödeyeceksin, hem Ufuk'tan da Aykut'tan da daha güvenilir bir kaleci (tartışılır ama kariyerlerini göz önüne alın bir önce), hem de Rijkaard'ın oyun sistemine en uygun kalecimiz kendisi. Daha geçenlerde Rijkaard demedi mi, "Rüştü'yü göndermemin sebebi iyi kurtarışlar yapmasının ardından topu hemen uzaklaştırmasıydı, Valdes'i bu yüzden tercih ettim" diye? Leo Franco da nisbeten daha iyi Aykut ve Ufuk'tan bu yönüyle, nisbeten diyorum çünkü O da çoğu zaman Allah ne verdiyse vuruyor topa, yakına vereceği yerde. Ha Neill'ın gelmesiyle bu sorun da ortadan kalkar mı derseniz, bence kalkar ama göreceğiz. İkinci ihtimal Kewell. Şu an yazarken bile korkuyorum gidecek diye. Sakatlığı yüzünden büyük ihtimalle sezonu kapattı, sezonun sonunda birkaç maça çıkabilir ancak -ameliyat oldu mu bilmiyorum. Sözleşmesinin uzatılıp sezon sonuna kadar dondurulması ihtimali var ki en mantıklısı bu. Ama bu sefer de medyada çıkan "parada anlaşılamadı" haberleri endişelendiriyor taraftarı. Bence Polat yönetimi taraftardan gelecek bu tepkiyi göze alamaz, almamalı. Bu iş profesyonellikle falan açıklanamaz çünkü profesyonel kelimesinin sözlükteki karşılıklarından birisinden bahsediyoruz. Giderse herkes bir tarafını keseceği adamın kalması şarttır. Üçüncü ihtimale gelelim; Nonda. Geldiği sezon kendini çok sevdiren, Baros'un gelmesi sonrası isteksiz oyunuyla ben de dahil birçok kişiye isyan ettiren ve bu sezon yeniden kendisini sevdiren Nonda'nın gitmesi bence en akıllıca çözümdür artık. İyice yavaşladı ve bu oyun sisteminde fazlasıyla sırıtıyor, sene başında gönderilmesi daha uygun olurdu ama bütçemiz forvet transferine yetmeyince kaldı. Baros'un oyun tarzıyla tamamen zıt bir oyun tarzı var Nonda'nın, bu yüzden de Çek golcüyü aradı tüm gözler Nonda oynarken. Çok gol attı, elinden geleni yaptı ama bu saatten sonra yapabileceği çok az şey var. Teknik olarak yeterli olsa fiziken ve ruhen çökmüş bir adamın daha fazla kalması iki tarafa da zul olur. Yakın bir zamanda o acı teşekkürlerden birisini Nonda'ya göndeririz sanırım.
Bonservisini alma opsiyonuyla sezon sonuna kadar kiralanan Giovani Dos Santos Galatasaray'a hayırlı olsun...
26 Ocak 2010 Salı
Erhan Çiftetelli
Bu adamın ağlayacak bir omza ihtiyacı var artık eminim bundan. "Seni kim dövdü bir anlat hele" ya da Joe Pesci'nin de dediği gibi "Doğruyu söyle, sempati toplamaya çalışıyorsun değil mi" desin birisi lütfen kendisine, yoksa duracağı yok. Neresinden uydurduğu fazlasıyla belli olan haberlerin (!) başka bir açıklaması yok zira. Ciddi sorunları olan bu arkadaşa sövmeyin; şefkat gösterin kendisine, buna ihtiyacı var.
İşte o melankolinin yol açtığı saçmalık :
KEWELL: Gazetelerde bu yazılanlar ne demek oluyor?
YÖNETİM: Eğer sezon sonu gideceksen, şimdi git...
KEWELL: Düne kadar beni istiyordunuz ama...
YÖNETİM: İki ay yoksun. Senin yerine transfer yapmamız gerek.
KEWELL: Sakatlanınca şimdi böyle mi oldu?
YÖNETİM: Ama sakatlığın uzun sürecek...
KEWELL: O zaman verin tazminatımı gideyim!
Erhan Telli'nin iddiasına göre Kewell'la Galatasaray yöneticileri arasında geçmiş bu diyalog. Florya'daki dinleme cihazlarından halen haberi olmayan yönetimimizi de buradan kınıyorum! İnsan biraz dikkat eder ne konuştuğuna yahu. Ayıp be.
Not: Gazetecilerin dövülmesini tasvip ettiğim çıkarılmasın bu yazıdan. Ama gazeteci bozuntularının bu akıbete uğramasından sadist bir zevk alıyorum, onu da belirteyim. Ayrıca Kewell'la alakalı bir şeyler yazacağım elbet fakat ortalığın sakinleşmesini bekliyorum.
25 Ocak 2010 Pazartesi
Caner Erkin
Fotomaç, Fanatik ve bilumum gazetelerin spor sayfalarını okuduğum zamanlar... Ne blogları, ne forumları keşfetmişiz, futbolla alakalı düşüncelerimiz kahve muhabbetinden öte gitmiyor. Bilgimiz ve ilgimiz var ama, at gözlüklerimiz de var. İşte o zamanlarda bir gün bir gazetenin arka sayfasında Manisaspor'un 17 yaşındaki genç oyuncusu Caner Erkin'in 4 milyon euro bonservisle CSKA Moskova'ya transfer olduğunu okumuştum ve içimi bir sevinç kaplamıştı. Zira o zamanlarda da dışarı oyuncu değil sadece para gönderiyorduk -aynı sezon Fatih Tekke de Rusya'ya gitti. Benim aklım hep Caner'de oldu o günden sonra, elimden geldiğince takip etmeye çalıştım Rusya'da neler yapacağını - ki bu dönem Emre Belözoğlu'nun Premier Lig performansının iyi olması için dua ettiğimiz dönemdir. Caner CSKA'da dikiş tutturamadı, tam anlamıyla ışık verip insanların kendine güvenmesini sağlayamadı. Tuttuğu takım olan Fenerbahçe'ye karşı oynadığını izlediğimde çok şaşırmıştım; o gencecik çocuk koskoca adam olmuştu. Oyunu da fena değildi, hatta bir asist yapmıştı o maçta yanlış hatırlamıyorsam. Sonraları da kendisinden pek haber alamadım bize gelene kadar.
Kewell'ın Avustralya'da operasyon geçirirse Nisan'a kadar oynayamayacağını açıkladı Adnan Polat bugün. Sol açık Arda, Caner ve Aydın'a kalıyor bu durumda. Arda'yı Elano'yla beraber ortada oynatmayı isteyen Rijkaard'ı ve şansını bitiren Aydın'ı düşününce Caner'in sol açığı teslim alacağı kesin gibi geliyor bana. CSKA'yla bonservisi için anlaştık Caner'in, bu performansla devam ederse kalıcı olur takımda. Birkaç milyonun bulunacağına ve Caner'in şu performansını devam ettireceğine eminim ama futbolda sakatlık diye bir gerçek de var. Bu sıralar Sabri, Kewell derken Elano da sakatlandı -böbrek taşı düşürmenin ciddiyeti nedir futbol açısından bilemem. Geçen seneki hataya düşmeyip takviye yapılmasında yarar var fakat bu takviyenin Caner'i zihnen etkilememesi gerekir. Zira böyle bir yeteneği kaybetmek Rijkaard'a yakışmaz.
24 Ocak 2010 Pazar
Örümcek Ağı
Lyon ve Galatasaray'ın maçlarını yazamıyorum maalesef. Ama bu müthiş gol affettirir kendimi sanırım.
22 Ocak 2010 Cuma
Harry ve Tobi
Jo'nun gelişiyle çok sevinmiş olsak da bugün bizim için zindan gibi geçiyor. Linderoth'u çok severdim, gitmesi farz olmuştu artık ama açık söyleyeyim çok üzüldüm gitmesine. Sözleşmesi tek taraflı feshedilmiş. Sakatlıktan her çıkışında aynı istikrarla oynardı, mükemmel bir profesyoneldi. Daha Topal'a pozisyon almayı, agresifliği, kritik karar almayı öğretecekti. Öğretti gerçi öğreteceği kadar, sağolsun. Duygularını belli etmeyen buz gibi bir suratı olmasına rağmen bu sakatlıktan dolayı ne kadar üzgün olduğu belliydi hep. Kulübe yeteri kadar hizmet edemeyişinin üzüntüsü suratından hiç yok olmadı. Yolu açık olsun İsveçli'nin.
Diğer haber biraz daha vurucu. Orduspor maçında sakatlanan Kewell Pazartesi günü takımla çalışmaya başlamıştı resmi sitenin dediğine göre. Ama sakatlık nüksetmiş ve yırtık oluşmuş kasığında Kewell'ın. Kasık sakatlığı ve nüksetme deyince aklıma gelen ilk isim Emre Güngör. Hazır olmadan oynaya oynaya iyice bitirdiler Emre'yi. Bitirdiler diyorum çünkü futbolcunun sağlığından öncelikle doktorlar sorumludur. "Futbolcu da kendine bakacak abi" geyiğine hiç girmeyelim. Tabii sağlığını emanet ettiğin adamlar seni tehlikeye atıyorsa bu duruma isyan etmen gerekir ama kulübün doktoruna güvenmemek de o kadar kolay değil. Ama benim için çok kolay, ben taraftarım çünkü. Galatasaray'ın sağlık kuruluna artık güvenmiyorum ben. Önceki sezonlarda da futbolcularımız başka doktorlara görünüyorlardı. Uğur'un futbol hayatı tehlikeye girmişti, Wohlfarth yetişti imdadına. Keza Baros ve Serkan Çalık da yine Almanya'ya gitti aynı sebepten. Serkan ve Alpaslan Erdem'in Gençlerbirliği'ne gittikten sonra yaptıkları açıklamalarıysa yenilir yutulur cinsten değil. İki futbolcuya da yanlış teşhis koymuş Galatasaray doktorları. Bu saatten sonra "Sakatlık Kurulu" diye bahsetmek en doğrusu olacaktır. "O kadar yönetici bilmiyor da siz mi akıllısınız" demişlerdi geçen sene, fakat şu son olaylardan sonra kimse bana bu doktorları savunamaz.
Galatasaray'ın müthiş transferler yaparak taraftarlarını coşturduğu şu sezonda, koskoca kulübü herkesin diline düşüren bu insanların görevine son verilmesi gerekir artık. Kewell'la, Serkan'la, Uğur'la, Emre'yle, Alparslan'la kalmayabilir zira verdiğimiz kurbanların sayısı.
21 Ocak 2010 Perşembe
Özür ve Düzeltme
Aşağıda kendisine bol bol salladığım Carlos Tevez yaptığı hareketin Ferguson'a değil, Neville'a olduğunu açıkladı bugün. "Manchester United taraftarına hiçbir zaman saygısızlık etmeyeceğim. Hareketimin hedefi Neville idi. Ferguson'un beni sevdiğini ve bu yüzden hakkımda konuştuğunu biliyorum." demiş Arjantinli. Ben hareketin Ferguson'a olduğunu sandığım için taraf tutma hakkımı Ferguson'dan yana kullanmıştım ama Neville gibi bir adamın tarafını tutmam pek mümkün değil. Bir gol sonrasında Liverpool taraftarını kışkırttığını öğrendiğimden beri kendisini hiç sevmedim. Tevez'in Manchester'ın mavi yakasına geçtikten sonra bayağı değiştiğini görmüştüm ama şu açıklaması kendisi hakkındaki düşüncelerimi tersine çevirdi.
Joao Alves De Assis Silva
Manchester City'nin Shinawatra dönemindeki bombalarından Jo, Everton macerasının ardından şimdi de Galatasaray'a kiralandı. İngiltere'nin rakiplerinden daha az taraftarına sahip olan iki mavi kulüpten Boğaz'ın kırmızı kulübüne geldi Jo. Hava toplarındaki hakimiyeti, bitiriciliği ve bileklerine hakimiyetiyle çok yönlü ve santrafor tabirine uyan bir oyuncu. Klasik Brezilyalı disiplinsizliğine sahip olduğu söylense de bu söylenti sadece bloglarda geçti; herhangi bir vukuatını duymuş değilim ben. Bir oyuncunun kötü performansından dolayı kiralanması disiplinsizliğine delalet etmez. Everton'da geçen sene kiralık oynadığı dönemde 12 maçta 5 golü 2 asist vardı ve bu performanstan memnun kalan Moyes bu sezon da kiralamıştı kendisini. Bu sezonsa 15 maçta sadece 2 asisti vardı ve bu performansı Everton'da da tutunamamasına yol açtı Jo'nun.
Galatasaray'da Baros'un A. Madrid maçlarında oynayamayacak olmasının ardından forvet transferi farz olmuştu ama gelecek oyuncunun bu maçlarda oynayabilmesi lazımdı. Jo'nun turu geçersek bir sonraki turda oynayabileceği söyleniyor her yerde ama bildiğim kadarıyla bu mümkün değil. Bu transferin ardından eğer bir forvet oyuncusu daha alınmazsa -ki Nonda'yı göndermeden bu mümkün değil- asıl hedefin UEFA değil de lig olduğuna kanaat getireceğiz iyice. Başta rahatsız olsak da bu düşünceden, planların uzun süreli yapıldığını anlamak pek zor değil biraz düşününce ki asıl sevinmemiz gereken de bu işte. Hedef seneye Şampiyonlar Ligi de olabilir ve bu olağanüstü bir durum değildir, hararetle eleştirilecek bir durum yok yani ortada. Vizyon farkından bahsettiğimiz zamanları hatırlatacak olanlar birkaç kez daha düşünsün o yüzden.
Şu an itibariyle ligimizdeki en iyi santrafordur bence Jo. 1.90 m. boyundaki sol ayaklı Jo'nun Elano'ya arkadaşlık edecek olması çok önemli. UEFA'da oynayamayacak olsa da ben ligde 10 gol atmadan sezonu bitirmeyeceğini düşünüyorum. Satın alma seçeneğinin olup olmadığı açıklanmamış ama sözleşmeye bu madde eklenmiştir sanıyorum, en azından öyle umuyorum.
Hayırlı olsun.
20 Ocak 2010 Çarşamba
Fuckin Wanker
Tevez iki golle eski takımını yıktı. İlk golünden sonraki hareketi için söylediklerimin bazılarını ben duydum, bazılarını Twitter'da duyurdum, birazını da bu yazının başlığında yazdım. Ferguson'un kendisi için söyledikleri de hoş değildi ama, taraf tutma hakkımı Fergie'den yana kullanıyorum arkadaş, var mı itiraz eden? Golden sonra yaptığı hareket aşağıdaki videoda var. İzlemek isteyen buyursun. Araplar'dan, Adebayor'dan ve Mark Hughes'ü harcamalarından sonra Tevez de iyice sevimsizleştirdi Maviler'i. Bu gidişle çok düşman kazanacaklar, Oasis'in hatrına da sabretmeyecek insanlar. En azından kendi adıma konuşuyorum.
19 Ocak 2010 Salı
Kral Döndü, Yaşasın Eski Kral
Birkaç kez belirttim ama bir kere daha söylemem gerekiyor: Benim bir numaram Ronaldinho'dur. Sönmüş bir yıldız gibiydi son iki senedir fakat vatandaşı Leonardo'nun desteğiyle eski günlerini hatırlamaya başladı Ronnie. Kendisi hakkında Sinan'ın çok güzel bir tespiti vardı; kazanacak bir şey kalmayınca, hedefsiz kaldığını ve futbolunun gerilemeye başladığını söylemişti. İşte bu yüzden seviyorum belki de bu güleryüzlü adamı. Tipik Brezilyalı O; kazanma hırsı, yarını düşünme gibi dertleri yok gibi oynuyor. Doğrusu şudur diyemem, zaten kimse de bunu iddia edemez. Profesyonelleri de sevenler var, onlar da Brezilyalılar'ı pek sevmez mesela. Futboldan herkes aynı zevki alacak diye bir şey yok sonuçta.
Ronaldinho geçen sezon Milan'a geldiğinde işinin çok çok zor olduğunu biliyordu. Milan'da ayakbastı parası niyetine bir şeyler yapması gerekiyordu kısa bir sürede, ayrıca "ihtiyar heyeti"nin kendisine ısınamaması da muhtemeldi. Ama beklentileri tamamen karşılayamasa da işler çok kötü gitmedi Ronnie için. 17'sinde oyuna sonradan girdiği 35 maçta 10 golü, 6 asisti vardı ki bu rakam kesinlikle kötü değil. Ama Ronaldinho için çok da iyi sayılmazdı tabii ki. Galliani'nin kendisini öven açıklamaları, Beckham'ın gelişiyle geri plana düşmesi derken sezon bitti. Yeni sezonda Kaka'nın Real Madrid'de oynayacak olmasıysa 29 yaşındaki Ronaldinho için ele bir daha geçmeyecek bir fırsattı şüphesiz. Bu sezon küllerinden doğuşunu tamamlamıştır bence artık. 23 maçta 11 golü, 9 asisti var ve bu maçların sadece üçünde sonradan girdi oyuna. Pazar günkü Siena maçındaki hat-tricki zirve yaptığı an oldu kesinlikle. Sadece üç gol atmadığını gördüm az önce geniş özeti izleyince. Çok pozisyona girmiş ve en önemli özelliklerinden birisi olan çevikliğini geri kazanmış. Ama kendisi de tecrübe ettiği için farkındadır ki önemli olan zirveye çıkmak değil, orada kalmaktır. Umarım hiç inmez oradan. O kaçırdığı ve attığı gollerden sonra güldükçe ben seviniyorum, biz seviniyoruz çünkü.
17 Ocak 2010 Pazar
Galatasaray: 5 - Denizli Belediyespor: 1
ZTK gereksiz bir kupa gibi görünse de Galatasaray'ın çok işine yarıyor bu sezon. Caner'den sonra sezon başında taraftarın ağzına bir parmak bal çalıp Rijkaard tarafından A2'ye gönderilen Emre Çolak da bu kupayla yakaladığı fırsatı çok iyi değerlendirdi. 8. dakikada gelen Caner'in golü bence fauldü ama o gol atılmasa da maçı Galatasaray'ın alacağını tahmin etmek zor değildi tabii ki. Caner golün dışında da iyi oynadı, sol beke mecburiyet olmadıkça geçmesi pek mümkün gözükmüyor şu anda. Ufuk'tan sonra Aykut da iyi bir performans sergiledi, golde yapabileceğini yaptı zaten. Defansın ortasında Servet'le Mehmet iyi bir uyum yakalamış gibi, Mehmet'in Servet'e göre nispeten hızlı olması bu uyumun başlıca sebebi. Uğur'dan beklenen kesinlikle bu değildi, Kayserispor'dan döndükten sonraki sezonundaki kadar bile oynayamıyor. Hakan Balta'dan bahsetmeye gerek yok, istikrarını hiç bozmuyor. Arda'nın Elano'yla beraber oynaması Galatasaray taraftarının en çok arzuladığı şeylerden birisi, nitekim bu akşam beraber oynadılar ve pas atmama durumu yaşanmadı çok şükür. Elano'nun bir asist yapmış olması benim için çok önemli. 58. dakikada çıkması ise işin endişe veren tarafı, daha fazla sahada kalması iyi olurdu kondisyon açısından ama durum zaten 3-1'di. Arda'nın ortada oynadıkça sahayı ne kadar iyi görebildiğini göstermesi de kayda değer bir olay. Buradan kendisini Lincoln'ün mevkisinde oynatan Kalli'ye de bir selam çakalım bu vesileyle. Mustafa Sarp her zamanki gibi bol bol koştu, yeteneği nisbetinde -bazen şansını zorlasa da- pozisyona girmeye çalıştı, orta sahadaki sert duruşunu korudu. Barış'ın sağ kanatta oynaması Keita'yı aratıyor tabii ki ama öte yandan defansif yönden çok güçlü bir kanada dönüşüyor o mevki, bu da önemli. Nonda ve Ayhan yaşlandıkça kendilerini izleyenlerin sinir katsayısının artması çok normal, mental olarak çok güçlü olsalar da fiziken ellerinden gelenden fazlasını yapmalarının imkanı yok artık. Gelelim maçın yıldızına: Emre Çolak. Bir penaltı bir de frikik golü atmasının yanı sıra, müthiş çevikliği ve biraz daha güçlenmiş fiziği sevindiriyor gerçekten bizi. Arda'nın sol ayaklısı demek pek doğru olmaz bence, zira Arda kadar iyi top süremiyor ve soğukkanlı değil ama Arda'dan daha iyi yönleri de var: hızı ve duran topları gibi. Oyun görüşü de 18 yaşındaki bir futbolcu için fazlasıyla iyi. Rijkaard'ın kendisini altyapıya göndermesinin sebebi sanırım fiziken zayıf olmasıydı, benim bu akşam izlediğim Emre fiziken halen çok iyi olmasa da (birkaç ayda Barış Özbek gibi olmasını bekleyemeyiz sonuçta) eskisi kadar ezilmiyordu. Ayağına gelen fırsatı bu kadar iyi değerlendirmesi çok güzel, A takıma alınırsa daha çok sevineceğiz kesinlikle. Son sözüm Aydın Yılmaz'a; maçtan önce sakat olduğunu duyunca aklıma bir zamanlar sakatlıktan dolayı kendini gösteremediğini düşündüğümüz geldi, artık böyle bir durum da söz konusu değil sevgili Aydın. Üzgünüz...
AS Nancy Lorraine: 0 - Olympique Lyonnais: 2
Lyon'un maç kaybetmeye tahammülü olmamalı eğer şampiyonluk kovalanacaksa. Bunu ben kadar maç sonrası oyuncuları karşılayıp tebrik eden Jean-Michel Aulas da, golü atıp bir dakika sonra affedilemez bir hata yapan "le capitaine" Cris de, stresten çıldırma noktasına gelen Claude Puel de biliyordu pek tabii. Lloris'in kurtarışları ve Bastos'un kornerleri Lyon'a galibiyeti getirdi ama takımdaki özgüven ve moral eksikliği çok bariz. Lyonlu oyuncular maç kazanamayacaklarına inanmış gibi oynuyor ki asıl konuşulması gereken bu. Claude Puel'in yüzünden düşen bir parçayken her daim, oyuncuların kendilerine güvenmesi çok zor. Dört yeni transferin üçü Cissokho, Gomis ve Bastos bekleneni henüz veremedi. Sadece Lisandro Lopez her maç bir şeyler yapabilen, yapmasa da kötü oynamayan tek oyuncu yeni transferlerden. Dejan Lovren'i henüz görmedik. Lisandro Lopez'i bu kadar seveceğim kesinlikle aklıma gelmezdi ama Arjantinli kendisini ilk maçından sevdirdi. Bir forvet hem son vuruşlarda bu kadar iyi olur, hem takım oyununa bu kadar yatkın olur, hem de hiç kapris yapmazsa özel bir oyuncudur kesinlikle. Ligue 1'in yıldızı benim için Lopez'dir.
Maça dönelim. Issiar Dia'nın driplingleri ve Hadji'nin pozisyonları dışında Nancy pek bir varlık gösteremedi. Lyon da Gomis'le bir-iki pozisyona girebildi. Kalecilerden Bracigliano'ya pek iş düşmezken, Lloris konsantrasyonsuz görünse de müthiş reflekslere sahip olduğunu bir kez daha gösterdi. Yanılmıyorsam Hadji'nin topunun direkten dönmesi de maçtaki kırılma anı oldu. Lyon golü bulunca da gardları düştü. "Yeni Toulalan" Gonalons yine kornerden gelen topu filelere yolladığında ise Nancyliler'in artık dayanacak gücü kalmamıştı. Boumsong'un hataları formanın Lovren'e verileceğini gösteriyor. Bastos'un rotasyona girmesi Delgado'nun 11 oyuncusu olmadığını gösterse de kendinden beklenenleri veremedikçe yeri garanti değil Brezilyalı'nın. Milli takımda ise sol bekte oynatılacağı kesin gibi; zira Dunga Andre Santos'u bunun için kesti.
Bu galibiyetten sonra yarınki Bordeaux-Marseille maçı daha heyecanlı geçecek kesinlikle. Lille PSG'yi üçledi, maçta Mevlüt bir gol attı. Lyon şu an 4. sırada ve puanı Monaco'yla eşit, ama Marseille'nın iki maç eksiği var ve puanı Lyon'dan bir eksik. Lyon için her şey Dejan Lovren'e ve -eğer yapılacaksa- yeni transfere bağlı gibi görünüyor. Son olarak Jean-Michel Aulas'tan bahsedelim. Galibiyetin ardından soluğu soyunma odasının önünde almış gördüm kendisini, oyuncuları tebrik ediyordu ve çocuk gibi sevinçliydi. Ne zaman heyecanını kaybeder bilmiyorum ama kendisi de farkındadır ki kurduğu takımın başarılı olmasını görmek için ihtiyacı olan şey paradan çok sabır.
16 Ocak 2010 Cumartesi
Pes Artık
"Pes Artık Baros" başlıklı habere denk geldiniz mi? Rakibine saygı gösteren, kendisini rakibinin yerine koyabilen herkesin midesi bulanır bu haberi görünce eminim ki. Emre Belözoğlu'ya olan nefretim Baros'u sakatlamasının ardından katlanarak artsa da, bu olayı tekrarlamakta fayda görmüyorum. Oldu ve bitti, bu kadar. Baros ameliyat oldu ayak tarak kemiğinden, ikinci yarıya yetişeceği söylenmişti ama dönüşü uzadı. Kulüpten yapılan açıklamada Baros'un iki seçeneğinin olduğu ve küçük bir ameliyatı seçtiği belirtiliyor. Futbolcunun sağlığını en iyi bilen doktorlardır tabii ki; ne kahvede çayını her yudumlayışının ardından futbolcuya küfredenler, ne egolarının altında ezilip yediği çanağa pisleyenler, ne de bu satırları yazanlar. Karar son derece normal, sağlığını riske atmak yerine dönüşünü uzatmayı seçti Baros, yapılması gereken kesinlikle buydu zira. Herkes de bunu normal karşılıyor. Aslında bunu tartışmak da yersiz, çünkü bunu normal karşılamayanda bir sorun vardır. Nitekim o "sorunlular" da çıktı meydana. Buna şaşırmıyoruz ama burada yer vermeden de geçmek olmaz. "Damat" Ercan Saatçi'nin gazetesinde bol bol bel altı vurulmuş alışık olduğumuz üzere. Milan Baros'un aldığı paradan tutun da Türk oyuncuların yapacağı fedakârlıklara kadar bol bol deli saçması var bu yazıda. Yerli futbolcuların aynı durum karşısında ne yapacağını sormak büyük bir saçmalıktır. Futbol yerli için de aynı yabancı için de; keza sakatlıklar ve diğer sorunlar. Böyle aptalca bir tartışmaya girip yerlileri yabancıların üstüne salmak büyük bir ayıptır; hem insanlık için, hem spor için, hem de gazetecilik için. Gelelim diğer mevzuya; futbolcuyken de yorumcuyken de Galatasaray üzerinden kazanan, fakat nankörlüğün kitabını yeniden yazacak kadar alçalan, yerli-yabancı çatışmasının baş kahramanlarından Hakan Ünsal da nasiplenmiş tabii ki bu olanlardan. Servet ya da Arda'nın "kesinlikle ameliyat olmayacaklarını" iddia etmiş kendisi (İlker Yasin de aynı yönde görüş belirtmiş, ne ara doktorluk yaptı bilmiyorum). Halen entrika, halen kışkırtma, halen düzenbazlık, halen nankörlük. Çok merak ediyorum, bir insan hiç mi sevilmeyi istemez?
Düzeltme: Baros ayak tarak kemiği kırıldıktan sonra operasyon geçirmemiş. Ayağı alçıya alınmış sadece. Uyardığı için Bülent Timurlenk'e teşekkür ederim.
14 Ocak 2010 Perşembe
Dejan Lovren Lyon'da
Bizimkiler bombaları ardarda patlatıyor. Galatasaray Neill'ı transfer etti gece, birkaç saat önce de Lyon Lovren'le sözleşme imzalandığını açıkladı.Az önce can sıkıntısından öleceğimi sanıyordum, Lovren'i 26 numaralı formasıyla görünce neşem yerine geldi biraz. 1.88 m boyunda ve 20 yaşındaki genç stoper, sağ bekte de oynayabiliyor. Neredeyse Chelsea'ye kaptırıyorduk çocuğu fakat Florian Maurice olaya müdahale etti ve işi bitirdi. Bonservisi için 8 milyon ödenen - artı 1.5 milyon bonus da var, fakat şartları bilmiyorum- Lovren 4.5 senelik sözleşme imzaladı (FM'de Annan gibi hemen kapmaya bakın bu çocuğu, 1.5 milyon civarı ödersiniz). Bernard Lacombe Lovren'i Edmilson'a benzetiyor, Lovren de kendisini "iki ayağını kullanan, defansın her bölgesinde oynayabilen fakat en iyi performansını sağ stoperde veren" bir oyuncu olarak tanımlıyor. Aulas transferin Lyon için şimdilik bittiğini açıkladı ama belli olmaz.
Lucas Neill Galatasaray'da
Yazın o kadar peşinden koştuk, O Everton'a gitmeyi tercih etti. Everton FM kulübü olarak anılıyor ya hani, adamlar bu ünvanlarının hakkını verdiler "free transfer"den aldıkları oyuncuyu devre arasında satarak (hepiniz yapıyorsunuz bunu biliyorum). Geceler boyu nöbet tutan Galatasaraylılar biraz hayal kırıklığına uğradılar ama gerçek dünyaya dönme zamanı artık. Lucas Neill sağ bekte ve defansın ortasında oynayabiliyor. Top tekniği iyi ve oyun zekası üst düzeyde bir oyuncu. Defansa büyük katkı yapacağı kesin. Kendinden gençlere öğreteceği şeylerden tutun da, defanstaki liderliğine kadar birçok yararı olacak Neill'ın. Yalnız şu kadarı var ki, defansın ortası için pek iyi bir tercih olacağını sanmıyorum ben kendisinin. Sağ bekte çok daha iyi oynayacaktır fakat o zaman da Sabri'nin yedek kalması gerekecek, kariyerinde ilk kez bu kadar iyi oynarken. Kewell geldiğinde de Arda'nın yedek kalacağından korkuyorduk işler pek öyle yürümedi. Bu durum Neill için ne kadar geçerli olacak göreceğiz. Hayırlı olur inşallah.
13 Ocak 2010 Çarşamba
Halef - Selef #2
Daha önce endişelerimi dile getirmiştim Halef-Selef? diye sorarak. Arda birisinin halefi olacaksa eğer Prekazi'nin, Hagi'nin, Metin Oktay'ın olmalı; Hasan Şaş'ın değil. Tabii "Arda kendisi olsun, yeni Hagi falan olmasına gerek yok" diye düşünen çok kişi var ki kendileri haklı bu konuda. Ama taraftarlık bence duygusallıktır, biz de bize Galatasaray'ı sevdirenlere benzemesini istiyoruz 23 yaşındaki kaptanımızın, çok mu? Neyse efendim, Cevad Prekazi bu sabah antrenmanına gelmiş ve aşağıdaki kareler çıkmış ortaya. Ne zaman bir röportajını okusam ya da dinlesem sözlerinden çok etkilenirim bu güzel adamın. Galatasaraylılığı hep ön planda tutar sözlerinde. O müthiş şivesiyle ayrı bir hava katar sözlerine, kendisini daha da sevdirir. Ben Prekazi'ye yetişemedim, Hagi kuşağındanım. Fakat Monaco'ya füzesini gördükçe gözümde büyüdü de büyüdü. Kendisiyle karşılaşsam heyecandan bayılmam mümkündür. Arda da bizim gibi hissediyor olmalı ki gözleri hep yere bakıyor.
Not: Fotoğraflar Target Striker ve Futbol Ezilen Halkların Mutluluğudur bloglarından.
Not: Fotoğraflar Target Striker ve Futbol Ezilen Halkların Mutluluğudur bloglarından.
LL
Müthiş bir fotoğraf bu. Ligue 1'in saha içinde ve dışındaki en büyük yıldızları aynı karede. Blanc Lopez'e hayranlıkla bakıyor, Lopez'in gözü her zamanki gibi ilerde. Büyük ihtimalle topu verecek, kısa boyuyla boş alana kaçacak, hiç yılmadan pres yapacak, 24 milyonun hakkını verip birçoğumuzu haksız çıkaracak bir kez daha. Diğeriyse maç sonunda mutlu ayrılacak bu staddan, sahadakinden farkı ise bunun kendisi için tek ihtimal olması olacak.
12 Ocak 2010 Salı
Olympique Lyon'da Devre Arası
Bugün fark ettim de, Puel son birkaç günde gördüğüm fotoğrafların hepsinde canından bezmiş bir şekilde yansımış kameraya. Boynu bükülmüş, kendisini kapıp koyvermiş adam. E normaldir, 7 senelik saltanatı devam ettiremeyen sensin, harcanan 70 milyonla zirve yarışına giremeyen sensin, sakatlıklarla boğuşan sensin. Üstüne üstlük baskı yokmuş gibi görünmesinden dolayı oluşan müthiş stresi yaşayan da sensin. Puel'in yerine ben olsam çoktan bırakmıştım Lyon'da hocalığı.
Devre arasında takıma ne gibi takviyeler gerektiğinden daha önce bahsettik ama yine söyleyelim. Takımda şu an üç tane stoper var: Cris, Boumsong ve Anderson. Bodmer ve Toulalan'ı stoper olarak görmüyorum, orta sahada müthiş işler yapan bu oyuncuları defansa mahkum eden Puel öyle görüyor ama. Takıma acilen bir ya da iki tane stoper lazım. Öyle hem hızlı, hem teknik, hem iyi pozisyon alan birisinin bulunması şart değil; kaya gibi bir stoper Lyon'un savunmasına ilaç olur, mesela Kalli'nin Servet'i.
Ama tabii bu geçici bir çözüm olur sezon sonuna kadar. Lyon da biraz daha geleceğe yönelik bir hamle olmasını istiyor bu transferin. Dinamo Zagreb'in 20 yaşındaki oyuncusu Dejan Lovren'i aldılar listeye. Tottenham ve Chelsea'nin de kendisiyle ilgilenmesi sonucu işler biraz uzadı. Lovren doğal olarak Chelsea'ye gitmeyi istiyor ama Aulas'ın danışmanı (bundan daha fazlası olduğu kesin) Bernard Lacombe genç Hırvat'ı ikna edebilir. Sonuçta Chelsea'ye gider gitmez 11'e girmesi zor ama Lyon'da ilk maçta sahaya çıkabilir. Chelsea de Alex ayrılmakta ısrar ederse bastıracaktır. Transferde Lyon'un biraz daha avantajlı olduğu gelen haberler arasında ama Lacombe pek ümitli konuşmuyor. Şu an kesin olan tek şey var: Stoper transferinin fazla uzadığı. Hep diyorum ya Lyon Galatasaray'a birçok yönden benziyor diye, işte bu da öyle oldu biraz. Transferde adı geçen bir oyuncu da Le Mans'ın genç sağ beki Sebastien Corchia, kendisi için bir hamle yapıldı mı bilmiyorum.
Takım kamp için Tunus'a gitmişti. Ben biraz şaşırmıştım açıkçası Tunus'a gidildiğine, fakat durum sonradan anlaşıldı. Aulas müthiş ticari zekası olan ve ileriyi görebilen bir başkan. Bir taraftan Tunus'tan bir gelir kaynağı daha buldu, bir taraftan da transferi yürütüyor Lacombe'la.
Lyon bu arada bir Lig Kupası maçı oynadı Strasbourg deplasmanında ve 3-1 aldı maçı. Gomis'in golünü görmenizi tavsiye ederim, izlemek için tıklayın. Kupada bir sonraki rakip geçen sezon bizi kupadan eleyen Metz, maç yarın 19.45'te Gerland'da oynanacak. Bir de Tunus kulüplerinden Club Africain'le bir hazırlık maçı yapıldı; sonuç 1-1'di.
Küçük Kıyamet
Türk sinemasını kurtaracak iki şey var: Cem Yılmaz'ın absürd-fantastik komedileri ve Küçük Kıyamet gibi filmler. Taylan biraderler'in ilk filmi olan Okul'u izlemedim ama vasat bir film olduğu biliniyor. Coen kardeşlere özenen Durul ve Yağmur Taylan Küçük Kıyamet'i izledikten sonra "iyi ki de özenmişler" dedirtiyor insana. Türk sinema tarihinde rahatlıkla ilk 10'a girebileceğine inanıyorum ben bu filmin. Toplum olarak korku filmi için senaryo oluşturmaya çok müsait olduğumuz halde sağlam bir gerilim filmi çıkaramayan sinemamız için Küçük Kıyamet, müthiş bir örnek olabilir.
Türk toplumu depremi çok yakından hissetti. Erzurum'da, İstanbul'da, Gölcük'te gerçekleşen depremler birkaç kuşağı doğrudan ya da dolaylı olarak etkilemiştir. Kendi adıma konuşayım; herhangi bir yakınımı kaybetmedim ama köyümüzün deprem yüzünden tepeye taşınmasını halen kabullenemiyorum, her ne kadar orada yaşamasam da. Ben şanslıydım ama çoğu kişi değildi (Allah hepsine sabır versin). Böylesine hassas bir konuyu duygu sömürüsü haline getirmeden işleyebiliyor işte Küçük Kıyamet.
LÜTFEN FİLMİ İZLEMEDİYSENİZ YAZININ KALANINI OKUMAYIN.
Küçük Kıyamet ölüm demek, bu tabiri bilenler zaten biraz daha farkında oluyorlar durumun filme başlarken, bilmeyenlere de açıklıyor zaten Bilge'nin ablası aracılığıyla Taylan biraderler Küçük Kıyamet'in ne manaya geldiğini. Son derece Batılı bir ortamda açılıyor film; apartman hayatı, akşam yemeğinde şarap, küçük kızın sihirli değneği, ablanın resim sergisi vs. Bunları görünce aklımıza gelen iki ihtimal var: Ya Avrupa Yakası gibi bir saçmalığın yaptığı gibi yozlaşmışa özendirmeyle geçecek film, ya da Haneke'ye nazire yapılırcasına orta üst sınıfa bir eleştiri gelecek. Filmi ikinci yolla okumak mümkün. Zira ailenin tatile gittiği (Ya da Bilge'nin öyle hayal ettiği) yer bir tatil köyü ve etrafta İstanbul Türkçesi'yle konuşan yok. Hatta bir sahnede Zeki isyan ediyor "Allah'ın köylüleri"ne. Böylece tatilleri zehir oluyor şehirlilere.
Tatilin bir hayal olduğu yavaş yavaş, çok güzel bir şekilde hissettiriliyor seyirciye. Siz doğaüstü olayları konu alan bir film izlediğinizi sanıyorsunuz ama durum farklı. Ev sahibi Yaratıcı'yı, bekçi Azrail'i, tatil de ölümü işaret ediyor ve bunları ancak filmin sonlarına doğru anlıyorsunuz -baştan anlayanları tebrik etmek gerekir. Tabii ki bol bol ipucu var, mesela Bilge'nin kocasının yattığını hayal ettiği kız televizyonda gördüğü bir kadının yansıması, keza kahvedeki çaycı.
Oyunculuklara gelelim; Başak Köklükaya her zamanki o soğuk oyunculuğuyla vurucu bir performans çıkarmış, hep diken üstünde tutuyor seyirciyi. Annesinin başına gelenin kendisinin de başına geleceğinden korkan, belki de bunu hisseden Bilge'nin ruh halini çok iyi aksettiriyor Köklükaya. Zeki rolündeki Cansel Elçin'in performansı oyuncular arasında en zayıfı fakat kesinlikle kötü olarak nitelendirilemez. Binnur Kaya ve yeğenler de ölçülü bir oyunculuk sergilemişler ama İlker Aksum müthiş. Başak Köklükaya'yla bir araya geldikleri sahneler en korkutucu olanları bence. İstanbul'un savaş alanına döndüğü sahne ve binanın yana yattığını gördüğümüz sahneler ise dehşet verici.
Baştan sona tedirgin eden ve geren fakat özellikle finaliyle insanın yüreğinde bir sızı bırakan müthiş bir film yapmış filmin sonunda John Carpenter ve Coen kardeşlere teşekkür eden Taylan biraderler. Biz de kendilerine teşekkür ediyoruz böylesine müthiş bir filme imza attıkları için.
10 Ocak 2010 Pazar
Orduspor: 0 - Galatasaray: 3
5. dakikada Erol'un gördüğü kırmızı kart maçın favorisi olan Galatasaray'ın galibiyetini ilan etti. Arda'nın yerden kalkmasını binlerce Galatasaraylı gibi ben de endişe içinde izledim, o birkaç saniye çok uzun geldi bana. Çok sert bir hareketti ve tartışmasız kırmızı karttı Erol'unki. İnşallah sonradan bir sakatlık olmaz. 5 dakika sonra Caner'in ortasında topu filelere gönderen Arda'nın gole bile sevinememesi manidar. Birkaç dakika önceki pozisyonda nasıl sakatlanmadığına şaşırıyor olmalıydı kaptan. Caner'in sol açıkta 10 sol bek gücünde olduğunu iyice gösterdiği maçın ilk yarısı kayda değer bir pozisyon olmadan Galatasaray lehine bitince Rijkaard da Kewell ve Emre'yi kenara alıp Topal ve Nonda'yı sürdü sahaya. Nonda'nın girişiyle oyunun yavaşlayacağı bir sır değildi ancak top dağıtımı ve attığı iki golle Nonda kenardan gelip kilidi açma geleneğini sürdürmüş oldu böylece. Ufuk Ceylan'ın çok rahat olduğu bu maçta kendisini gösterme fırsatı bulduğu birkaç pozisyonda da güven vermesi çok çok önemli. Barış'ın sağ kanattaki defansif gücü arttırmasının yanında hücumda da etkili olması alternatifler arasına sokuyor kendisini fakat kesinlikle oranın oyuncusu değil kendisi. Arda sahada lider olunca çok farklı oynuyor, bugün de durum öyleydi. Defansa kadar gelip oyunu açması, kaleciyle karşı karşıya kalması, kritik bölgelerde kritik kararlar almasıyla tam bir liderdi Arda bugün. Ama bu oyununu Elano'yla beraber de oynasa çok daha fazla sevineceğiz. Bugün kırmızı kart pozisyonundan sonra kendisine yapılan faullerin yapanların yanına kâr kalması da Türkiye'nin en eyyamcı hakemlerinden Bünyamin Gezer'in icraatidir. Arda'nın yerine ben de olsam yedek kulübesine oturunca o küfürler çıkardı ağzımdan. Akaminko'ya sarı kart çıkmaması Bünyamin Gezer'in eyyamcılığından başka bir şeyle açıklanamaz. Maçın sonlarında bir sarı kart çıktı çıkmasına ama, önemli olan yeri ve zamanıdır kartın. Linderoth iki sezon önce tüm Galatasaraylılar'ı heyecanlandıran oyunundan uzaktı oynadığı 20 dakikada. Ayhan bildiğimiz gibiydi, yaşlandıkça temposu düşüyor ama top taşıyıcılığı büyük avantaj. Yine de başka bir özelliği kalmamış gibi Ayhan'ın, bir çift yönlü orta saha oyuncusu takviyesi şart sezon sonunda. Mustafa Sarp'ın gereksiz topuk pasları pek hoş olmadı ama genel anlamda her zamanki gibi oyununu oynadı Mustafa; saldırgandı, enerjikti ve ofansta çok görüldü. Son olarak; Servet'in son dakikada kendi topuna koşması binlerce insanı güldürdüğü gibi Rijkaard'ı ve Neeskens'i de güldürdü kulübede. Ayıboğan'ı isabetsiz paslarıyla değil, bu hırsıyla görmek istiyoruz. Tabii durum 3-0'ken.
9 Ocak 2010 Cumartesi
"Pink" Floyd
İnsanlara Pink Floyd'u sevdirmeye çalışıyorum ama şu iki fotoğraf ciddi anlamda vazgeçirecek sanırım birkaç kişiyi. Yine de bunları paylaşmasam olmazdı. Ulan bu nedir ya tiplere bak.
8 Ocak 2010 Cuma
Formspring.me
"İnternetin sunduğu olanaklar saymakla bitmez efenim." diye girip, "bir dahaki programımıza görüşmek üzere" diye bitirmek isterdim, desem büyük bir yalan söylemiş olacağım. Klişelerden nefret ediyorum ve açıkçası havalı bir tespit yapamadım henüz konuyla alakalı; o yüzden böyle saçmalayarak başladım yazıya. Neyse mevzuya geçelim. Şimdi efenim, Formspring diye bir site keşfettim birkaç gün önce. İşlevi şudur: Kaydoluyorsunuz, size sorular soruluyor, kaydolmadan siz de başkalarına sorular sorabiliyorsunuz. Çok eğlenceli olabileceği gibi çok sinir bozucu da olabiliyor tabii bu durum. Ben de kaydoldum, sorularınız varsa buraya tıklayarak sorabilirsiniz. "Şunu sorun, bunu sormayın" demek isterdim ama lafım ciddiye alınmayabilir, normaldir bu da. Bu arada şu yazıyı okuyan -neredeyse- herkesin "ulan bizim nasıl aklımıza gelmedi bee" diyerek hayıflandığı gerçeği de ne acıdır. Sanki herkes mucid anasını satayım. Böyle düşünenlere tek tavsiyem internette Twitter, Google, Facebook vs. ofislerinin fotoğraflarına bakmamalarıdır.
7 Ocak 2010 Perşembe
Rick
Pink Floyd soundunun temeli Rick Wright oldu Syd Barrett'ın bıraktığı miras doğrultusunda. David Gilmour ve Roger Waters'ın etkisine sakin davulculuğuyla eşlik eden Nick Mason'dan sonra en silik eleman olarak gözüktü ama grubun kalbiydi O. Syd Barrett'tan devraldığı miras ise "jazz etkisi"ydi. Progresif rock'ın atalarından olan Pink Floyd'un en progresif üyesiydi Rick Wright. Klavyenin arkasına geçip başını eğip çalar, arada bir David'e ya da damadı Guy Pratt gibi manyak bir basçıya bakıp gülümser, bazen de hem Gilmour hem de Waters'tan çok daha güzel olan kadife sesiyle eşlik ederdi o şaheserlere. Echoes ve Shine On You Crazy Diamond'da mükemmel performans sergilemiştir Rick Wright.
Yukarıda dedik ya yumuşak başlıydı diye; ne demek istediğimizi açıklayalım biraz. Şimdi efendim, Roger Waters çok hırslı bir adam oldu hep; bana inanmıyorsanız David Gilmour'a soralım isterseniz: "Ben hiç lider olmak istemedim ama Roger delicesine istedi." Egosu büyük ve kıskanç bir adamdı Waters; çok da zekiydi. Wright'ın grubun lideri olabileceğini önceden sezip kendisini istifaya zorladı; Wright şöyle açıklıyor o günleri: "Roger'la aramızda büyük bir şahsi çatışma vardı, böyle birisiyle çalışamayacağımı anladım ve gruptan ayrıldım.". The Wall'un kayıt aşamalarında Wright gruptan ayrıldı, turnelere katılsa da birkaç sene tek başına devam etti kariyerine ve Waters ayrılınca geri döndü. İşte böyle bir adamdı Rick Wright; sessizce gitti, sessizce geldi egosuna yenik düşmeden. Roger Waters da böyle yapsaydı keşke -kendisiyle alakalı yazımız sonra gelecek.
Rick Wright 15 Eylül 2008'de kanserden hayata gözlerini yumdu 65 yaşında. Her zaman arka planda kalan bu güzel adamı Echoes'da seslendirdiği bölümden bir parçayla anıp bitirelim yazıyı:
"Overhead the albatross hangs motionless upon the air..."
6 Ocak 2010 Çarşamba
Hıncal, Bak Bu Meriç Kardeş
Arda'nın Messi'den iyi olduğunu iddia etmek için ya aptal olmak gerekir ya Hıncal Uluç. Zat-ı âlilerinin durup dururken kuyuya böyle bir taş atmasının sebebi belli: Her zamanki gibi "farklı olma çabası". Bunu da ben uydurmuyorum, kendisi "entel"in tarifini böyle vermiş - ben katılmıyorum orası ayrı. Her neyse, mevzuya gelelim. Malumunuz Hıncal Uluç bunları söyledikten sonra Fenerli'sinden Cimbomlu'suna kadar herkes gülüp geçti. Kimse ciddiye almadı zira herkes ne olup bittiğinin farkındaydı, yukarıda belirttiğim üzere. Şimdi burada da şöyle bir durum çıkıyor karşımıza; o da şudur: Eğer bir gazeteci Hıncal Uluç'un bu söylediklerini ciddiye alırsa o adamın bir sorunu vardır. Ha, bu lafları kullanıp ezeli rakibine dokundurmak isteyebilir insan; o da normal. Selçuk Yula "Özer Messi'den daha iyi yerlere gelecek" dese bol bol taşak geçerdim açık söyleyeyim. Ama Fenerbahçe'yle değil, Selçuk Yula'yla. Meriç Tunca da bunu istemiş; nitekim normaldir ama o da ne? İşler çığrından çıkmış. Öyle bir hışımla oturmuş olmalı ki klavyenin başına, resmen kusmuş zavallı. Demiştim ya Hıncal Uluç'un bu sözlerini ciddiye alan adamda bir sorun vardır diye; işte tencere Uluç'sa kapağı da bu Tunca'dır. Zira aynı fırsat Hıncal Uluç'un eline geçse O da böyle saldırırdı Fenerbahçe'ye. Hadi oynayın şimdi kardeş kardeş e mi?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

















































