30 Aralık 2009 Çarşamba

Monty Python Karakterleri: Protestan Karı-Koca


Monty Python ekibinin üç sinema filminden en zayıfı The Meaning of Life The Meaning of Life'taki protestan karı-kocayı konuk ediyoruz serinin bu bölümünde. Müteveffa Graham Chapman ve Eric Idle'ın müthiş bir şekilde canlandırdıkları karı-koca figürleri (ne zaman vasat oyunculuk sergilediler orası muamma gerçi); Hristiyanlığa bir eleştiri niteliğinde. Protestanlardan önce Katolik bir aileyi görürüz; ailenin babası bir sürü (50-60 tane, belki de daha fazla) çocuğuna bakamadığı için onları tıbbi deneylere vermek zorunda kalır. Çocukların evden üzüntüyle çıkışlarını izleyerek protestanların evine geçeriz. Eric Idle'ın şehvetli bakışları ve Chapman'ın "bloody"leri eşliğinde bol bol güleriz; söz konusu Monty Python olduğunda istisnasız her zaman olduğu gibi. Buyrun:


- Şunlara bak. Kahrolası Katolikler. Kahrolası dünyayı kahrolası besleyemeyecekleri kadar çok kahrolası çocukla dolduruyorlar.
 - Biz neydik, hayatım?
- Protestanız ve bununla da gurur duyuyoruz.
- Neden bu kadar çok çocukları var ki?
- Ne zaman cinsel ilişkiye girseler çocuk sahibi olmak zorundalar da ondan.
- E bu bizde de aynı Harry.
- Nasıl yani?
- Bizim iki çocuğumuz var ve ikiz kez cinsel ilişkiye girdik.
- Konu bu değil ki. Ne zaman istesek cinsel ilişkiye girebilirdik.
- Gerçekten mi?
- Evet, dahası; Papa'nın zırvalarına inanmadığımız için, önlem de alabilirdik.
- Nasıl yani, kapıyı mı kilitleyecektik?
- Hayır. 16. yüzyılda Papanın despot gücüne başarıyla meydan okuyan Yenilikçi Protestan Kilisesi'ne mensup olduğumuz için korunmak maksadıyla o küçük lastik aletleri takabiliriz.
-  Nasıl yani?
- İstersem, seninle cinsel ilişkiye girebilirim.
- Oh, evet Harry. (Saçını düzeltir)
- Ve, benim ufaklığa lastik bir kaput geçirerek ben boşalınca hamile kalmamanı garanti altına alabilirim.
- Ooo!
- İşte Protestan olmanın anlamı bu. İşte bu yüzden, benim için en uygun din bu. İşte bu yüzden bireye ve bireyin kendi kararlarını vermesine saygı duyan herkes için en uygun din bu. Martin Luther, 1517'de kilisenin kapısına itiraz bildirisini çakarken yaptığının anlam ve önemini o gün fark etmemiş olabilir.(Bu arada kadın şehvetle kocasına bakmaktadır) Ama 400 yıl sonra, Tanrı ondan razı olsun benim John Thomas'ın üstüne istediğim şeyi geçirebilirim. Ayrıca Protestanlık basit bir prezervatifle yetinmez. Oh, hayır! İstesem Fransız Gıdıklayıcısı da takabilirim.
- Ne?
- Fransız Gıdıklayıcı, kara mambo, timsah sırtı. Sadece koruma amacı değil cinsel birleşmede uyarımı da artırma amacı taşıyan kaputlar.
- Sende var mı?
- Bende var mı? Hayır, ama canım isterse yolun aşağısındaki Harry'ye kadar gidip başım dik, yüksek ve titremeyen bir sesle şöyle diyebilirim: "Harry, bana bir prezervatif satmanı istiyorum. Aslında bugün Fransız Gıdıklayıcı alacağım, çünkü ben bir Protestanım."
- Niye almıyorsun o zaman?
- Ama onlar alamaz. Çünkü onların dini Orta Çağ'dan ve piskoposluğun aykırı üstünlüğünden kurtulamadı.

Anlatıcı: "Fakat Protestanların "zevk için seks" fikrini teşvik etme girişimlerine rağmen, çocuklar her yerde çoğalmaya devam ediyor."
 

29 Aralık 2009 Salı

Observe And Report




"Kaybeden" adamların hikayeleri sinema için çok değerli bir malzeme olmuştur her zaman. Çünkü biz, yaşayanlar kendimiz gibi ya da kendimizden daha kötü durumda olan insanlara karşı daha kolay empati besleriz. Jeff Lebowski ve Altan Çamlı gibi karakterleri hatırlayın; hepsi de kolaylıkla sevilebilecek adamlar. Hepsine de acıyorsunuz. Bu karakterleri Türk sinemasında Cem Yılmaz çok iyi işledi, umarım bunu yapmaya devam eder. Observe and Report'ta da Hollywood'da artık aranan birisi olan ve kült bir figür olmaya doğru koşan Seth Rogen bir kaybedeni oynuyor.

Observe and Report Jody Hill'in ikinci uzun metrajlı filmi. Formülü basit Hill'in: bir kaybeden+bir kazanan+kaybedene yüz vermeyen, kazanana koşan kız+kaybedene aşık kız. Klişe gibi görünüyor dışarıdan bu konu, belki de öyle. Ama bu klişeden eğlenceli bir ürün çıkaran şey ise filmin anlatım tarzı. Sınır tanımayan bir tarz film karşımızdaki (Ortalıklta sallanan bir penis görmeye ve bol bol küfür duymaya tahammül edemeyeceğinizi düşünüyorsanız izlemeyin). Kahramanımız Ronnie'nin azıcık kafadan kontak hali izleyiciye çok iyi yansıtılmış. Karakterin ağzından duyulan dış ses ve filmin tamamına (belki de tamamına yakın bir bölümüne) aksettirilen havayla kolayca empati kuruyorsunuz Ronald'la. Ronald bir iş merkezinde güvenlik şefi ve kendisini fazla ciddiye alıyor ne yazık ki. Tutulduğu kız Brandi'ye yaptığı kurlar sonuç vermezken; bir bacağı alçıda olan ve patronu tarafından kendisiyle dalga geçilen Nell'e erkeklik taslıyor. Alkolik annesiyle yaşıyor Ronnie, hayatından memnun. Böyle huzurlu bir şekilde bulutların üstünde gezerek hayatına devam ederken çalıştığı yere dadanan sapık yüzünden gerçeklerle yüzleşmek zorunda kalıyor. Ray Liotta'nın bu yaşa gelip de halen nefret edilen adamları canlandırmasına anlam veremememizi bir yana bırakalım, gösterdiği performans bizi iyice Ronnie'ye yaklaştırıyor ruhen. Dedektif Harrison iş merkezine gelip de soruşturmanın kontrolünü eline alınca Ronnie'nin dünyası başına yıkılıyor ve polis olmaya karar veriyor. Kaybedenin gerçekleri kabullenemeyip iyice dibe batması ise bu tarz senaryolarda olmazsa olmaz gibi. Bu senaryolarda başka bir mecburiyet de, aynı duruma razı olup devam etmesidir kahramanların. Altan Çamlı boş hayaller peşinde gezmeye devam etti, Lebowski "beyaz rus"unu yudumlayıp bowling oynamaya. Ronnie de polis olamıyor, "sağ kolu" hırsızlık yapıp kaçıyor, sevdiği kızın Harrison'la birlikte olduğunu görüp ortalığı dağıtıyor, işini kaybediyor, üstüne polisten dayak yiyor. Ama sonra birden şansı dönüyor; uzun zamandır peşinde olduğu sapığı yakalıyor, kovulduğu işine geri dönüyor, kendisini seven kızı kapıyor ve bir erkeği en çok tatmin edecek şeylerden birini yapıyor: önce burun kıvıran sonra kur yapan kıza orta parmak gösteriyor. Aslanım benim.

Observe and Report müthiş bir film değil, ama Recep İvedik gibi yüzüne bakılmayacak bir film de değil. Oyunculardan birisinin Anna Faris olduğuna aldırmayın. Büyük iddialarda bulunmayan, eğlenceli bir film işte. Ne fazlası ne azı.

26 Aralık 2009 Cumartesi

Le Huitième Jour



Empire'da The Elephant Man için "toplumun deforme olmuş bebeğiyle yüzleşmesi" tanımı kullanılmıştı aylar önce. Doğuştan gelen farklılıklara sahip insanları ne kadar kabul edebildiğimizle, onlara ne gözle baktığımızla alakalıydı Fil Adam. John Hurt'ün efsanevi performansıyla David Lynch'in hikaye anlatımının ve insan vicdanını temsil eden Anthony Hopkins'in karakteri birleşince ortaya bir şaheser çıkmıştı. Le Huitième Jour da diğer insanlardan farklı bir insanın hikâyesini anlatıyor.

Le Huitième Jour'u (Sekizinci Gün) Fever Pitch blogunun yazarı Can tavsiye etti bana. Kendisine zaten teşekkür etmiştim ama Oscar alan oyuncular gibi bir de buradan teşekkür edeyim. Uzun zaman sonra ilk kez ağladım bir filmde ve uzun zaman sonra ilk kez bu kadar zevk aldım ağlamaktan. Teşekkürler Can.


Sekizinci Gün down sendromu hastası George ile son derece sıradan ve mutsuz bir hayat yaşayan Harry'nin yollarının kesişmesini anlatıyor. Her sabah ayna karşısına geçip sahte gülümseme pratiği yapan, trafikte herkes gibi sinirlenen, dilencilere para vermeyen Harry, karısından ayrılmış ve çocukları da elinden alınmış bir pazarlamacı. Trenle gelen çocuklarını gardan almayı işi yüzünden unuttuktan sonra karısının gelmesini istememesine rağmen gece geç saatte çocuklarını görmeye gidiyor Harry ve yolda intihara kalkışıyor. Gözlerini kapatıp arabayı sürmeye devam ediyor Harry ve bir şeye çarpıyor. İnip çarptığı şeye bakıyor, bir köpek. Orada George'u görüyor, arabasına alıyor ve şehre dönüyor. George'u bir yere bırakamayınca da evine alıyor. Kızkardeşine götürüyor, kabul edilmiyor George. Yolda O'nun yüzünden dayak yiyor, sinirlenip bir başına bırakıyor, yine de geri dönüp yeniden arabasına alıyor Harry George'u. İki kimsesiz adam arkadaş oluyor böylece.


Harry'nin dramıyla George'unki müthiş bir şekilde birleştirilmiş. Harry ailesinden ayrı ve onlara kavuşması olası, fakat George'un ölen annesine hayallerinden başka bir yerde kavuşması mümkün değil. İnsanlar George'u kabul etmiyor, kendisi gibi olan bir tek Nathalie var sevdiği, O da ailesinin yanında; ulaşılması mümkün olmayan bir yerde yani. Herkes kendi yoluna gidiyor bu yüzden, fakat birkaç gün sonra Harry'nin kızının doğumgününe gitmek için galeriden araba kaçırıyor George arkadaşlarıyla, Harry'yi de alıp gidiyorlar Alice'e doğumgünü hediyesini vermeye. Gece bir bankta beraber yatan Harry ve George'un hikayesinin sonu burada başlıyor. George Harry'nin cüzdanından çocuklarının fotoğrafını çıkarıp fotoğrafı Harry'nin eline iliştiriyor ve gidip bir kutu çikolata alıyor. Çikolataya alerjisi olan George Harry'nin çalıştığı binanın üstünden atlayıp intihar ediyor; George annesine kavuşuyor, Harry ailesine.


Film her ne kadar müthiş bir dram olsa da komedi öğeleri kullanılmaktan kaçınmamış yönetmen Jaco van Dormael. Duygu sömürüsü yapıldığını hissetmiyorsunuz ve sizi etkileyen de bu belki de. Pascal Duquenne ve Fransa'nın en iyi aktörlerinden Daniel Auteuil mükemmel performans sergilemişler, zaten bu performansları Cannes'da en iyi aktör ödülü getirdi onlara, film Altın Palmiye'yi alamasa da. Zaten filmi izledikten sonra kafanızı hangi ödülleri aldığıyla falan meşgul etmeyeceksiniz. Le Huitième Jour'u izleyip de ağlamazsanız, oturup karalar bağlayın demiyorum ama "İnsanı böyle bir hikâye de ağlatmazsa ne ağlatır?" diye sormadan da edemiyorum.

25 Aralık 2009 Cuma

Futbolun Güzel Yüzü #14




Kaynak

Fransa Ligue 1 İlk Yarı Değerlendirmesi




Bu sene Fransa Ligue 1 senelerdir alıştığımız duruma göre bizi fazlasıyla şaşırtıyor, ama geçen seneki devrime bakarsak bu durum biraz daha olağan tabii ki. Lyon'un şampiyonluğu kaybettikten sonra fütursuzca 70 küsur milyon euro harcaması diğer takımların işine geldi. Kulübü 20 sene sonunda büyük bir sabır ve azimle Fransa'nın en büyüğü yapan Aulas'ın bu seneki hamleleri çok yanlıştı maalesef. Yeni Lyon Bordeaux mu olacak bilemeyiz ama Ligue 1 Avrupa'nın yeni yıldızı artık. Her zaman "en büyük 5 lig" arasında gösterilirdi Ligue 1, fakat Lyon'un ambargosu yüzünden biraz sönük kalıyordu diğerlerinin yanında. Şu an Serie A'nın yerine geçtiğini söylemek mümkün artık. Boulogne-Sochaux, Monaco-Montpellier ve Marsilya-Sochaux maçları ertelendi, domuz gribi ve hava şartları yüzünden. Takımları puan tablosuna göre sıralayarak inceleyelim:



Bordeaux
Sahada bir liderden bahsedeceksek -ki Lyon'da Juninho'nun görevini burada O görüyor- bu oyuncu Yoann Gourcuff olacaktır kesinlikle. Çocukken neredeyse tenise yönelecek olan fakat sonradan futbolu seçen Gourcuff iyi ki böyle bir karar vermiş. Fransa'da parlayan her gence "Yeni Zidane" yakıştırması yapılır, Gourcuff'u da böyle görüyorlar; ve bence bu yakıştırmayı en çok hak eden oyuncudur kendisi. İtalya'ya gidişi kendisine futbol olarak fazla bir şey kazandırmadı bence, fakat fizik yönünden çok güçlendi. Fransa'daki takımların orta sahalarında genelde Afrika kökenli güçlü oyuncular oynar, Gourcuff bu oyuncularla rahatlıkla baş edebilecek fizik gücüne sahip. Takım O'nun üzerinden oynuyor, fakat burada Liverpool'un Gerrard'a ya da Fenerbahçe'nin Alex'e bağımlılığı gibi bir durumdan söz etmek pek mümkün değil. Her ne kadar takımın lideri olsa da tek çaresi değil. Bordeaux'nun orta sahasında Lyon'dayken çok beğendiğim, satılmasına çok üzüldüğüm Alou Diarra var. Hava toplarına hakim, tekniği orta seviyede ve zaman zaman uzaktan gol atıyor. Ama takım oyunu ve çalışkanlığı Bordeaux orta sahasını ayakta tutan en önemli etken. Geçen sezonki şampiyonlukla müthiş bir özgüven kazanan Bordeaux, bu sene de şampiyonluğun en büyük favorisi. 19 maçta 1 beraberlik ve 4 mağlubiyetleri var sadece. Blanc hücum futbolunu seviyor ve takımı serbest bırakıyor sahada. Kanatlarda Gouffran, Wendel, Plasil gibi kaliteli oyuncular var ama bu oyuncuların iyi performans sergilemelerindeki en önemli etken arkalarında oynayan Chalme ve Tremoulinas (ki bence Fransa'daki en iyi bektir). Kaleye 37 yaşına gelen Rame'nin yerine Carrasso alındı, bu sezonki müthiş performansı Afrika'da kaleyi Lloris'ten teslim almasını sağlayabilir. Defansta Diawara gibi önemli bir oyuncu kaybedildi ama Marsilya'ya giden Senegalli'nin yerine Lorient'tan Mickael Ciani alındı; o boşluğu dolduruyor şu an Ciani. Forvette Arsene Wenger'in yaz döneminde çok istediği Chamakh 6 golle takımın en golcüsü; ama hava toplarındaki hakimiyeti O'nu değerli yapıyor asıl, attığı gollerden fazla. Bordeaux bu formunu koruyacaktır sezon sonuna kadar, sakatlıklar olmazsa şu an için görünen o.



Lille

İşte Türk futbol seyircisini en çok ilgilendiren takım. Fenerbahçe bence çok riskli bir takım çekti kurada. Çünkü Avrupa'da ya da kendi liginde ismini şu ana kadar sezondan sezona parlamalarıyla ara ara duyurmuş bir takım LOSC Metropole. Keita'yı Lyon'a getiren ve Puel'in eseri olan o müthiş sezondan sonra bu zamana kadar pek iyi değillerdi fakat bu sene Hollanda takımı sanmaya başladılar kendilerini! Tam beş maçta 4 gol atarak yendiler rakiplerini son dönemde. Gervinho takımın yıldızı, İngiltere'den izleniyordur zaten eminim. 11 golle takımın en golcüsü şu an. Takım kaptanı Mavuba ve Balmont orta sahanın savaşçı yönünü temsil ediyor. Zidane'ın gözdesi 18 yaşındaki Belçikalı Eden Hazard da iyi bir sezon geçiriyor, gelişimi çok hızlı devam ediyor; tecrübe kazandıkça çok daha iyi oynadı şimdiye kadar. Oyuna sonradan girip de Lyon'u dağıttığı maçı hiç unutamayacağım. Eski Lyonlu Frau da 9 gol attı şimdiye kadar. Kanatları çok iyi işliyor Lille'in, Fenerbahçe'nin kanatları defansif yönden güçlendirmesi (Galatasaray maçında yaptığı gibi) işlerini kolaylaştırır kesinlikle. Gervinho'yu tutmak çok zor, ama Hazard, Frau ve Cabaye de etkili isimler. Lille bu formunu korursa sezon sonunda Şampiyonlar Ligi'ne kalır en azından, şampiyonluk için Bordeaux'yla kapışabilecek kadar güçlü olmasalar da. Ligde 4 beraberlik, 5 mağlubiyetleri var 19 maçta.



Montpellier
İşte sezonun en büyük sürprizini yapan takım. Ligue 1' bu sezon yükseldiler ve ilk yarıyı 3. sırada bitirdiler, bu müthiş bir performans birinci lige yeni çıkmış bir takım için. Son maçlarını Gerland'da Lyon'a karşı oynayan ve 2-1 kazanan Montpellier'nin en golcü oyuncusu 6 golle forvetteki Montano. İlk yarıyı 3 beraberlik, 5 mağlubiyetle kapattılar. Bu sezon hiçbir maçlarını izlemediğim için oyun tarzları ya da sistemleri hakkında bir bilgim yok. Takımı eski Bordeaxlu Rene Girard çalıştırıyor.



Marseille
Gerets şampiyonluğu kaçırınca ardına bakmadan gitti ve takımı Didier Deschamps devraldı. Gerets gibi Lorik Cana'nın gidişi de beni çok şaşırtmıştı, yerine Lucho Gonzalez'i aldı Marsilya. Müthiş bir transfer yaptıklarını düşünüyorken biz, Lucho sakatlıktan çıkamadı. Dizindeki problemler Porto'da da başına iş açıyor muydu bilmiyorum ama Marsilya kendisi için ödediği 18 milyon euronun karşılığını kesinlikle alabilmiş değil; geçen yarım sezon için. Sorunlu genç yıldız Hatem Ben Arfa'dan faydalanamayan takımın en golcüsü 7 golle kaptan Mamadou Niang, şu sıralar sakat kendisi. Fransa Milli Takımı'nın ikinci kalecisi Mandanda'nın önünde Bordeaux'dan gelen Diawara ve Real Madrid'den gelen Heinze var. Bu sezonki en yararlı transferleri ise bence Rennes'den 12 milyon euro bonservisle gelen M'Bia oldu. Defansta ve ön liberoda oynayabiliyor 23 yaşındaki Kamerunlu. Beşiktaş'ın sözleşme uzatmadığı Edouard Cisse'yi ve Türk spor basınının transferdeki en büyük gözdelerinden Morientes'i de bedavaya aldılar. 18 maçta 9 galibiyet, 5 beraberlik ve 5 mağlubiyetleri var. En azından Avrupa Ligi'ne kalırlar ama Şampiyonlar Ligi'ne kalmak ilk hedefleri olacaktır, sakatlıklardan kurtulurlarsa eğer. Bugün L'Equipe'e konuşmuş sportif direktör José Anigo, Ben Arfa'yı övmüş bol bol. Kaybetmek istemiyorlar tabii ki.



Auxerre
Auxerre için puan tablosunda bulundukları yer sürpriz değil bana göre. Aşağı yukarı her sene aynı sıralarda olur zaten bu takım. 9 galibiyet, 5 beraberlik ve 5 mağlubiyetleri var. Takımın en golcüsü 4 golle Polonyalı Ireneusz Jelen. 19 gol atmış ve 15 gol yemiş Auxerre. Bu goller de takımın geneline dağıtılmış vaziyette. Eski Lyonlu Pedretti ve Sloven Valter Birsa izlemeye değer oyuncular.



Lyon
Sezonun en büyük hayal kırıklığı mı? Hem evet hem hayır. Evet, çünkü son sezonlar dikkate alındığında bu performans bir yüz karası. Hayır, çünkü bunu öngörmek mümkündü iki sezon öncesinden. Takımda şu an yıldız düzeyinde değerlendirilebilecek tek oyuncu var: Lisandro Lopez. Ne yetenekleri köreltilen Bodmer ve Toulalan, ne gereğinden fazla abartılmış Bastos ve Gomis, ne konsantrasyonunu serbest düşüşe bırakan Lloris, ne de emektar Govou yıldız sayılabilecek oyuncular değil. Bu tabir son derece öznel tabii ki. Ama Fred, Benzema, Juninho, Malouda gibi isimleri düşününce bana hak vereceksiniz eminim ki. Lyon başlığının altını fazla doldurmayacağım, temcit pilavı tadı vermeye gerek yok. Devre arası transfer Puel'in son şansı olacaktır, söyleyeceğim bu kadar. Birkaç post aşağıdaki Puel'in açıklamaları kulübün ne hallere düştüğünün kanıtıdır zaten. Ha bir de, Lyon 19 maçta 8 galibiyet, 6 beraberlik, 5 mağlubiyet aldı. En golcü oyuncu da 8 golle Lisandro Lopez.



Paris Saint-Germain
Türk futbol izleyicisi için yakından takip edilecek bir takım daha. Çoğu kişinin favori oyuncusu olmasa da Fransa Ligue 1'deki tek Türk Mevlüt Erdinç PSG'ye 8.5 milyon euroya transfer oldu bu sezon, ve şu an 7 golle takımının en golcü oyuncusu durumunda. Fransa ligi için fiziği fazlasıyla iyi fakat teknik açıdan büyük eksikleri var Mevlüt'ün. Hocası Antoine Kombouare kendisini özellikle istedi, fakat bence yanlış kullanıyor. Mevlüt'ü tek forvet olarak oynatıyor 46 yaşındaki teknik adam, tekniğini ve bitiriciliğini kullanmaya mecbur bırakıyor. Sanırım geri gelmemesini telkin ediyor, enerjisini harcamamasını ve gol atmaya odaklanmasını istiyor Kombouare Mevlüt'ün. Halbuki Mevlüt'ün en güçlü yönleri hızı, fiziği ve yan toplardaki hava hakimiyeti. Kafa vuruşları iyi fakat boyu çok uzun değil ve çok yükseğe zıplayamıyor. Takım O yokken yerden oynamaya çalışırken O sahada olunca kendisine top şişirmeyi tercih ediyor ki bu da Mevlüt'ü zor durumda bırakıyor. PSG'nin maçlarını izlerseniz bu duruma özellikle dikkat edin bence. Hem PSG taraftarının, hem de Fransız futbol izleyicisinin genelinin görmek istediği Mevlüt'ün Hoarau ile ortaklığı, ama Hoarau'nun sakatlığı buna izin vermedi henüz. Bence de mükemmel bir ikili oluştururlar. Takımın kalesini koruyan eski dost Coupet idi fakat birkaç hafta önce ayağı kırıldı ve kaleyi bir kaleci için genç sayılabilecek yaşta olan, 23 yaşındaki Edel Apoula'ya bıraktı. İzlenmesi gereken oyunculardan birisi 19 yaşındaki Senegal asıllı Fransız defans oyuncusu Mamadou Sakho. Müthiş defansif sezgileri var, fiziği kuvvetli ve ayağına hakim. Galatasaray'ın peşinde olduğu söylendi ama Wenger kimseye bırakmaz bence bu çocuğu. Orta sahanın yükünü çeken kaptan Claude Makelele ve benim oyununu çok beğendiğim eski Lyonlu; Paul Le Guen'in önce Rangers'a sonra PSG'ye getirdiği gözdesi Jeremy Clement. Kombouare'nin 4-3-3'ünde geçen sezon müthiş bir çıkış yapan Sessegnon ortada oynuyor ve çok etkisiz. Kanada çekilmesinin daha iyi olacağını düşünüyorum. PSG 19 maçta 8 galibiyet, 5 beraberlik, 6 mağlubiyet aldı. İkinci yarıda Coupet ve Hoarau dönünce daha iyi olacaklardır.



Lorient
PSG gibi Lorient'in de 8 galibiyet, 5 beraberlik ve 6 mağlubiyeti var, averaj farkıyla bir sıra gerideler. Takımın en golcüsü Fransız futbolunun yeni yeteneklerinden Kevin Gameiro. Hızlı ve teknik bir oyuncu olan Gameiro 18 maçta 8 gol atıp 6 asist yaptı. O'nu takip eden ise 18 maçta 7 gol 7 asistle Marama Vahirua. Nevi şahsına münhasır bir gol sevinci olan Vahirua Lyon'a çok güzel bir gol atmıştı üç sezon önce. Şöyle acayip bir golü de vardır. Ligue 1'in en ilginç oyuncularındandır bana göre. Takımı çalıştıran isim Yoann Gourcuff'un babası Christian Gourcuff.



Rennes
PSG ve Lorient'la aynı puana sahip Rennes, 29 puanları var. Takımın en golcü ismi 8 golle Asamoah Gyan. Müthiş hızıyla rakip defansları nasıl rezil ettiğini izlemek çok zevklidir bu adamın. Orta sahada Marsilyalı Benoit Cheyrou'nun kardeşi Bruno Cheyrou tanıdık bir isim. Geçen sezon Lyon'a karşı hat-trick yapan 36 yaşındaki Pagis ise bu sezon iki maça çıkabilmiş, golü yok. Marsilya'ya satılan M'Bia'dan sonra Inamoto'yu aldılar bedavaya Frankfurt'tan, 5 maçta oynayabildi Japon oyuncu. Ülkesine döneceğini duymuştum, iyi yapar bence.



Valenciennes
Takımın en golcüsü Marsilya'dan kiralanan Mamadou Samassa, 6 golle. 19 maçta 8 galibiyet, 4 beraberlik ve 7 mağlubiyetleri var. 2005-2006 sezonunda yükseldikleri Ligue 1'in alt sıralarından kurtulamadılar henüz, bu sezon da aynısı olacak gibi.



Monaco
Maç eksiğiyle 12. sırada Monaco, ama senelerdir daha yüksekleri aradıkları kesin, eski günlerinden çok uzak olan birkaç Fransız kulübü gibi. Birkaç gün önce Michel Bastos'un müthiş golüne boyun eğmeyip Lyon'u Louis II'den bir puanla gönderen Monaco'da Lilian Thuram'ın kuzeni genç kaleci Yohann oynuyor. Ama Ruffier'den kaleyi teslim alması pek mümkün değil gibi yakın bir zamanda. Takımın en golcü oyuncusu 10 golle Brezilyalı Nene. Barcelona'dan Gudjohnsen'i kiraladılar, 8 maçta gol atamadı İzlandalı oyuncu. Depresyona girip kendini alkole verdiğini duymuştum. İzlenmeye değer oyuncuları ise 19 yaşındaki Nicolas N'Koulou ve 20 yaşındaki Yohan Mollo. N'Koulou  defansın sağında ve ortasında oynuyor ama Lyon maçındaki gibi orta sahada da oynayabiliyor ayrıca. Mollo ise her iki kanatta da oynuyor. 8 galibiyet, 3 beraberlik, 7 mağlubiyetleri var.



AS Nancy-Lorraine
Takımın en golcüsü 7 gol atan Youssouf Hadji. 8 galibiyet, 2 beraberlik ve 9 mağlubiyetleri var. Issiar Dia'yı izlemenizi tavsiye ederim. Başka söyleyebileceğim bir şey yok Nancy hakkında.



RC Lens
Üç sezon önce ligi 5. sırada bitirdiler, bir sonraki sezon ligden düştüler, geçen sezon yeniden yükseldiler Ligue 1'e. Lens toparlanmayı bildi, bu sezon düşeceklerini sanmıyorum ama üst sıralara tırmanmak için büyük çaba sarfetmeleri gerektiği kesin. Kadroları bunu kaldıramayacak kadar zayıf. Kalecileri eski Beşiktaşlı Vedran Runje. Sakaryaspor ikinci lige düşerken dalga geçiyordu son sezonunda onlarla, kendisi aynı duruma düştü. Takımın en golcüsü 4 golle Razak Boukari. 7 galibiyet, 5 beraberlik ve 7 mağlubiyetleri var.



FC Toulouse 
Sezonun hayal kırıklıklarından biri. İnsanın "ulan buralara düşecektiniz de Trabzon'u niye elediniz?" diyeceği geliyor (!). 19 maçta 7 galibiyet, 4 beraberlik ve 8 mağlubiyetleri var. Geçen sezon ligi 4. sırada bitirip Avrupa Ligi'ne kaldılar, bu sezon ise çok kötüler. Avrupa Ligi'nde gruptan çıkamadılar, ligde de 14. sıradalar ilk yarı itibariyle. Geçen sezon gol kralı olan Gignac'ın performansı vasat - tümüne 11'de başladığı 19 maçta 5 gol- takımın en golcüsüyse 6 golle adamım Sissoko.



Sochaux
İki maç eksiği olan tek takım olan Sochaux 25 puanda, 17 maçta 8 galibiyet, 1 beraberlik ve 8 mağlubiyet aldılar. Mevlüt'ten sonra takımın gol yükü Sverkos'a kaldı, O da 16 maçta 2 gol atabildi sadece. Her şeyi forvete bağlamamak lazım tabii ki; mesela kaleci Richert 35 yaşına geldi ve yerini doldurabilecek birisi yok gibi şu an için. Takımın orta sahasının yükünü Dalmat'dan başka çekebilecek kalburüstü bir oyuncuları yok. Mevlüt'le beraber Birsa'yı da sattılar ve Amerikalı Charlie Davis'i aldılar. Ligde kalmaları onlara yeter, kadroları çok zayıf çünkü.



OGC Nice
Lyon'la Nice'in alışverişleri meşhurdur. Ederson ve Lloris Lyon'a; Remy ve Mounier de Nice'e gitti. Remy'yi neredeyse geri alıyordu bu sezon Lyon, 14 milyon vererek. İyi ki gerçekleşmedi o transfer, yoksa Aulas'ın itibarı kalmazdı transfer piyasasında. 8 milyona satarak çok iyi bir iş yapmışsın işte, daha niye zorluyorsun? Neyse, Lloris'i Lyon'a gönderdikten sonra yerini 21 yaşındaki Kolombiyalı Ospina ile doldurmaya çalışıyor Nice; ve bunun da büyük faydasını görecek gibi. Takımın en golcü ismi 7 golle Remy. 6 galibiyet, 4 beraberlik ve 9 mağlubiyetleri var.





Le Mans
4 galibiyet, 4 beraberlik ve 11 mağlubiyetleri var. En golcü isim 6 golle Anthony Le Tallec. Toulouse'a bedavaya kaptırdıkları Pele'nin yerini Ovono kesinlikle dolduramıyor. Geçen sezon düşmekten kılpayı kurtuldular, bu sezon da aynısı olacak gibi, daha kötüsü de olabilir tabii ki ama Saint-Etienne bu sene iyice gözünü dikmiş gibi düşmeye.



AS Saint-Etienne
Ben Saint-Etienne'den normal bir Lyonlu gibi nefret etmiyorum. Ligden düşmelerini falan da istemem, zira Fransa'nın en çok şampiyon olan en köklü kulüplerinden birisinin bu durumda olmasından zevk almıyorum. Ama şanslarını çok zorluyorlar. En golcü Bergessio'nun üç golü var sadece. Aslında Sanogo ve Gelson Fernandes de çok iyi transferler, orta sahadaki Perrin'i ve kaleci Janot'yu de hesaba katarsak kadroları daha üst sıralar için son derece uygun fakat bir türlü kurtulamadılar işte düşme potasından. Le Mans gibi 4 galibiyet, 4 beraberlik ve 11 mağlubiyetleri var Saint-Etienne'in de. Düşmelerini istemem, umarım ikinci yarı Loic Perrin'in sakatlığı da geçince toparlanırlar da seneler boyunca derbilerde bize yenilmeye devam ederler. Bu durumdan sorumlu olan Perrin zaten Loic değildi, Alain'di; O'nu da kovdular zaten. Bu arada bir Saint-Etienneli'nin bir Lyonlu'ya nefreti dünyadaki en büyük nefretlerdendir, onu da belirtelim.



Boulogne
Galatasaraylılar'ın bu takım hakkında bilmesi gereken en önemli şey şudur: Ribery bu takımın altyapısından çıktı. Doğum yeri de Boulogne-sur-Mer bölgesidir Scarface'in. Maç eksiği var Boulogne'nın; 18 maçta  3 galibiyet, 4 beraberlik ve 11 mağlubiyet aldılar. Takımın en golcüsü 3 golle Jeremy Blayac. Üç sezon önce National'dan Ligue 2'ye çıktılar, sonraki sezon Ligue 2'de 16. olarak kaldılar ve geçen sezon Ligue 2'yi 3. sırada bitirerek Ligue 1'e çıktılar. Gençlerbirliği Oftaş'a (Hacettepe) benziyorlar bu görüntüleriyle, bakalım akıbetleri de benzeyecek mi?



Grenoble Foot 38
Grenoble , 19 maçta sadece bir galibiyet, 4 beraberlik ve 14 mağlubiyet aldı bu sezonun ilk yarısında. Bu süreçte Lyon'a çelme takan Grenoble'ın en golcü oyuncusu 5 golle Daniel Ljuboja. İzlenmeye değer oyuncuları ise Cezayir asıllı genç Fransız Sofiane Feghouli. Ligue 1'e henüz geçen sezon çıkmışlar ve 13. sırada kapatmışlardı sezonu. Grenoble'ın Lyon'la yaptıkları maçlar derbidir, inanmazsanız bakın.

Yıldızı parlayan: Gervinho, Mamadou Sakho ve Moussa Sissoko
En iyi takım: Bordeaux
Hayal kırıklıkları: Lyon, Andre-Pierre Gignac,
Sürpriz yapan: Lille ve Montpellier
En sempatik: Montpellier
En şanssızlar: Lucho Gonzalez, Gregory Coupet ve François Clerc
En iyi maç: Lyon-Marsilya (5-5)

King Kew



Az önce bir mail geldi. "Ekteki ‘’yeni versiyon’’ Harry Kewell fotoğrafı da arşive katkıda bulunur sanırım." diyordu. Fotoğrafı indirdim, kalitesini görünce bloga koymazsam olmaz diye düşündüm. Ebubekir Kaplan'a çok teşekkürler. Buyrun, arşivinize katın.

24 Aralık 2009 Perşembe

Sigfried Puel


 
"Beraberliği korumayı isterdik. Bu hayati önem taşıyordu."

Dün akşam Gerland'da Montpellier'ye 2-1 yenildikten sonra, Claude Puel'in yaptığı açıklamadan bir bölüm. Lyon'un ne kadar küçüldüğünü hesap edin artık...

Not: Yardımı için Caner Eler'e teşekkürler...

23 Aralık 2009 Çarşamba

Mazi Kalbimde... #5




Liverpool günlerinden iki fotoğraf. Duvar kâğıdı yapacak kadar büyük.

Bu fikri istemeden de olsa aklıma düşürdüğü için Onur Erdem'e teşekkürler.

Let There Be More Light

1968 Şubat'ı, bir Fransız televizyonunda Bouton Rouge isimli bir program, konuk Pink Floyd. Çalınan şarkı henüz piyasaya sürülmemiş A Saucerful Of Secrets albümünün birinci şarkısı Let There Be More Light. Syd Barrett Mart'ta gruptan ayrılıyor, diğerleri bu şarkıyı çalarken O nerelereydi bilinmez... Barrett'ın Pink Floyd'a müzikal anlamda büyük bir katkısı olduğunu söyleyemem; zaten ben de Barrett dönemini değil, Gilmour dönemini severim ama grubun ruh halinin çıkış noktasıdır, grubun ruhudur O. Reddetmek sözkonusu olamaz.

Fransız İhtilâli




Fransa futbolu son birkaç senedir düşüşteydi. Topraklarından dünya starı çıkarıp ülke dışına gönderen Fransa'nın dışarıdan bakılınca beğenilen bir futbolu yoktu. Lyon'un ambargo koyduğu şampiyonlukların bunda payı büyük elbette. Herkesin yakındığı artık bu ligde heyecanın kalmamasıydı ki sahneye ağzında kürdanıyla efsane savunmacı Laurent Blanc çıktı. Bordeaux'yla Lyon'un 7 senelik saltanatına son veren Blanc futbolseverlere yepyeni bir Fransa vadediyor artık. Bu sene de Lyon'un şampiyonluk şansı iyice azaldı, sene başında ben bile çok ümitliyken şimdi şampiyonluğa ihtimal vermiyorum; Bordeaux ligde ve Avrupa'da fırtınalar estiriyor.




Lyon'un başarısı malum, 20 küsur sene önce kulübü devralan Jean-Michel Aulas'ın takımı ikinci ligden alıp da Avrupa'nın sayılı takımları arasına sokması büyük bir başarı hikayesi, zaten bunu anlattık daha önce. Ama zirvede kalmak, oraya çıkmaktan daha zordur. Nitekim Bordeaux, Lyon'u önce salladı; sonra da aşağı indirdi tahttan. Lyon nasıl ki gümbür gümbür geldiyse derinlerden, Bordeaux da öyle geldi. Lyon'un parlat-sat yöntemini uyguladıkları söylenemez ama bir döneme son vermeleri benzeşiyor Lyon'la.



Bordeaux son beş sezonda sırasıyla 12'nci, 15'inci, 2'nci, 6'ncı ve yeniden 2'nci olmuş şampiyon olmadan önce. 2007'nin Haziran ayında göreve gelen Blanc ilk sezonunda Lyon'un ardından ikinci olmuştu ve Lyon ciddi anlamda korkuyordu Bordeaux'dan; yine de şampiyon oldular, Juninho'nun tecrübesinin payı bu şampiyonlukta büyüktü tabii ki. Bir sezon sonra Juninho'nun tecrübesi de yetmedi şampiyonluğa ama, Fransız İhtilâli için zaman gelmişti. Bordeaux'nun şampiyonluğunda da Gourcuff'un payı büyüktü kesinlikle. Milan'dan kiralanan genç Fransız 37 lig maçında 12 gol ve 11 asistle oynadı, bir sonraki sezon da bonservisiyle transfer oldu Bordeaux'ya.




Peki bu saltanat nasıl yıkıldı? Nasıl oldu da Lyon dörtnala giderken Bordeaux ayaklarını kaydırdı? Fransa denince akla gelen kulüpler birer birer unutulurken Bordeaux nasıl oldu da yeniden o kulüpleri akıllara getirdi? Bunun tek bir sebebi yok tabii ki. Lyon'un yanlış transfer hamleleri ve teknik adam istikrarsızlığı, Juninho'nun vârisinin bulunamaması, Blanc'ın baskıdan uzak çalışması, Bordeaux'nun sabrı ve Marsilya'nın baskısı akla ilk gelen sebepler. Teker teker inceleyelim:



Lyon'un yanlış transfer hamleleri: Seneler boyunca Türk takımlarının Avrupa transfer pazarında söz sahibi olamamasını eleştirirken örnek gösterilen iki takım oldu hep: Porto ve Lyon. Lyon'un transferdeki başarısını görmek için Malouda, Essien, Tiago, Mahamadou Diarra gibi isimlere bakmak yeterli. Bu oyuncular çok iyi pazarlandılar, bazıları gittikleri takımlarda beklentileri karşılayamamış olsa da. Malouda mesela, Lyon'daki gibi oynasa Chelsea'nin şampiyonluğunu konuşabilirdik iki sene önce. Keza Tiago, Lyon'daki oyununun yarısını ortaya koyamadı Juventus'ta. Essien müthiş bir performans gösteriyor, Diarra da sonradan gözden düştü. Lyon bu oyunculara toplamda 30 milyon euroya vermişti; hepsini toplam 98 milyona satmış. Yani 3 katı bir kazanç sözkonusu. Son iki seneye kadarki diğer transferleri incelemeye gerek yok, bu dört oyuncu Lyon'un bu işte bir zamanlar ne kadar usta olduğunun kanıtıdır. Ama işte son iki sene, önceki senelere göre çok daha farklıydı. Keita, Fred, Bastos, Cissokho, Gomis, Ederson, Mensah gibi transferler kulübü ciddi anlamda yaraladı. Bu oyunculardan Gomis, Cissokho ve Bastos için konuşmanın erken olduğunu düşünebilirsiniz ama ben de size kendileri için ödenen paraların çok fazla olduğunu Fransa'da herkesin bildiğini söylerim. Keita ve Fred zaten büyük zarara uğrattılar Lyon'u, ikisinin toplam maliyeti 32 milyon euro, kazandırdıkları para ise (Fred bedavaya gitti) 8.5 milyon euro; Keita'yı iyi bir fiyata sattıkları bile söylenebilir. Bu iki oyuncu da kulüplerinde çok iyi oynuyor şu an; Keita 23 maçta 4 gol, 10 asistle oynuyor, Fred ise 26 maçta 17 gol atmış durumda şu an. Kendisini Galatasaray'da görmek için neler vermezdim. Neyse, konuya dönelim. Lyon bu işten para kazanırken hep sattığı futbolcuların yerini doldururdu; Essien'in yerine Tiago'nun alınmasıyla yapıldığı gibi. Ama bu kolay değildir, nitekim işler ters gitti ve Malouda'nın, Juninho'nun, Squillaci'nin ve Abidal'in yerleri halen dolmadı. Zaten Lyon'da senelerdir kemikleşmiş bir kadro olmamıştır hiç; Juninho, Coupet ve Govou'nun, biraz da Cris'in dışında. Birbirlerine alışmakta zorluk çeken oyuncular, başlarındaki liderin güçten düşmesiyle özgüvenlerini de iyice kaybettiler.



Lyon'un teknik adam istikrarsızlığı: Senelerdir şampiyon olunuyor ama bu süreçte kulübü üç seneden fazla çalıştıran yok; takımın başında en uzun süre kalan üç sezon görev yapan Paul Le Guen. Jacques Santini, Gerard Houllier, Alain Perrin saltanat sürecindeki diğer hocalar. Hepsi de Şampiyonlar Ligi'nde çeyrek finali geçememenin kurbanı oldu. Takımı Perrin'den devralan Claude Puel ise bu hocalara göre biraz daha şanslı, zira Aulas artık sabretmeye karar verdi; ama işi daha zor, çok daha büyük bir baskı var ve kadronun kalitesi eskiye göre daha düşük. Jean-Michel Aulas 20 senedir sabrediyor, daha da sabreder mi yoksa bir gün tepesi atar Puel'i falakaya yatırır mı bilinmez. Sanıyorum devre arasında çok para harcanacak ve bu Puel'in son şansı olacak, ama devre arası transferinin riski büyüktür. Fransız hocayı çok zor günler bekliyor. Aslında Puel biraz da şanssız bir döneme denk geldi işin doğrusu, yine de kendisinden şampiyonluk beklenmesini görmezden gelemez.



Juninho'nun vârisinin bulunamaması: Miralem Pjanic için Juninho'nun vârisi diyordum ama genç Boşnak henüz bu göreve tam anlamıyla hazır olduğunu gösteremiyor. Juninho'nun frikiklerini beklemiyoruz kendisinden -ki bu konuda büyük bir güven veriyor orası ayrı- ama Juninho'nun liderlik vasıfları ne yazık ki Pjanic'te yok. Juninho'dan sonra kaptan Govou olmuştu ama Lyon Tenis Turnuvası'nda sarhoş olarak görüntülenmesinin ardından pazubandı Cris'e verildi. Cris'in de defansta iyi bir partner bulamaması gibi bir sorunu var ayrıca. Ama asıl sorun takımın Juninho'dan sonra ciddi anlamda bir boşluğa düşmesi oldu. Yerini doldurması için Ederson'u önermişti Juninho fakat Ederson Lyon tarihindeki büyük bidonlardan olmaya doğru koşar adım ilerliyor.



Blanc'ın baskıdan uzak çalışması ve Bordeaux'nun sabrı: Kendisinden şampiyonluk istendiğini falan sanmıyorum. Lyon'un kötü gidişini gördükleri kesin Bordeaux yöneticilerinin, Blanc'ta gördükleri ışık da kesin. Bir teknik adamla uzun süreli bir yapılanmaya girmek için elinizde bundan iyi bir ortam bulunamaz. Bahane belliydi; Lyon'un durdurulamaması ve bunu yapmak için uzun süreli bir çalışmaya ihtiyaç duyulması. Blanc göreve geldi, sakin sakin bekledi, istediği oyuncuları aldırdı, kendi sistemini kurdu ve yeni Fransa kralı olmanın tadını çıkardı.



Marsilya'nın baskısı: Fransa'da şampiyonluğu özleyen Saint-Etienne ve Nantes da var tabii ki ama Marsilya Gerets'in o meşhur yarışmacı kimliği sayesinde şampiyonluğa inanmıştı. Yaklaşık iki sezonda tüm şehri kenetleyen, her takımda yaptığı gibi oyuncularıyla baba-oğul ilişkisi kuran ve takıma göze hoş gelen bir futbol oynatan Gerets, geçen sezon takımı şampiyon yapamamasının ardından ayrıldı. Neden kalmadığına ben çok şaşırdım ama biraz dinlenmek istedi sanırım. Şimdi bol bol çay içiyor Arabistan'da. Marsilya şampiyonluk yarışında Bordeaux'ya katılınca Lyon'un üstündeki baskı katlanarak arttı haliyle, her ne kadar bu yarıştan Bordeaux kârlı çıksa da, Marsilya ümidini yitirmiş değil önümüzdeki birkaç sezon için.



Bu sezon ise ilk yarının bitimine bir maç kaldı ve birinci sıradaki Bordeaux 40 puanda; ikinci Marsilya maç eksiğiyle 32, üçüncü Lille 31 ve dördüncü Lyon 30 puanda. Bordeaux şampiyonluğun en büyük favorisi olarak görülüyor, Lyon'a bir darbe daha indirmek isteyeceklerdir kesinlikle ama ben artık Avrupa'da da isimlerini ezberleteceklerini düşünüyorum. Gruptan birinci çıktılar ve Olympiakos'la eşleştiler. Zico'nun ikinci çeyrek finali görmesini isteriz ama Bordeaux bu turu geçer bence. Lyon ise gruptan ikinci olarak çıkmanın cezasını çekerek Real Madrid'le eşleşti. Lyon'da her şey devre arasında harcanacak paraya bağlı, ama dediğimiz gibi bu da büyük bir risk almak demek. Biz Lyonlular olarak acı çeksek de Fransa Ligi'nin eskisinden çok daha fazla zevk vermesine futbolsever olarak seviniyoruz.

7 FM 2010 Tavsiyesi






Gençliğimizin hırsızı, uykusuz gecelerimizin sevgilisi (?), futbolla alakalı hayallerimizin en büyük müsebbibi Football Manager serisinin 2010 versiyonuyla iş başındayım bu yazıyı okuyan çoğu kişi gibi. Çok fazla ilerlemedim ama birkaç tavsiye yapacak kadar oynadım. Liverpool ve Galatasaray'la oynadım oyunu şimdiye kadar. Tavsiyelere başlayalım:

1- Her versiyon için geçerli bu tavsiye. Oyuna başlar başlamaz "board room"dan eksta maaş ve transfer bütçesi isteyin, çoğu zaman harçlığınızı verirler. Ara sıra da yoklayın tabii ki. Şampiyonluk sözü vermekten de çekinmeyin, kovmuyorlar kolay kolay.

2- Her oyuncuya yeni pozisyon kazandırın, FM 2010'da çok daha kolay öğreniyor oyuncular yeni pozisyonda oynamayı. Ama oyuncunun yeni pozisyonunu tamamen kazanabilmesi için en gerekli olan şey o pozisyonda en az 30 maç yapmasıdır. Mehmet Topal'ı stoper yapabilirsiniz mesela, ve sizin için çok daha iyi olur.

3- Anthony Annan, Per Ciljan Skjelbred ve Nicolas Otamendi'yi kaçırırsanız oyuna yeniden başlayın. Açık ve net. Annan'a DC pozisyonu kazandırıp orada oynatırsanız çok verim alırsınız, benim yaptığım gibi. Skjelbred'i MC'de oynatın, Otamendi küçük takımlarda direkt oynar; büyük takımlarda üç sene içerisinde Vidic gibi olur. Üçünü de 1-2 milyon civarı bir fiyata kapabilirsiniz.

4- Very Fluid tehlikelidir. Siz verim alabiliyor musunuz bilmiyorum ama ben Very Fluid modunda oynayamıyorum. Total Futbol (aha yine söyledim, tüh) felsefesinin bir meyvesi olan bu modda oynayacak takımı kurmak için sanırım iyi bir Arap sermayesi gerekiyor. Oyuncuların çok yönlü olması esastır bu modda oynayabilmek için. Ben Balanced seçeneğini kullanıyorum. Taktiğim iyi işliyordu; Sabri son dakikalarda penaltı yaptırmasaydı UEFA'da final oynuyordum ikinci senemde. Taktiklerde devrim olmuş zaten, çok beğendim.

5- Target Man'e güvenin. Batuhan, Dzeko, Lukaku gibi adamlar çok iş yapar. Bol bol top indirirler ve gol atarlar. Özellikle oyuna sonradan girdiklerinde çok yararlı olabiliyorlar. Lukaku'yu da kaçırmayın tabii ki; cüzi bir miktara alabiliyorsunuz, 16 yaşında olduğu için Galatasaray'a 2011'de geldi ama bu her lig için geçerli değil.

6- Galatasaray'ın gençleri müthiştir. Serdar Eylik, Emre Çolak, Semih Kaya ve Berkin Arslan. Bu dördü Galatasaray'ın geleceği. Özellikle Emre Çolak 3. sezonunuzda direkt oynamaya hazır hale gelir. Oyuncu yetiştirirken doğru mentörü seçerseniz hızla gelişirler. Emre'yi Arda'yla, Semih'i Servet'le, Serdar'ı Keita'yla geliştirin. Ufuk Ceylan'ı da Leo Franco'ya tercih edebilirsiniz ama kesinlikle tavsiye etmem. Yine de bir sene sonra direkt oynayacak duruma geliyor Ufuk.

7- Liverpool'un mu var derdin var. Merseyside'ın kırmızı yakasını adam etmek güç. Kuyt, Riera, Babel, Dossena dörtlüsüyle uğraş, doğru dürüst bütçe vermesinler, Aquilani'nin bidonluğuna başlaması için bile uzun bir süre geçsin, Gerrard yaşlanmadan şampiyonluk görmesi iyice zorlaşsın, dertler bitmiyor. Ama ilk sezonda şampiyon oldum ben, siz de yapabilirsiniz! Arap sermayesini de sömürmeye bakın, satılık listesine koyduğunuz her oyuncuya talip oluyorlar.

22 Aralık 2009 Salı

Yırtıcı vs. Bitirici



Birçok forvet tipi var futbolda: Pivot, oyun kurucu, bitirici, yırtıcı... İsteyen uzatabilir listeyi. Mevzu bu değil ama. Seçmek zorunda kalsanız "bitirici"yi mi yoksa "yırtıcı"yı mı seçerdiniz diye soruyorum. Bitiriciden kastım Trezeguet, Owen, Raul, Van Nistelrooy, Jardel tarzı; yırtıcıdan kastım Amokachi, Drogba, Rooney, Kuyt, Tevez gibi forvetler. Bir forvet hem yırtıcı hem de bitirici olabiliyor ama bu özelliklerden sadece biriyle anılanları düşünün siz. Nedir seçiminiz?

 

Bar# 5


Küçük Prens



Tencere yuvarlanıp kapağını buluyor işte. Yediğin paraların hayrını göremeyeceğinden emin ol. Küçüktün, hep küçük kalacaksın. Sana o parayı ancak şimdiki patronların verir, işini iyi yapıyorsun onların nezdinde. Emin ol ki seni seven bir tane bile insan tanımıyorum, seven birisini görürsem de nefret etmesi için elimden geleni yapacağım. En azından şu an yediğin çanağa pislemiyorsun, bu da bir şeydir unutma.

Galatasaray yönetiminin son icraatı çok fazla üstünde durulmadan hayata geçti. Ne yapıldı? Türkiye’nin en iyi, Avrupa’nın sayılı altyapılarından birinin başına yabancı getirdiler. Hollandalı Derks. Rijkaard’ın Kurs’tan hocası. Peki ne verecek? İlk icraat oldu zaten... Genç Çetin için “Yukarıya alınabilir” diye rapor verdi. Bu rapor basında da önemli derecede yankı buldu. Vay be... Yabancı hayranlığının tavanıdır bu. Yönetiminden futbolcusuna, taraftarından basınına kadar hepimizde bu hayranlık var. Yerli hoca altyapıda bir yerlerini yırtar, kimse umursamaz. Ama yabancı, “Bu genci A takıma alın” deyince işte budur... Yerli hoca oyuncusuna bir şeyler anlatır, bir kulaktan girip diğerinden çıkar. Yabancı söyler, sanki ilk defa duyulmuş gibi takdir görür. Herhalde İngilizce konuştuğu için...

Not: Yazıya tıklarsanız sizi Hürriyet gazetesinin sayfasına götürür, ona göre. Linki mecburiyetten veriyorum zaten.

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails