30 Kasım 2009 Pazartesi

Rijkaard ve ...ler


Neye güvenerek aynı şeyi savunabiliyor bu insanlar? Bunlar kendisini ne sanıyor, milyonlarla taşak geçebileceklerini kim söyledi kendilerine? "Biz kaçtı dediysek kaçmıştır, yemişim bebeğini de karısını da" deseler hangimiz şaşıracak? İnsanları buradan bunlara karşı cenk etmeye çağırsak haksız mıyız? Bunları yazan insanların barınmasına izin verdiğimiz için ne musibetler gelecek başımıza?

29 Kasım 2009 Pazar

Just Some Girl #3


Geçmiş Olsun #2




Kazım'ın sakatlığının üzerinden fazla geçmedi ki Coupet'nin sakatlık haberi geldi. Normalde bloga koymazdım aslında bu haberi ama Coupet'nin bendeki yeri özeldir; sağ panele bakarsanız görürsünüz. 7 şampiyonluğumuzun hepsinde de bulunan nadir adamlardandır Greg. Futbol hayatı tehlikede, sol ayak bileği kırılmış dünkü Auxerre maçında. Geçmiş olsun Gregory Coupet.

Geçmiş Olsun


Colin Kazım trafik kazası geçirmiş. Geçmiş olsun diliyorum kendisine. İnşallah kısa zamanda iyileşir ve bizi çıldırtmaya kaldığı yerden devam eder :)

Rijkaard ve Hayvanlar





Bu haberi yapan adama sokakta rastlasam elimden kurtulamaz. Ne düşünüyordu bu haberi yazarken, halen ne düşünüyor çok merak ediyorum. Frank Rijkaard'ın Santi isminde bir oğlu oldu - Allah anne-babasına bağışlasın- o çocuğun aklı başına gelince birisi kendisine "Baban doğumunda yanında olmak istediği zamanlar kendisini böyle suçluyorlardı Türkiye'de" dese sanırım bir daha Türkiye'ye uğramaz hayatı boyunca. Galatasaray'ın başındaki adamlar bize fazla; ısrarla kovmaya, göndermeye çalıştığımız insanların kim olduğunu ya kavrayamadık ya da sandığımızdan da aptal ve utanmaz mahluklar var aramızda.

27 Kasım 2009 Cuma

Bursaspor:1 - Galatasaray: 0




Galatasaray'ın sistemine uygun olmayan ve uymak için hiç çaba sarf etmeyen birkaç tane futbolcu var kadroda. Oyununuzu oynayamadığınız zaman saçmalıyorsunuz ve küçük düşüyorsunuz. Elano'yla Arda'nın frikikte topu birbirlerine çaresizce vermesi bunun göstergesidir. Ceza sahasında herkes beklerken onlar pas egsersizi yapıyordu adeta. Bir-iki senedir herkes Arda'nın ayağına bakardı, bundan seneler önce Hagi'nin ayağına baktıkları gibi. Artık kimsenin ayağına bakmayalım diye sistem takımı olmak istedik ve o sisteme geçişin acıları tahmin ettiğimiz boyuta ulaşmaya başladı. Yenilgi sorun değil ama Neeskens bile çıldırıyorsa durum ciddi demektir. Defansımız berbat, Gökhan Zan'ın arkasında duralım dedik ama saçmaladığı zaman değil. Bu kadar inatla çalım atmaya çalışan kaç tane stoper vardır dünyada? Servet Kalli'nin yaptığı gibi pohpohlanma istiyor, oyun tarzını önceden beri beğenmediğimn Hakan Balta ise serbest düşüşte. Galatasaray'ın İbrahim Üzülmez'i Sabri defansın en iyisi sene başından beri. Orta sahada üç ön libero kökenli oyuncu olunca üretkenlik kanatlara kalıyor, defansif açıdan güçlü dediğimiz adamlar da "biz oyun kuramaz mıyız" dercesine kendisini kaybedince bol bol kontra atak yeniyor. Mustafa Sarp da bu orta sahanın en iyisi bence. Mehmet Topal iki sezon önceki halini unutmuş, Linderoth'u beklemekten ağaç olmuşuz, Barış yetersiz. Forvet hattında Milan Baros'un yokluğu tüm planları alt-üst etti, ilk olarak Bucaspor maçında üçlü forvetin ortasında oynayan ve bir gol atan Arda bu maçta sahanın en kötülerindendi. Kewell-Keita'dan birisi takım oyununa yatkın, diğeri değil. Keita Sabri'yle uyumunu unutmuş, Kewell Nonda'dan başka partner bulamıyor. Sonradan oyuna giren Elano ve Aydın'dan birisi senelerdir bizi hayal kırıklığına uğratıyor zaten, diğeri de çoğu eski Brezilyalımız gibi sönmek üzere.

Bursaspor kontra ataklarda çok etkili, Sercan'ın harcadığı pozisyonlarda biraz daha soğukkanlı olsalardı hezimete uğrayabilirdik. Ivankov her zamanki gibiydi. Zapotocny'nin defans yönetimi, Volkan Şen'in şansı, Sercan'ın Galatasaray tandemiyle top gibi oynaması Bursaspor adına galibiyeti getiren sebeplerdi. Genelde Anadolu takımlarını tebrik etmek isterim ama bizden nefret eden Bursasporlular'ı tebrik etmiyorum (Bu yönde düşünmeyen makul Bursasporlular'ı tenzih ederim). Her maç olay çıkarma geleneklerini bu maçta da sürdürdüler. Ben Neeskens olsaydım sinirlenmekle kalmazdım açıkçası.

Galatasaray devre arasında ciddi anlamda para harcamalı. Sercan kesinlikle alınmalı bir kere. Ayağı top yapan şart değil, hızlı ve ne yapması gerektiğini bilen, zeki bir stoper alınsa yeter. Sol açık da gerekli bence, Ferhat Kiraz ya da Ahmet Arı iyi alternatifler. Caner beklenilen seviyede oynamazsa hızlı bir sol bek de alınabilir.

Rijkaard'ın takımın başında olamaması elbette yenilginin sebeplerindendir, kulübeye bakınca farklı birisini görünce yaptıklarınız da farklılaşabiliyor. Nitekim inatla sisteme ihanet etti çoğu futbolcu. Ligin en zevk veren takımından en çaresiz takımlarından birisi haline geldi Galatasaray. Sistemin oturması için birkaç kellenin uçmasının şart olduğu da anlaşıldı. Bu uğurda Deco da feda edilir sonuçta, Ronaldinho da.

Herkese İyi Bayramlar; Frank Rijkaard'ın eşine de geçmiş olsun.

26 Kasım 2009 Perşembe

Hava Topu


Manchester United: 0 - Beşiktaş: 1


Şampiyonlar Ligi'nde ilk galibiyetini Old Trafford'da Manchester'a karşı almak her teknik adama nasip olmaz. Mustafa Denizli'nin Beşiktaş'ı Galatasaray ve Fenerbahçe'den sonra Manchester'a evinde kök söktürdü. Tello'nun golünün akıllara Arif ve Bolic'i getirmemesi ne mümkün? Topla oynama yüzdeleri 63-37 Manchester United lehine. Old Trafford'da Beşiktaşlılar'ın tezahüratlarından başka duyulan "Fabian" nidaları ve kendini beğenmiş İngilizler'in ciddi sakatlıklar geçiren Beşiktaşlı oyuncuları yuhlamalarıydı. Feldkamp'ın dediği gibi Manchester United Beşiktaş'ı fazlasıyla küçümsedi ve boyunun ölçüsünü aldı böylece. Alex Ferguson son dakikalarda Evra ve Carrick'e sarılsa da Rüştü Buffon'laştı bu kez de. Spikerin dediği gibi "Kırmızı Şeytanlar'a pabucunu ters giydirdi" Beşiktaş. Helal olsun hepsine, Obertan'a yapışan İbrahim'e ayrıca helal olsun. E artık CSKA'yı da elinizden kaçırmayın bir zahmet.

25 Kasım 2009 Çarşamba

Just Some Girl #2


Le Parisien #3




#2
#1

Brothers In Arms

Mark "Koca Burun" Knopfler'ın sesinin en hüzünlü hali sanırım bu şarkıdadır. Gitarın verdiği melankoli bir yana, insanın içine işleyen sözleriyle sizi savaş alanına götüren bir şarkıdır Brothers In Arms. Gitarın girişiyle durgunlaşırsınız, sonra "These mist covered mountains, are a home now for me - Bu sis kaplı dağlar, artık benim için bir ev" sözlerini duyarsınız. Devam eder Knopfler: "But my home is lowlands, and always will be - Ama benim evim ovalardır, hep de öyle olacak." Puslu ve yavaş bir tonda söylediği sözlerle içinize zalimce işler, arada bir gitarla darbe indirir, şarkı bittiğinde sudan çıkmış balık gibi bırakır sizi.

Brothers In Arms'ın bir çok cover'ı var, hepsini dinlemedim fakat Club For Five'ın a capella'sını çok beğendim. Dire Straits'in çizgi film tadındaki klibiyle beraber koyuyorum aşağıya, buyrun efendim:






These mist covered mountains
Are a home now for me
But my home is the lowlands
And always will be
Some day you'll return to
Your valleys and your farms
And you'll no longer burn
To be brothers in arm

Through these fields of destruction
Baptism of fire
I've watched all your suffering
As the battles raged higher
And though they did hurt me so bad
In the fear and alarm
You did not desert me
My brothers in arms

There's so many different worlds
So many different suns
And we have just one world
But we live in different ones

Now the sun's gone to hell
And the moon's riding high
Let me bid you farewell
Every man has to die
But it's written in the starlight
And every line on your palm
We're fools to make war
On our brothers in arms

"Küçük" Büyük


Ben bu kadar çaresiz, bu kadar küçük bir Liverpool hatırlamıyorum, hatırlayan varsa söylesin. Şampiyonlar Ligi'nde kimsenin eşleşmek istemediği o takım gitmiş yerine bir kedi gelmiş sanki. Lyon'un Artemio Franchi'de Fiorentina'yı yenmesine bel bağlamışlardı, beklediğimiz gibi bu gerçekleşmedi. Artık Avrupa'nın daha küçük arenasındalar uzun bir aradan sonra; Gerard Houllier ile kazandıkları kupayı yeni adıyla kazanmalarını beklemek hayalcilik olur. Rafael Benitez'in eseriydi her şey, en önemlisi Şampiyonlar Ligi'ndeki dominasyon; neredeyse 20 yıldır gelmeyen şampiyonluğun tesellisi olan o performans da artık yok. Etraflıca inceleyecek kadar hakim değilim konuya ama, saçma transferler bu durumun birinci sebebidir bence. En çok İspanyol olmak üzere her milletten adam girdi kulüp kapısından içeri, çoğu kısa bir süre içinde geri çıktı aynı kapıdan. Fotoğraftaki genç gibi bir çoğu o formayı haketmediği halde giydi, giyiyor (Efendim? Gol mü attı o genç? Aman ne güzel). Kulübü mali bataklığa sürükleyen Yankiler'in de katkısı tartışılamaz ama Rafael Benitez kendi etti kendi buldu tabiri caizse. Liverpool'a özel bir sevgi beslemeyen birisi olarak bu durumları benim canımı sıkıyor, "umarım toparlanırlar" demekten başka elimden gelen tek şey birazdan yapacağım gibi FM 2010'da Liverpool'u şahlandırmak olacak.

Just Some Girl


24 Kasım 2009 Salı

Knocked Up


Blogda Apatow ekolünden bahsetmiştim daha önce. Monty Python ve ZAZ gibi ekollerin arasına girmesine az kaldı bu adamların komedisinin. İzlediğim ilk filmleri Knocked Up olmuştu, 40 Year Old Virgin'le beraber en iyi filmleridir kanımca. Ergenlik sorunları, hayatın üzerinize hızla gelişi, cinsellik gibi konuları işledikleri komedileri hem güldüren hem düşündüren tarzdadır, kendileri bunun için çok uğraşmasalar da. Mizahın amaçları arasında düşündürmek olmadığına inanan birisi olarak yapıtlarının böyle bir yönü olmasını takdir ettim her zaman.


Knocked Up, ekibin en üretken ve en komik ismi Seth Rogen ve Grey's Anatomy'nin sarışın güzeli Katherine Heigl'ın başrollerini paylaştığı, ismiyle müsemma (Kaza Kurşunu) bir film. Şişko, ağzı bozuk ama eğlenceli genç Benjamin ve hayatı Benjamin'e nazaran daha düzenli Allison bir gece kulübünde tanışırlar, çıkışta malum olayı gerçekleştirirler, küçük bir anlaşmazlık sonucu büyük bir sorunla karşı karşıya kalırlar: bir bebek. Kürtaj yaptıracak cesaretleri ve acımasızlıkları olmadığı için Allison'ın çocuğu doğurmasına karar verirler ve normal şartlarda bir araya gelmesi neredeyse imkansız olan bu iki genç bir araya gelir.



Film o kadar samimi bir havada geçiyor ki, dışarıdan bakmanız neredeyse mümkün değil. Erkeklerin muhabbetine girdiğiniz zamanlarda da, Allison'ın içinde bulunduğu aile ortamına girdiğiniz zamanlarda da hiç rahatsız olmuyorsunuz. Paul Rudd ve Apatow'un eşi Leslie Mann'in evliliği temsil ettiği ikilisinin yaşadığı kavgalar "evliliğin tuzu biberi" teorisini desteklercesine gerçekçi. Her kavgadan sonra barışıyorlar. Filmde çiftin çocuklarını canlandıranlar da Judd Apatow'un çocukları. Küçük olanı marshmallow gibi görünüyor ekranda, çok sevimli (böyle bir sempatik kız cümlesi için affedin).


Ortaya çıkan bebek sorununu halletmek için Ben ve Allison'ın izledikleri yol o kadar acemice, yaptıkları o kadar çocukça ki (ağlama-sızlamalar, sinir krizleri, Vegas'a kaçışlar) bunları izlerken hiç yabancılık çekmiyorsunuz. Bu ekip zaten bu sorunları böylesine ustaca işlediği için bir ekol haline geldi. Diğer filmlerinde de sıkılmadığınız gibi Knocked Up'ta da sıkılmıyor, aksine rahatlıyorsunuz; zira hep itilen ve ezilen tipler karşınızda, sizden daha kötü durumda olan yok, ve hayatları hiç de berbat değil.


Filmin sadece öğretici yanlarından bahsettik, biraz da asıl amacını konuşalım, yani güldürmeyi. How I Met Your Mother'ın Marshall'ı Jason Segel, Seth Rogen ve kendisi gibi bir diğer Afro-Yahudi Jonah Hill, Martin "Matisyahu" Starr ve Jay Baruchel'in oluşturduğu vurucu tim gülmekten yerlere yatırma garantisi veriyor. Özellikle Ben'in Allison'la telefonda konuşma sahnesi birkaç sene sonra bir klasik olmaya aday.


Bu müthiş komediyi izlemediyseniz, fazla beklememeniz tavsiyemdir. Hayata bakışınızı falan değiştirmeyecek, ama iki saat içinde sizi fazlasıyla eğlendireceğine emin olun. Son olarak, bu yazının Katherine Heigl'ın doğumgününe denk gelmesi benim bir planım değildi, onu da belirteyim.

Fiorentina - Lyon Maç Öncesi



"Geçen sene yaptığımız hatayı bu sene tekrarlamak istemiyoruz." diyor Claude Puel. "Gruptan ikinci çıkıp 16 takım arasından en güçlüsüyle eşleştik." En güçlüler grubu ikinci olarak da bitirebilir ama Puel'e hak veriyorum; şu kadarı da var ki o "hata"ya düşmemek çok da kolay değil. Zira karşınızdaki takım Fiorentina. Puel bunun da bilincinde tabii ki. Fiorentina'yla geçen sene karşılaşmıştık, Artemio Franchi'de 2-1 yenip Gerland'da 2-2 berabere kalmıştık. Bu akşam eğer yenersek grup birinciliği garanti, berabere kalırsak Gerland'da Debrecen'i yenmemiz halinde birinciyiz. Fiorentina'nın gruptan birinci çıkması için Lyon'u da Liverpool'u da yenmesi gerekiyor. Liverpoollular'ın kulağı bu maçta olacak, eğer yenersek Fiorentina'yı gruptan çıkmak için onların da Fiorentina'yı yenmesi yetecek; fakat berabere kalırsak -ki bence öyle olacak- bu sefer Liverpool üç farklı yenmek zorunda kalacak Fiorentina'yı. Grupta büyük bir çekişme var; Liverpool ne kadar berbat bir durumda olsa da Lyon yenilmediği takdirde son çırpınışlarla amacına ulaşabilir. Yine de ben Fiorentina'nın işi sıkı tutacağını düşünüyorum, bize yenilmeseler bile Anfield'dan bir puan çıkarırlar bence.



Fiorentina'da Mutu ve Gamberini sakat, Jovetic'in durumu belli değil. Kadro: Avramov, Castillo, Comotto, Dainelli, De Silvestri, Donadel, Frey, Gilardino, Gobbi, Jorgensen, Jovetic, Kroldrup, Marchionni, Masi, Montolivo, Pasqual, Santana, Vargas, Zanetti. 11 tahmini yapamayacağım, Fırat yapar artık onu.

Lyon'da Toulalan, Gonalons, Bodmer, Reveillere, Clerc ve Anderson sakat, sağ bekte Gassama oynayacak büyük ihtimalle. Kadro: Lloris, Vercoutre – Gassama, Cris, Boumsong, Seguin, Cissokho, Kolodzieczak – Makoun, Pjanic, Källström, Ederson, Grenier – Govou, Lisandro, Bastos, Delgado, Gomis, Tafer, Belfodil.
11 tahminim: Lloris - Gassama, Cris, Boumsong, Cissokho - Kallström, Makoun, Pjanic - Bastos, Govou, Lisandro. Ederson ve Pjanic'ten hangisi 11'de başlarsa diğeri sonradan gireceğini bildiği için çok istekli oluyor ve bu güzel bir rekabete sahne oluyor. Gomis'in sezon başında Lisandro'nun sakatlığındaki iyi performansının 11'e girebilmesi için yeterli olacağını düşünmüyorum ama 70. dakikadan sonra oyuna girişi hep iyi yönde etki yapıyor oyuna bizim açımızdan.

Maçı izlemek isteyen bu linkten kontrol edebilir yayınları. Gerçi Barcelona-Inter maçı varken iki Fiorentina ve Lyon delisinden başka izleyecek başka adam tanımıyorum ya, neyse...

23 Kasım 2009 Pazartesi

Charlie Bit Me Remix

Gözümden yaş geldi, bu ne müthiş remix'tir yahu. 13. saniyede kalbim duracak gibi oluyor gülmekten.

Galatasaray: 1 - Manisaspor: 1


Fenerbahçe puan kaybettiyse ve Galatasaray'ın o haftaki maçı Fenerbahçe'nin maçından sonra oynanıyorsa, o maçtan pek ümitli olmamak gerekir. Bu durum yine gerçekleşti, Manisaspor ASY'den bir puanı kaptı; daha doğrusu Galatasaray Manisaspor'dan bir puanı kurtardı.

Arda Turan'ın H1N1 belasından kurtulup da maç kadrosuna girdiğini öğrendiğimizde sevinçle endişeyi aynı anda yaşıyorduk; evinde izleseydi maçını daha iyiydi aslında. Ama maç 1-1 olunca kenardan o endişeli bakışlarını görmek içimizde derin bir yerleri titretti açıkçası. Bu çocuk sahadaki biz, bundan kimsenin şüphesi olmasın. Duygusallığı bir kenara bırakalım şimdi ve maça geçelim. Keita'nın 11'de başlamaması, Elano'nun sağ kanattaki etkisizliği, orta üçlünün pozisyon üretmedeki kısırlığı ve tandemin bıkmadan usanmadan sisteme uymamak istemesi beraberliği getirdi Galatasaray adına. Galatasaray'ın oyun sisteminde orta üçlü presi görünce dağılıveren bir yapıda ne yazık ki; Mehmet Topal soğukkanlılığı olmayan bir oyuncu; Ayhan iyice yavaşladı ve oyun zekası da artık pek güven vermiyor, Mustafa Sarp bu üçü arasında en iyisi ama yetenekleri sınırlı bir oyuncu O da; kazanma hırsı ve oyun zekasına karşın tekniği çok zayıf. Kewell bu sezon en çok bu maçta zorlanmıştır sanırım, birçok pası kontrol edemeden Manisasporlular'a kaptırdı. Sistemin oturması konusunda sezon başından beri söylediğimiz şey sabretmek gerektiği. Biz sabrediyoruz ama Servet'in ve Gökhan'ın da sabretmesi lazım. Belki teknikleri zayıf olduğundan top şişiriyorlar fakat müsait pozisyonda bol bol uzun pas denedikleri de vaki. Bu alışkanlıklarından kurtulmaları, Sabri'yi örnek almaları gerek.

İleride Baros'un yokluğu ciddi anlamda aksatıyor pas trafiğini; Nonda daha iyi paslar atsa da defansı yıpratacak koşular yapamıyor ve çevikliği kalmamış artık. Devre arasında Sercan mı gelir, yoksa Serkan Çalık mı monte edilir buraya bilemiyorum ama acil bir çözüm şart. Orta üçlüde Barış olsaydı farklı olabilirdi, Linderoth da girince üç defansif orta sahayla oynadık ve iyice kısırlaştı üretkenliğimiz. Elano'nun ortaya geçmesi başka bir alternatifti ama Keita'nın girişi Elano'nun çıkışı oldu; ben hala ısrarla sol açıkta oynaması gerektiğine inanıyorum Elano'nun. Galatasaray'ın sorunları çok, sistemin oturması konusunda ciddi anlamda sıkıntılar var, sakatlıklar aynen devam ediyor, kart cezaları da cabası. Devre arasına kadar bir şekilde yoluna devam edecek takım, tek temennimiz mevcut oyun planından ödün vermeden oynamaya devam etmeleri oyuncuların; sisteme uygun oyuncu alınması da gerekir ama çözülmesi gereken daha büyük sorunlar var. Bu sorunlardan birisi de taraftar. Çok güzel bir bestemiz var, Nevizade Geceleri isminde. Galatasaray taraftarının You'll Never Walk Alone'u olacak diyoruz, ama Liverpool taraftarı o marşı maçın başında söyler; canı her istediğinde değil, o yüzden efsanedir. Bizim tribünden rastgele yükseliyor "giden her sevgiliniiin" diye 5 dakikada bir. Güzel bir şey yapmışız işte, illa bokunu çıkarıp da değerini düşürmeye gerek yok; kaldı ki takımı ateşleyen bir melodi de değil. "Laylalaylalaylaaylaaay"a hiç girmiyorum, duyduğum an kan beynime sıçrıyor zaten. "Dört sene üstüste şampiyon olduk" ayrı hikaye zaten, 10 sene oldu be o şampiyonluklardan bu yana, yeni şeyler bulun artık. Galatasaray tribünü zaten eleştirilmesi gereken önemli bir konu fakat içinde bulunanların eleştirmesi daha doğru olur; ben gördüğümü yazabilirim sadece.

Son olarak, Manisaspor'u tebrik ediyorum; hiç bırakmadılar mücadeleyi, fazlasıyla hakettikleri puanı aldılar, bravo.

Köprünün Altından Çok Sular Geçti


Dün Tottenham Wigan'ı 9-1 yenerek 32 sene içindeki en iyi performansını ortaya koydu; Jermain Defoe 5 gol birden attı, Andy Cole ve Alan Shearer'la paylaştı bu rekoru. Premier Lig'de en son 9 golü Manchester Old Trafford'da Ipswich Town'a atmıştı. Bu sezon mükemmel bir performans sergileyen Defoe'yu yere göğe sığdıramıyor Harry Redknapp. "O müthiş bir bitirici. Diğer forvetlere bakın; Wayne Rooney komple bir oyuncu ama konu bitiricilik olunca Defoe en iyisi." diyor. Owen yokken bol keseden sallamak kolay diyebilirsiniz, haklı da bulabilirsiniz Redknapp'i; o size kalmış. Ben bu müthiş skorla alakalı söylediklerini yazacağım. Redknapp 1983'te Bournemouth'un başında teknik direktör olarak çıktığı ilk maçta 9-0 yenilmiş Lincoln City'ye; şöyle demiş bu maçtan sonra. "Hocalarının ne hissettiğini anlayabiliyorum, benim takımım ilk maçında dokuz gol yemişti. Lincoln City ligde birinciydi ve oyuncularının kramponları vardı. Biz o kadar fakirdik ki kauçuk ayakkabı bile giyemiyordu oyuncularım, naylon ayakkabılarla oynadılar; ısınmaya çıktıklarında bile dengede duramıyorlardı. Ama bu 1200 maç önceydi tabii."

"Şartlar eşit olduğunda 9 gol atmak gibisi yok" demek istiyor sanırım.

22 Kasım 2009 Pazar

Jimmy and Sandra



Jimmy Fallon'ın tüm kariyeri boyunca yaptığı en çılgın harekettir bu herhalde. Çoğu zaman olduğu gibi yine komik değil ama şaşırtıcı.

21 Kasım 2009 Cumartesi

Rhone Derbiciği


Lyon bu akşam 20.00'de küçük bir derbiye çıkıyor Grenoble Foot 38'le. Saint-Etienne gibi Grenoble da Rhone bölgesi takımı olduğu için bu maç bir derbi statüsü taşıyor ama sanmıyorum ki bir Marsilya ya da Saint-Etienne taraftarı gibi olsun Grenoble taraftarı Lyon karşısında. Bu sezon galibiyetleri yok henüz (Lyon'a karşı hiç galibiyetleri yok), ligin son sırasındalar ve Lyon'a karşı patlamaları olası tabii ama ben pek ihtimal vermiyorum buna. Maçın da bir derbi havasında geçeceğini beklemiyorum, Marsilya ve Saint-Etienne maçlarını görmüş birisi olarak. 20 bin kişilik Stade des Alpes'in atmosferi nasıl olacak bakalım.

Lyon'da Boumsong sakatlıktan çıktı ve oynamaya hazır. Anderson, Reveillere, Gonalons, Bodmer ve Toulalan sakat; Cissokho cezalı. Sol bekte Brezilya milli takımında İngiltere'ye karşı sol bek oynayan Michel Bastos'u görebiliriz, Kallström de başka bir alternatif tabii ki burada. Puel sene başından beri 4-3-3 oynamaya çalışıyor, sakatlıklar sağolsun istediği gibi oturtamadı düzeni. Çoğu maçta bozdu dizilişi mecburen, bu akşam istediği 4-3-3'ü oynatabileceğini düşünüyorum. Grenoble'ı küçümseyip de orta ikiliye Ederson ve Pjanic'i yanyana koyarsa orta saha çöker. Makoun ve Kallström'ün yanında Pjanic idealdir bence. Ederson sol açıkta oynamayı beceremezse Lyon'da iş yapamayacak bu gidişle; keza Pjanic'in de daha defansif oynamaya alışması lazım.

Lyon 3-1 gibi bir skorla alır maçı tahminim. Klasik Fransız böbürlenmesine kapılıp da Grenoble'ı küçümsemezlerse tabii. Lloris sana diyorum yavrum!

Edit: Lyon'un 11'i belli oldu: Lloris - Clerc, Cris, Boumsong, Kolodzieczak - Makoun, Kallström, Ederson - Govou, Lopez, Delgado. Bastos'u kesinlikle sol bekte oynatmayacak gibi görünüyor Puel bu gidişle. Pjanic'in yerine Ederson'u koyarak da bir şans daha vermiş Brezilyalı'ya.

Liz


Kadınlar her yeri güzelleştirdikleri gibi futbolu da güzelleştiriyorlar. Elizabeth Lambert'ı bu teoriyi çürütmek için kullanabilirsiniz ama ben kendisinin teorimi güçlendirdiğine inanıyorum. Bende mi bir sorun var bilmiyorum ama bu kadına hasta oldum.

20 Kasım 2009 Cuma

Marsilya:1 - PSG:0


Domuz gribi salgını yüzünden bu akşama ertelenmişti Fransa'nın en büyük derbilerinden olan bu maç. İki takım taraftarı da birbirlerinden ölesiye nefret eder. Bu akşam sahada iki futbolcu eski takımlarına karşı oynadı: Sakatlanan M'Bia'nın yerine giren Edouard Cisse ve Gabriel Heinze. Heinze 25. dakikada kullanılan frikikte Diawara'nın altında kaldı ve top kafasına çarparak kaleye gitti. Gördüğüm en acayip gollerden birisi oldu bu gol. Maç o dakikaya kadar olaysız ve zevksiz geçiyordu; Laurent Duhamel daha ilk dakikalarda yaşanan küçük çaplı gerginliği yatıştırarak olayların büyümesine izin vermedi. Golden sonra belli bir oyun planı olmayan PSG iyice ümitsizliğe kapıldı. Mevlüt'ün dönüşüyle bu kadar top şişiriyorsa bu takım, Kule Hoarau'nun dönüşüyle ne yapacak merak ediyorum.


Mevlüt çok yanlış kullanılıyor PSG'de; kenardan ortalarla beslenmiyor, hep derinden gelen hava toplarını indirmeye çalışırken neredeyse her takımda bir tane olan kendinden uzun siyahi güçlü stoperlerle uğraşmak zorunda kalıyor ve yeteri kadar deplase olamıyor. Sessegnon, Galatasaray'da Elano'nun oynadığı mevkide oynayınca olumlu bir şey yapamadı, Luyindula'nın ezdiği toplar da bunlara katılınca PSG hak etmediği maçı kaybetti. Marsilya'da Valbuena'nın topla müthiş hızlı ve tehlikeli oluşu sonuç getirmedi, PSG'de Sakho'nun yerinde müdahaleleleri ve defansa önderlik edişi de takdire şayan. Rekor bir bonservisle gidebilir birkaç seneye kadar. Marsilya 22 puanla 4. sıraya yükseldi, PSG 16 puanla 13. sırada. Yarın Lyon Grenoble deplasmanına gidiyor, Bordeaux da Valenciennes'i konuk ediyor kendi sahasında. Lyon-Bordeaux çekişmesine katılan Auxerre'in konuğu ise Monaco; Marsilya yarışı kızıştırdı.
Maçtan iki ayrıntı; Laurent Duhamel'in kardeşi Stephane Duhamel yan hakemlerden birisiydi. Hatem Ben Arfa tribündeydi ayrıca, İngiltere'den talipleri olduğu söyleniyor; muhtemelen gidecektir ara transferde, eğer bu sorunları çözemezse, zira Gerets'le de iyi değildi arası.

Fransa - İrlanda: Henry, Keane ve Platini


İrlanda ilk maçtaki skorla bitirince Stade de France'daki 90 dakikayı, yıllarca konuşulacak bir olayın vuku bulacağından hiçbirimizin haberi yoktu. Henry maçın sonlarına doğru ofsayt olan pozisyonda topu elle düzeltip Gallas'a asist yaptı ve milyonlarca hayranını büyük hayal kırıklığına uğrattı. Arsenal'i, Barcelona'yı ya da Fransa'yı sevmeyen insanların bile takdir ettiği ve sevdiği Henry sonlarına yaklaştığı kariyerine büyük bir leke bıraktı bu hareketiyle şüphesiz. Sonrasında söyledikleri ise daha büyük rezalet, "ben hakem değilim" demesi sıvama bölümü olmuş resmen. Bir özür dile yahu en azından.

Tabii bu skandaldan sonra insanlar Henry'ye tepkilerini sert bir biçimde gösterdi haklı olarak, hatta bazıları Maradona'nın da aynısını yaptığını söyledi, Henry'nin pişmanlığını öne sürerek O'nu savunanlar da oldu. Yaptığının elle tutulacak bir tarafı yoktur (vardır aslında), düpedüz sahtekârlıktır bu ama kimseyi de asmaya gerek yok. Platini'ye sallayanlar var yahu, "istediği oldu, Fransa Dünya Kupası'nda" diyerek. Tamam da, bu adamın kaç senedir istediği olsa, iki hakem daha görev yapsa sahalarda, Fransa gidemeyecekti bu sefer de. Platini çoğu Fransız gibi böbürleniyor bazen ama Henry'nin elle attığı gol yüzünden de asılmaya mahkum değildir. Ben avukatı değilim, beni rahatsız eden şeyi söylüyorum sadece.


Gelelim Henry'ye, asisti yapınca hiç de beklendiği gibi başını eğip yürümedi, arkadaşlarının sevinçlerine katıldı hatta. Maç sonunda çöküp kalması pişmanlığına bir delalet mi, yoksa rol mü kesiyor bilemeyiz. Bundan emin olmamamın sebebi birkaç sene önce bir İspanya maçında Puyol'un sertliklerini görmeyen hakemi kandırmak için hiçbir şey yokken elini yüzüne götürüp yere yığılmasıdır Henry'nin. "Baktım hakem görmüyor, ben de bir şeyler yapmam gerektiğini düşündüm" diyerek anlatmıştı hatta o dakikaları Titi. ultras Movement'ta hakeme topun eline değdiğini söylediğini okudum, bilemiyorum doğru mu, kaynak görmek lazım.

İrlanda maçın tekrarını istiyor ama bunun mümkün olacağını hiç sanmıyorum zira ne kadar büyük olsa da meydana gelen şey bir hakem hatasıdır, bu da maç tekrarını gerektirmez. Ayrıca Roy Keane'in darbesi de İrlandalılar'ın aleyhine olur bence. Keano "Gürcistan'ı haksız penaltıyla elediğimizde kimse maçın tekrarını istemedi" ve "Henry'ye ceza sahasında o kadar fırsat veren defansı konuşmak lazım" minvalinde konuştu. Basın toplantısında çoğu zaman yaptığı gibi bol bol azarlamış yine önüne geleni, izlemek için tıklayın. İrlandalılar hiç hoşnut değil ama söyledikleri doğru Keane'in. Tabii ki 2002'de kendisine yapılanlardan dolayı kuyruk acısı olduğunu da söyleyenler çıkacaktır, belki de öyledir bilemiyorum; nitekim kendisi de konuşmasında bundan bahsediyor.

Fransa Dünya Kupası'na gidecek, tek temennim Cezayir'in yeni Senegal olmasıdır. Golü de eski Marsilyalı Ziani atar inşallah.

Halet-i Ruhiye


Trainspotting'de Ewan McGregor'un canlandırdığı Mark Renton'a benziyorum şu an çoğu yönden. Benim İngiltere'm neresi olacak merak ediyorum.

18 Kasım 2009 Çarşamba

Arda ve Hayvanlar


Arda'da H1N1 virüsü tespit edildi. Kaptan'a geçmiş olsun öncelikle, şimdi asıl mevzuya gelelim. Fırat Twitter'da yazınca gördüm ve sigortalarım attı tabiri caizse. Alışmıştık bunların birçok icraatine ama bir insanın ölmesini isteyen nasıl bir mahluktur aklım almıyor. Ben de Yasin Çakmak'tan, Emre Belözoğlu'dan, Pepe'den nefret ediyorum ama ölmelerini isteyemem normal şartlarda. Arda ne yaptı ki size, Avrupa'da "Turkish Iniesta" yakıştırmaları mı rahatsız etti, yoksa İsviçre veya Çek Cumhuriyeti maçlarındaki performansı mı?

Aynısı Galatasaray'da var mı peki? Olmaz mı, kendi takımında oynayan Elano'nun annesine küfreden adam Alex'in ya da Carlos'un annesine laf etmeden durabilir mi? Gökhan grip olsa, aynısı bizden de çıkar, onların da insan olduğuna inanmam zaten. Taraftar forumda böyle der, yorumcu TV'de "takip ederim, kıstırırım" der, futbolcu takım arkadaşının ayağını kaydırmaya çalışır, sonra "Niye güzel futbol izleyemeyiz Türkiye'de" diye sorarız bir de.

17 Kasım 2009 Salı

GS Bonus







No Al Calcio Moderno mu dedi birisi? Aman ha...

Meriç Tunca


Dünya yüzünde ne kadar başarılı olan bir Türk varsa, ne kadar isminden söz ettiren bir Türk varsa, onun gönül verdiği takım mutlaka Fenerbahçe'dir.

"Otur bir soluklan yeğenim" mi desek, "ne içtiysen aynısından" mı desek bilmiyorum. Ekşi Sözlük tarzıyla devam edelim; bunu yazan şunu da yazdı: Galatasaray bir işi de kendi becersin.

Moussa Sissoko


Fransa çıkışlı "sisoko"lardan birisi daha gümbür gümbür geliyor. Mohamed Sissoko Liverpool'da kendini gösterdikten sonra o müthiş fiziğinin asıl takdir göreceği yere, Juventus'a gitti iki sezon önce. Sonra Aly Cissokho'yu parlattı Porto, ve Lyon'a kendi zehrinden tattırdı. Üçüncü Sissoko ise Moussa ismindeki genç. Toulouse altyapısında yetişen Moussa geçen sezon 35 maça çıktı, bu sezon henüz 12 maçta oynadı ve 6 golü var. Lyon'un bir gol geriden gelip çevirdiği maçta çok güzel bir gol atmıştı Sissoko. Peşinde kimler var bilmiyorum ama birkaç seneye kadar Arsenal'in kadrosunda görürsek şaşırmayacağımız kesin. Juve'deki Mali milli takımını seçti, Moussa da Mali asıllı fakat tercihi Fransa'dan yana oldu; şimdiden iki maça çıktı kendisi Maviler'le.

15 Kasım 2009 Pazar

Audrey #2


Audrey #1

Elano ve Serhat

Dün akşam İspanya-Arjantin maçını izlerken yorumcu Serhat Ulueren'den şöyle bir şey duydum: "Bu arada Galatasaray'ın beğenmediği, oynatmadığı Elano bir asist yaptı Brezilya milli takımında."

Hani derler ya sabaha mı bırakırsın diye, öyle işte.

14 Kasım 2009 Cumartesi

Chao Grey Bir Yaşında


Tam bir sene olmuş bu blogu yazmaya başlayalı. Kafamda ne varsa hepsini insanlarla paylaşmaya çalıştım, ne düşünüyorsam çekinmeden söyledim, kendimi fazlasıyla kaptırdım. Yaptığın işe verilen güzel tepkiler koltuğunu kabartıyor, seni motive ediyor. Diğer blog yazarlarından farkım nedir bilmiyorum ama, her gün bilgisayarın başına oturup da bloga ne yazacağım konusunda endişe etmek beni çok mutlu ediyor. Şartlar elverdiği sürece devam edeceğim, Allah utandırmasın...

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails