31 Ekim 2009 Cumartesi

Sinan Bolat

Konuşsana birader.

Haldun Üstünel


Daha önceden sormuştum "Haldun Üstünel: Demogog mu Taşı Gediğine Koyan mı?" diye. Kendisini çok severiz, fakat bazen gerçekten talihsiz laflar çıkıyor ağzından. Yakın zamandaki açıklamalarındaki çoğu tepkisi güzel, fakat bazı laflarından ben utandım açıkçası. Fenerbahçe'nin 10 senedir kurduğu üstünlükten bahsedilip de bizi Ali Sami Yen'de son 10 senedir iki kez yenmelerini kimsenin konuşmadığından dem vurmak maalesef ezikliktir; bunu üzülerek söylüyorum. Arda'ya destek çıkması güzel fakat bu sene kesin şampiyon olacağımızı iddia etmesi gereksiz bir baskı. Kendisinin Galatasaray sevgisi ve mütevaziliği beni çok etkiliyor, zaten bize kendisini sevdirmesi de bu yüzden; ama artık bu tarz açıklamalara son vermesi hepimizin yararına olur bence. Konuşmasında çoğu yerde haklı, Bünyamin Gezer'le ya da Arda'yla alakalı sözleri güzel. Benim bahsettiklerim şu ikisi:


Hayal kurmak, hayalperestlik ve vaat yok. Bizde gerçek var. 18. şampiyonluk kupası Mayıs ayında Galatasaray’ın müzesinde olacaktır. Bundan kimsenin şüphesi olmasın. O kupa Ali Sami Yen’de havaya kalkacak.

Bugün 9 senede Ali Sami Yen Stadı'nda Fenerbahçe’nin iki galibiyeti var. Onlar niye yazılmıyor. Bu konu işlenmiyor.

Oha, çüş, yuh!


Fotoğrafa ya da buraya tıklayın ve açılan sayfadaki videoyu izleyin. Ne yorum yapacağım, ne hakaret edeceğim. Ha, başlıkta yazdıklarım mı? Onlar en hafifleridir...

30 Ekim 2009 Cuma

Mevlüt ve Aulas


Fransa-Türkiye maçının devre arasında, Gerland'ın koridorlarında Jean-Michel Aulas beni görmeye geldi ve transferimle alakalı seçimimi yapıp yapmadığımı sordu. O'na kafamda PSG'nin olduğunu söyledim. O da bana: "Sana bir ipucu: Biraz bekle." dedi. İki gün sonra öğrendim ki Lyon 10 milyonluk bir teklif yapmış. Sochaux beni en yüksek teklifi verene satmak istiyordu. Ama benim kafamdaki kulüp Paris Saint-Germain'di. Birkaç kez telefonda konuştuğum Antoine Kombouare'ye ihanet etmiş olacağımı düşünüp teklifi reddettim.

Mükemmel İkili #13


29 Ekim 2009 Perşembe

Kasım 2008'den Ali Ece'ye


Bir seneye yakın bir süredir yazdıklarım yüzünden birçok kişinin nefretini, birçoğunun da sempatisini kazandım. Sebep olduğum zaman zaman yükselen tansiyon blogun şöhretini arttırırken hakaret ve nefreti de arttırdı. Tarafsızlık çok acayip bir olgu, en doğru olanı oymuş gibi görünmesine rağmen insanlar taraflılığın cazibesine kapılıyor çok kez. Sonuçta taraftarlık bu, adı üstünde. Ben de bu kolay yolu seçtim blogumda.

Frank Rijkaard'ı savunurken ben, şöyle bir yorum gelmişti: "Herkese ne kadar vuruluyorsa O'na da o kadar vurulacak. Kimseye torpil yok. Rijkaard Galatasaray'da olduğu için savunuyorsunuz kendisini, diğer hocaları da savunmayınca pek samimi olmuyorsunuz." Ben profesyonel bir futbol yorumcusu değilim, takımına aşık bir aptalım sadece. Galatasaray'a ne zaman saldırılsa, can havliyle savunmaya çalışıyorum takımımı. Sorun da burada belki de, insanlar benden Uğur Meleke olmamı bekliyor bazen.

"Fenerbahçe'ye sallama" ithamlarına gelirsek, ben kesinlikle Fenerbahçe camiasına düşman değilim (Tabii ki başarılı olmaları pek işime gelmez). Gökhan Gönül'ü, Uche'yi, Hooijdonk'u, Carlos'u ya da Oğuz Çetin'i Fenerbahçeli olmalarına rağmen seven birisiyim. Tek derdim benim takımıma saldıranlarla. Eğer bir de bu saldırılar sinsice gelirse, o zaman çıldırıyorum.

Fenerbahçe camiasının Galatasaray'dan nefret ettiği iddiama gelelim. FB camiasının genelinde bu nefretin var olduğu bence son derece aşikar. İstisnalar kaideyi bozmuyor ne var ki, Galatasaray'a da diğer takımlara baktığı gibi bakan yüz binlerce Fenerbahçeli vardır illa ki, ama azınlıktalar. Bu durumun tersi ise Galatasaray camiası için geçerli bence, Fenerbahçe'den ölesiye nefret eden Galatasaraylılar da bizim camiada azınlıkta kalıyor. Bu iddiama istediğiniz yakıştırmayı yapın; kuru iftira, bakar-körlük ya da ezilmişlik. Ama siz de düşünün, etrafınıza bakın, benim gördüğümü göreceksiniz eminim ki. Sonuçta ben kamuoyu yoklaması yapmadım, anketler düzenlemedim, bu iddiam gözlemlerime dayanıyor. Ezeli rakibi UEFA'dan elenince resmi sitesinde "UEFA finali biletleri bizden" mesajı yayınlayan, ezeli rakibinin en büyük başarısına tesadüf yakıştırması yapan, ve "gerçek Fenerli" olmayı Galatasaray'a gol atmaya bağlayan (temcit pilavı gibi oldu bu da, ama gerçek) bir camia Fenerbahçe camiası. Peki Galatasaray'da ne var? Galatasaray'da var olup da genelde kabul edilmeyen şey şu: "Kadıköy korkusu". Her seferinde neredeyse mehter marşları eşliğinde gidip hezimete uğradıktan sonra geliyoruz. Kabul etmemiz gereken, Fenerbahçe'nin evindeki hakimiyeti (ki ben bunu hiç reddetmedim, her ne kadar birçok dış sebebi olduğuna inansam da). Şunu da belirteyim; Rıdvan Dilmen, Ercan Saatçi gibi isimleri sırf Fenerbahçeli olduğundan dolayı bağrına basan Fenerbahçeliler hiç de azımsanacak sayıda değil. Yahu bu adamlar "sarı-kırmızı-bir de sahadaki yeşil eşittir PKK" diyebilecek kadar densiz, "Nerede ha o Neeskens'in not defteri, ha?" diyebilecek kadar fanatik. Hıncal Uluç, Osman Tamburacı ve bilumum fanatik Galatasaraylı yazarları bağrına basabilen kaç tane Galatasaraylı var deseniz, ben on tane gösteremem (Herkesin örnek alınabilecek bir yönü olduğuna inanan birisiyim. Ahmet Çakar, Selçuk Yula, Adnan Aybaba'nın bile örnek alınabilecek bir yönü vardır, kim bilir. Bu yüzden Hıncal Uluç'tan alıntı yaparım bazen).

Buradan vizyon mevzuuna geçelim, ben de dahil çoğumuzun diline doladığı. Galatasaray bu sezon Frank Rijkaard'ı takımın başına getirerek niyetini en başından belli etti: Geleceğini kurtarmak. Zira birçok kişi kabul etmese de Frank Rijkaard şu anki Barcelona'nın mimarlarındandır ve Messi, Ronaldinho gibi yıldızlar kendisinin elinde parlamıştır. Kendisinin yönetiminde ortalığı kasıp kavuran Giovani dos Santos ve Bojan gibi gençlerin şimdi daha kötü performans göstermesi bir rastlantı değildir herhalde. Fenerbahçe'nin hamlesi ise 3 sene üstüste şampiyonluk sözü doğrultusunda Christoph Daum'u göreve getirmek oldu. Şampiyonluk için biçilmiş kaftan olan adam Daum'dur, ama Hıncal Uluç'un da dediği gibi bu hamle Fenerbahçe'nin vizyonunun bir tezahürüdür. Arif olan kişi iki takımdan hangisinin daha büyük vizyona sahip olduğunu anlar. "Önce yerel başarı, sonra Avrupa" mantığı ise büyük bir yalandır; zira hedefini yüksek tutacaksın ki elde ettiklerin daha fazla olsun. Avrupa'yı düşünüp ona göre hareket edersen, yerel lig ayaklarının altına seriliverir.

Galatasaray'ın bu hamlesi ne kadar ümit ve heyecan verici olsa da, büyük fedakarlık istiyordu. Zira Rijkaard'ın Barcelona'da yaşadığı sıkıntılar biliniyordu (Nou Camp'ta Real Madrid'e yenilmek, ilk yarıyı puan tablosunun diplerinde tamamlamak ve Avrupa'dan erken eleniş). Barcelona yönetimi sabrının meyvelerini toplamaya devam ediyor. Biz Galatasaraylılar olarak, Türkiye'de Rijkaard'ın bu yönde çok az destek göreceğini bildiğimiz için ziyadesiyle endişelenmiştik. Nitekim bu endişelerimizin yersiz olmadığını gösterdi Hıncal Uluç ve Rıdvan Dilmen gibi yazarlarımız. Kimisi "evine git" dedi (Frank'in cevabı "umarım evim burası olur" oldu buna), kimisi "B planı yok bu adamın" dedi. Biz blog yazarları olarak olanca gücümüzle ulaşabildiğimiz herkese sabır aşılamaya çalıştık, çalışıyoruz ve çalışacağız da. Her neyse, Galatasaray sezona bomba gibi başladı, oyunu zevk veriyor, yediğinden fazla atıyordu. Bu noktada Skibbe'ye teşekkür etmek boynumuzun borcudur. Lincoln-Arda-Kewell-Baros dörtlüsü özelinde başlattığı pas ve akıl futbolunun temellerini attı Alman hoca, ayrıca takımı da alan savunmasıyla tanıştırdı. Rijkaard'ın işini çok kolaylaştırdı Skibbe, yeniden teşekkürler güzel insan. Sonra, Galatasaray çok doğal olarak puan kaybetti, ve Kadıköy deplasmanında 10 senedir yaşanan senaryoda başrolü paylaştı Fenerbahçe'yle.


Son günlerde eleştiriler çok yoğun şekilde geldi, Hollandalı da çıldırdı son basın toplantısında, "taktik konuşmak isteyen teknik direktörlük kursuna gitsin" diyerek. İşte bu zor günlerimizde TV ekranlarında Rijkaard ve ekibine gereken sabrı gösteren ve bunu telkin eden tek insan olan (en azından benim öyle gördüğüm) Ali Ece'ye sonsuz teşekkür ediyorum tüm Galatasaraylılar adına. Uzun girizgahı da bu yüzden yazdım, Ali Ece'ye teşekkür edişimin sebebi Galatasaray'ı değil, güzel futbolu savunmasıdır. Hani ben Galatasaraylı olduğumdan savunuyor ve korumaya çalışıyorum ya takımımı, Ali Ece gibi aileden Beşiktaşlı birisi de bağıra bağıra Frank Rijkaard'a gereken sabrı göstermemizi söylüyor TV'de. Kendisine yeniden teşekkür ediyorum tüm Galatasaraylılar adına.

Son olarak; evet Galatasaraylı oluşumun Rijkaard'ı bu kadar ateşli savunmamda büyük payı var. Ama benim asıl amaçlarımdan birisi de futbolu güzelleştirmeye çalışanları korumaktır. İki sene önce Fenerbahçeli arkadaşlarıma "ulan hala buradasınız, gidin Zico'yu görün Samandıra'da" demiştim, sezonun fotoğrafı olarak seçtiğim fotoğrafın başrolünde Roberto Carlos vardı. Keita'yı attırmış olmasına rağmen hiç kızamadığım Carlos'un halen Türkiye'de olması benim için büyük gurur kaynağıdır. Kimseyi inandırmak zorunda değilim aslında, ama çok rahatsız oldum bu ithamlardan. Yine de takdir edersiniz ki radarlarım Galatasaray yönünde daha çok çalışıyor.

Ekim 2009

27 Ekim 2009 Salı

Happy Birthday #31


John Marwood Cleese

27 Ekim 1939, Weston-Super-Mare, Somerset, England, UK

Marsilya Ruleti


Çok yakın dostum Ömür de blog yazmaya başladı. Futbol ağırlıklı olarak her telden yazmaya çalışacak. Çok okuyan, çok araştıran, çok soran bir adamın elinden çıkan bu blog eminim ki birkaç ay içerisinde çok iyi bir konuma gelecektir. İzleyin, izlettirin...

Marsilya Ruleti

Not: Kendisi takım tutmuyor desek yeridir.

Mükemmel İkili #12


Alex Ferguson ve Paul Ince

26 Ekim 2009 Pazartesi

Hatırlatma


Sevgili Galatasaraylılar!

Aklınızı başınıza alın, şu an tüm dünyanın gıpta ile izlediği Katalan takımının mimarlarından birkaçının sizin takımınızın başında bulunduğunu unutmayın, takımınıza desteğinizi kesmeyin. Bu adamları kaç senede bir görürüz Allah bilir. Bunu iyi değerlendirin, lütfen onları koruyun. "Adamlar nefes alsa 'ne güzel nefes alıyor' diyeceksiniz", "Sıçsalar bokunu yiyeceksiniz" diyerek kışkırtanlara kulak asmayın, geleceğinizi kurtarın.

Arda'nın Geleceği


Arda Turan'ı öz kardeşim gibi seviyorum. Çoğu Galatasaraylı da kendisini çok seviyor, bundan eminim. Zaten bu yüzden şimdilerde kendisine sitem edenler çok, ben de sitem etmiştim Arda'ya; geçen seneki Antalyaspor maçından sonra. Ama şimdi daha iyi anlıyorum kendisini.

O'na Küçük Metin dedik, Sahadaki Biz dedik, Sipsi dedik, bağrımıza bastık. Yenilgiden sonra ağlayan, "Allah bana Fenerbahçe formasını nasip etmesin" diyen bir adam O, bizden biri. Bundan kimse şüphe etmesin. Ha belki bundan 15 sene sonra Arda da çıkıp Galatasaray'a kin kusacak, ben buna ihtimal vermemekle beraber şu anların tadını çıkarmak istiyorum.

Arda baskı altında dağılmayan, mental olarak çok güçlü bir genç. Azimli, hırslı ve akıllı. Her zaman derim, konu baskı olduğunda Arda Beckham'la yarışır. Baskı büyüdükçe daha iyi oynar ikisi de. Ama gelin görün ki Arda Kadıköy deplasmanlarında dut yemiş bülbüle döner. İşte bu da tamamen akıl hocaları yüzünden. Beraber takım otobüsünün arkasında 10 numaralı oyuncunun ücretini konuştuğu adamlardır Arda'nın bu halde olmasının sebebi. Bir oyuncunun bu kadar zeki olup da "Milliyetçi birisi olarak yerli hoca tercihimdir milli takımda" diyecek kadar basiretsiz açıklamalar yapması başka şekilde açıklanamaz. Arda'nın akıl hocalarını acilen değiştirmesi gerekiyor. Bunun için de yurtdışına gitmesinden başka çözüm göremiyorum. Zira burası kendi çöplüğü, kendisi Galatasaray'ın kaptanı, gelene çok kolay dinletir sözünü. Ama dışarıya gittiği zaman takımın bir parçası olmayı, antremanlarda ekstra çalışmayı, milliyetçiliğin işe yaramadığını görür. Arda'nın daha fazla kalması hem kendisine, hem bize zarar verecek. Çünkü Galatasaray'daki temizlik tam olarak bitmiş değil. Gizli kapaklı işler çevirenler şu an kulüpte olmasa da, bu işlere şahit olanlardan en çok sözü geçen futbolcu hala Florya'da. Arda'dan böyle şeyler beklersiniz ya da beklemezsiniz orası ayrı, ama eninde sonunda olacak olan bu. Gattuso ve tayfası, Terry ve tayfası nasıl oluyorsa, Arda ve tayfası da olur. Onlardan tek farkları olur bu tayfanın, yaşadıkları yer. Çünkü burası Türkiye. Burada günü kurtarmak makbuldür.

Fenerbahçe: 3 - Galatasaray: 1

Fenerbahçe'yi yenebileceğimize dair ümitlerimin olmasının en büyük sebebi, bu saltanatta bizim adımıza baş rol oynayan futbolcularımızın artık kulüpte olmamasıydı. Psikolojik baskıyı iliklerinde hisseden bu oyuncularımız boş yere ortalığı geriyor, zaten genellikle sinirle hareket ettiklerinden dolayı da maçın sonucuna doğrudan etki ediyorlardı. Aslına bakarsanız Arda, Sabri ve Ayhan da bu jenerasyondan sayılır. Arda tamamen etkilenmişti o havadan, Ayhan da Arda kadar olmasa da etkilenmişti, en az etkilenen ise Sabri'ydi; zaten Rijkaard yönetiminde mental olarak müthiş bir gelişim gösterdi bu sene, şaşırmadım.


Fenerbahçe maçının anlamının sadece 3 puan olduğunu anlamak şart Kadıköy'de kazanmak için, ve bizim futbolcularımız seneler geçtikçe baskı altına giriyor. İşte tam da bu yüzden, bu atmosferlerde bulunmuş, soğukkanlı ve provoke olmayan oyuncuların oynaması lazımdı bu derbide. Rijkaard'ın Arda yerine Kewell'la başlamaması bu açıdan bir hatadır. Kader Keita'nın ise haftalar önce Sancak'la girdiği mücadelenin devamının geleceği gün gibi aşikardı, emeline ulaşan Carlos oldu. Kendisi sarı kart görürken, Keita'yı attırarak büyük bir hasar verdi Galatasaray'a. Roberto Carlos tecrübesinde ve zekasında bir adamdan da bu beklenirdi zaten.


Fenerbahçe'nin golü erken bulması (12. dakikada) alıştığımız bir durum, gol ofsayttı ama Hakan Balta'nın Alex'e eskortluk yapmasının mazereti değil bu durum. Hemen her Kadıköy maçında olduğu gibi dün akşam da inanılmaz bir mücadele gösterdi Fenerbahçeli futbolcular. Son dakikaya kadar koştular, müthiş pres yaptılar. Leo Franco'nun, Keita ve Arda'nın kendilerine olan güvenlerini kaybetmelerini sağladılar. Bunlara Emre ve Cristian'ın çirkeflikleri de eklenince Galatasaray oyununu oynayamadı. Maç öncesinde demiştik, yapılması gereken tek şey oyunumuzu oynamaktı. Nitekim 25-30. dakikaya kadar doğru dürüst pas yapamadık, bol bol top şişirdik ve panikledik. Tabii ki bunda Milan Baros'un sakatlanması aslan payını hakediyor. Sercan'ı almak hayati önem taşıyordu işte bu yüzden. Baros iki ay yok, Nonda bu sistemde kesinlikle Baros'un vazifesini göremez, bakalım neler olacak? Maça dönelim, Gökhan Zan'ın Beşiktaş'taki müthiş seyirci baskısından dolayı tam performansıyla oynayamadığı biliniyor, aynı şekilde Kadıköy'deki baskıda da çuvalladı. Şimdiye kadar pasları ve oyun görüşüyle bana zaman zaman Pique'yi hatırlatmıştı Gökhan, dün akşam ise çok top şişirdi ve topları gelişigüzel uzaklaştırma yoluna gitti. Evet, o müthiş baskı altında kaleciye dönmek de riskliydi ama oyun planının çökmesi daha mı iyiydi onu tartışmak lazım. Her ne kadar sonradan biraz toparlansa da, Gökhan baskı altında nasıl oynadığını bir kez daha göstermiş oldu.


Arda Turan'ın diğer derbilerde ve ASY'deki FB maçlarında nasıl oynadığını biliyoruz ama Kadıköy'de ben o süper çocuğu göremiyorum hiç. Abilerinden az şey öğrenmediği belli. Biraz da "ecnebi" abilerinden bir şeyler kapar inşallah. Topları bol bol ezdi, bomboş durumdaki arkadaşlarına pas vereceği yerde driplinge kalkıştı, top kaptırdı ve mücadelesi zayıf kaldı. Yurtdışına gitme zamanı geldi de geçiyor. Hem de öyle büyük takımlara değil, Aston Villa, Everton gibi orta sıra takımlara da razı olması gerekir; eğer yeni Hasan Şaş olmak istemiyorsa.

Hakem hakkında söyleyecek pek bir şey yok, artık Türkiye'de hakemler TV ekranlarında kameralara Robert de Niro tarzı bakışlar atan Erman "Hoca"yı örnek alıyor belli ki. Maça damgalarını vurmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Niyetinden şüphe ederim falan demeyeceğim, zira birkaçı hariç çoğunun niyeti belli. İçinde sabah sabah stop lambası yanmayan arabayı durdurup da "çorba içmedik daha" diyebilen insanların bulunduğu bir mesleğe mensup olan Bünyamin Gezer'den Collina olmasını da beklemiyordum (namuslu polisleri tenzih ederim). Elano'dan ağzının payını aldı zaten. Maçın içine tam anlamıyla sıçtı. Bir dahaki maçımıza bizi korur herhalde, sağolsun şimdiden(!).


Fenerbahçeliler "bir kere de tebrik edin be kardeşim" diyorlar; tebrik edecek ne var ben göremiyorum. Müthiş mücadeleniz takdire şayandı ama, hakemin kafasını yaran, iki golü ofsayttan ve penaltı olmayan pozisyondan atan, oyuncuları kışkırtan, ayak kıran adamları mı takdir edelim? Bizden sahte objektiflik beklemesin kimse, gördüğümüzü yazıyoruz. İddiamızı da devam ettiriyoruz: "Fenerbahçe camiası Galatasaray'dan nefret ediyor."

Ben mi? Ben sadece benden nefret edenden nefret ederim.

25 Ekim 2009 Pazar

Maçın Kahramanları


Liverpool:2 - Manchester United: 0


Liverpool için kader maçıydı bugünkü Kızıl Derbi. Şahlanmaya geçtikleri maç olarak tarihe geçmesi muhtemel, Gerrard'sız devirdiler Manchester'ı. Reina-Johnson-Agger-Carragher-Insua-Benayoun-Lucas-Mascherano-Aurelio-Kuyt-Torres 11'iyle başladı Liverpool maça. Benayoun her ne kadar sağ kanattan yaptığı driplinglerin sonunu getiremese de Torres'e asist yapmayı başardı 65. dakikada. Gole Rafael Benitez'in sevinmemesi ilginç bir ayrıntı. Lyon maçından sonra suyunun iyice ısınmaya başladığını hisseden bir hoca için bu normal ama, ben kovulacağına inanmıyordum. Zira hem kredisi taraftarda sonsuz, hem de kendisini kovmak çok pahalıya patlayacak. Bu galibiyetle bir nefes almıştır, ama yine de bu sezon Gerrard'la Torres'e bağlı Liverpool'un güzel günler görme ihtimali; birkaç sezondur olduğu gibi. Benitez belki de bu yüzden heyecanını kaybetmiş gibi görünüyor. Liverpool'a büyük başarılar kazandırmış olmasına rağmen ne istediği gibi bir kadro kurabildi, ne de ligde iddialı bir konuma gelebildi. Şampiyonluk hasreti de her sene baskıyı artırıyor. Bu maçtan sonra şahlanıp da sezon sonuna kadar bir seri yakalarlarsa eğer bu hayal gerçek olabilir tabii ki.


Manchester United ise Van der Sar-O'Shea-Vidic-Ferdinand-Evra-Giggs-Carrick-Scholes-Valencia-Berbatov-Rooney 11'iyle çıktı sahaya. Derbi havası bir yana, Liverpool'u Anfield'da yenebilecek kadroydu bu fakat Berbatov takımın hızını fazlasıyla kesince ataklar sonuç vermedi. İlk yarıda ciddi bir bölüm karşılıklı doldur-boşaltlarla geçti, sonra da sıkıcı bir oyunla bitti zaten. İkinci yarıya Liverpool çok daha fazla motive olmuş bir şekilde çıktı; bir kontratakla da golü buldular. Golde Liverpool'da oynamamasını düşündüğüm Benayoun'un müthiş pasını klas bir vuruşla ağlara gönderen Torres Liverpoollular'ı sevince boğdu ama 25 dakika diken üstünde durdu taraftarlar. 90+6'da Manchester'ın topluca yüklenmesinin cezasını ise Torres'in yerine oyuna giren ve yine Liverpool'da olmayı haketmeyen N'Gog kesti.


Gerrard takıma katılınca kesinlikle daha iyi olacaktır Liverpool, ama takımın üstündeki müthiş psikolojik baskıya sebep olan Chelsea ve Manchester puan kaybetmedikçe şampiyonluk hayalden de öte. Son olarak, tribünde maçı izleyenler arasında Hyypia ve Kenny Dalglish; sahada da yine balonlar vardı.


Derbi Pazarı


Bugün dünyada dört tane büyük derbi var: Liverpool-Manchester United, Fenerbahçe-Galatasaray, Marseille-PSG, River Plate-Boca Juniors. Bizimkinden başlayalım.

Kiminin haftalardır, kiminin aylardır, kiminin günlerdir beklediği güne girdik sonunda (kiminin yıllardır beklediği gün de olabilir tabii ki). Boğaz Derbisi bir dünya derbisidir, bazıları kabul etmese de. Evet belki dünyada bizden başka izleyen çok az, ama bu bir mazeret değil. Tüm bir ülke nefesini tutuyor, yankısı haftalarca, bazen yıllarca geçmiyor bu derbinin. O yüzden, ben her zaman dünya derbileri arasında ilk beşe gireceğine inanmışımdır bizim derbinin. Maç öncesi inceleme yok; Fener'de tek eksik Deivid; Galatasaray'da eksik yok. Rüyamda 5-2 yenildiğimizi gördüm, hadi hayırlısı. Rijkaard'ın 10 senelik saltanatı yıkabileceğine inancım tam; baştan Galatasaray'ın yenileceğine inanıp da maç seyretmedim zaten hiç. Ayrıca o jenerasyondan da kimse kalmadı futbolcuları stres altına sokacak davranışlarda bulunan. Yapmamız gereken tek şey, baskı altına girmeden Panathinaikos'a, Benfica'ya, Hertha Berlin'e karşı nasıl oynuyorsak öyle oynamak. Bu maçla alakalı emin olduğum tek şey, Keita ve Sabri'nin Fener'in sol kanadını felç edeceği; inşallah yanılmam.


Saat 16.00'da Liverpool-Manchester United maçı var ki İngiltere'nin en büyük derbisi desek yeridir. Aynı şehrin takımları olmamalarına rağmen "kim daha kızıl" mücadelesi veren iki devin karşılaşması Liverpool açısından hayati önem taşıyor. 1986'dan beri hiç 4 kez üstüste maç kaybetmemiş olan Liverpool'u Lyon Salı günü yenerek buna bir son vermişti (ahları tuttu, o başka). Rafael Benitez'in işine son verilmesi gündemde olsa da taraftarın İspanyol'a desteği tam. Geçen sezon Old Trafford'da 4-1 yenilen Manchester Liverpool'dan bunun acısını çıkaracaktır tahminim. Bu derbide tarafım yok, iki takımı da severim ama Liverpool'un kazanması daha güzel olur.


22.00'de Olympique de Marseille-Paris Saint Germain maçı var ki Fransa'nın en büyük derbisi olarak nitelendirilir Le Classique. Bu iki takım da aynı şehrin takımı değillerdir, rekabetin sebebi de kuzey-güney çekişmesidir. Mevlüt Erdinç'in oynayacak duruma gelmesi benim için çok önemli. Marsilya'ya gol atması çok güzel olur, çünkü Mevlüt çocukluğundan beri PSG'lidir. Maçı Kanal A'da izleyebilirsiniz. Fener'i yenersek büyük bir zevkle televizyonun karşısında olacağım, yenemezsek ikinci yarıya hazır olurum herhalde. Tarafım Mevlüt'ün tarafıdır.


Son olarak da River Plate-Boca Juniors derbisinden bahsedelim. 21.15'de başlayacak Superclasico'yu NTV Spor yayınlıyor. Her zaman zirvede kalmayı başaran bu derbide tarafım Boca Juniors Riquelme'den dolayı. Oynayacak mı hiçbir fikrim yok ama oynaması çok güzel olur; ne var ki maçı izleyemeyeceğiz kendi derdimizle uğraşacağımız için.

Not: OM-PSG maçı domuz gribi tehlikesinden dolayı ertelendi. PSG'li Mamadou Sakho ve Ludovic Giuly'ye geçmiş olsun. PSG'liler 72 saat karantinada kalacak.

Nice: 4 - Lyon: 1


Kanal A Bordeaux'nun maçını vermişti, o yüzden izleyemedim maçı. 1995'ten beri yenilmediğimiz Nice 4 gol atarak hezimete uğrattı bizi. Ayrıca en son 4 gol yediğimiz zaman da bundan 4 sene öncesiydi. İnsanlar Anfield Road'da Liverpool'u yenen takımın ligde böyle bir yenilgi almasına şaşırmıştır ama ben hiç şaşırmadım. Liverpool'un hali ortadaydı zaten. Bunu bilmelerine rağmen Nice deplasmanını gözleri kapalı geçeceklerini sanan Lyonlular'ı bekleyen büyük bir sürpriz vardı: Eski Lyonlular. Fotoğraftaki Hellebuyck, Mounier ve Remy Lyon'u perişan etti. Lloris'in sakatlığında kaleyi devralan Vercoutre'nin de hiç şansı yokmuş; ikinci golü izleyince bana hak vereceksiniz. Sakatlıklar geçen seneki gibi aynen devam ediyor; Galatasaray çok şükür iyi şimdilik, inşallah Lyon'da da aynısı olur da orta saha oyuncuları asıl yerine geçer; kale yeniden güvenli hale gelir ve ideal kadroyla maça çıkılır.

24 Ekim 2009 Cumartesi

Arda'nın Düğünü


Nasıl bir evlilik diye düşündün mü hiç?

Güzel şaşalı bir düğün yaparız, Allah izin verirse. Belki Ali Sami Yen'de yaparız, Nevizade Geceleri çalarken Ali Sami Yen'de düğünü patlatırız. Kim bilir belki de tribünlerde 25 bin kişi, masalar sahanın ortasında, güzel sanatçılar... Hem konser hem Nevizade Geceleri eğleniriz işte!

22 Ekim 2009 Perşembe

Rekabet


Fenerbahçe'yi Kadıköy'de neden yenemediğimizin özetidir şu fotoğraf. Sadece Fenerbahçe logosu var biletin üstünde gördüğünüz gibi. Bu nefret sayesinde bu rekabette her zaman öndeler. Tersini iddia eden?

Foto Kaynak

Not: Fazla büyüttüğümü cidden düşünen varsa gerçek Fenerbahçeli olmak için ne yapmak gerekiyor bir hatırlasın.

Not 2: Hayatımda maça bir kez gittim ve gördüğüm bilette iki tarafın da logosu vardı. Araştırmadan yazmış olabilirim, ama kimsenin de haddini aşmaya hakkı yok. Etraflıca araştırma yapmayıp da kirliliğe sebebiyet verdiğim için özür dilerim.

Bar #4

21 Ekim 2009 Çarşamba

Kül ve Ateş


Dün gece Lyon'un Anfield Road'da 1-0 geriden gelip çevirdiği maçı ben izleyemedim. Hadi Lyon'u geçtim, benden başka çok az kişinin umrundadır bu maç. Ama Nou Camp'ta Barcelona'yı deviren golü atan Gökdeniz'i de izleyemedi binlerce kişi. Bu sırada Star TV'de ne mi vardı? Başlıkta yazıyor.



18 Ekim 2009 Pazar

Lyon: 0 - Sochaux: 2

Maç yazısı falan yok, videoyla yetinin. Clint Baba topu ilk kez görmüş gibi bu arada.

Mükemmel İkili #11


Hiç uğurlu gelmedi ama yine de hoşgeldi Clint Eastwood. Sochaux'ya 2-0 yenildiğimiz maçta başlama vuruşunu yaptı. Aulas'ın keyfine diyecek yok her zamanki gibi. "Lyonlular Fransa'nın Kayserilileri mi acaba" diye düşündürüyor bu adam bana.

17 Ekim 2009 Cumartesi

Gerland'da Bir Efsane


Bu akşam saat sekizde Gerland'da oynanacak Lyon-Sochaux maçının başlama vuruşunu Clint Eastwood yapacak. Kanal A maçı vermediği için internetten izlemeye çalışacağım, kısfmet.

15 Ekim 2009 Perşembe

Usta Sen Ne Yaptın Yahu?


"Frank Rijkaard bugüne kadar ne yapmış ki? Çok başarılı bir hoca değil bence. Barcelona'yı geçen sezon 35 yaşında bir adam da şampiyon yaptı. Rijkaard'ı kim istedi? Sevilla istedi de, geri çevirip mi Galatasaray'a geldi?"

Klişe ama güzel: Ne içiyorsan aynısından bize de ver.

14 Ekim 2009 Çarşamba

Angut #2


Çünkü Ercan Saatçi'yi kendisine neden tepki gösterildiğini bilmezmiş gibi savunabilmek ancak bu sıfatı hak eder.

Edit: Bu postu atmışım zamanında... Angut #2 oldu haliyle şu an okuduklarınız.

11 Ekim 2009 Pazar

Cem Dinlenmiş

Yiğit Özgür'ün yeri ayrıdır ama Cem Dinlenmiş'den de bahsetmek lazım. Penguen'de başladığı haftadan beri kalitesini hiç düşürmedi Cem Dinlenmiş. Orta sayfadaki genelde 6 karikatürlük köşesinin yanısıra "Her Şey Olur" isimli politik köşeyi çiziyor kendisi. Yiğit Özgür önderliğinde birkaç çizer Uykusuz'a geçince Penguen almayı bıraktım, arada bir elime geçince de Cem Dinlenmiş'in köşesine göz attım her seferinde; hala müthişti. Umarım böyle korur çizgisini, gerçekten özel bir tarzı var.



Benzemez Kimse Sana #17


Joseph Gordon Levitt ve Heath Ledger (RIP)

10 Ekim 2009 Cumartesi

Ercan Saatçi ve Tencere-Kapak İlişkisi


Ercan Saatçi Hürriyet gazetesine spor koordinatörü olmuş. Birkaç gündür bunu protesto edenler var, ben hiç birisine katılmadım. Çünkü biliyorum ki tencere yuvarlanır kapağını bulur. Galatasaray'ın yaptığı koreografiyi yeşil zeminle birleştirip PKK'yı gören, bu arada o renklerin bir arada Fenerbahçe armasında bulunduğunu hatırlamayacak kadar kör olabilen bir adamın (adam dedim) Hürriyet gibi ilkeli bir gazetede yüksek mevkilere gelmesi çok normaldir. Damatlığı mı? Hayır canım, alakası yok. O'nda bu yetenek varken... Hatırlatmaktan hiç usanmadığım üstad Peyami Safa'nın Hürriyet'le alakalı sözleriyle başbaşa bırakayım sizi:

Geçen gün bir davette salondan içeriye, moda mecmualarından birinin renkli kapağından fırlamış, genç, güzel ve süslü bir kadın girdi. Tavuskuşu kadar süslü ve kibirliydi. Fikir bahislerine karışmıyor, karışmak zorunda kalırsa yavan şeyler söylüyordu. Fakat sinema, Hollywood, moda, Amerika ve sevişme bahisleri açılınca, şirin bir mahalle kadını gibi bülbül kesiliyordu. Çiklet çiğnediği için Türkçeyi ağzında yuvarlayarak Amerikan şivesiyle konuşuyordu.

Onun süslerini, bütün vücudunu kaplayan cici bici donanmasını, fikir seviyesinin düşkünlüğünü ve amiyane sevimliliğini görünce hatırıma Hürriyet gazetesi geldi. Bu kadın onun canlı sembolü gibiydi.

10 Tarantino Silahı


10. Pedofili

O-Ren Ishii'nin çocukluğunun uzakdoğu çizgi filmi tarzında anlatılması Tarantino'nun güzel bir jestiydi Kill Bill vol. 1'de. O-Ren 11 yaşındayken anne-babasını öldürten mafya babasından intikamını aldı. Kullandığı silah ise pedofili, yani sübyancılıktı.




9. Viski-Puro İzmariti İkilisi

O-Ren Ishii'nin öksüz ve yetim kalmasının hemen ardından bu cinayetleri işleyen mafyanın adamlarından birisinin, evi terkederken viski şişesine gözü takılır ve önce şişeyi tabancayla patlatır; ardından puro izmaritine bir tekme atar ve evi yakar. Etkileyici...


8. Boru

Adamım Dublör Mike Death Proof'ta ikinci denemesinde başarılı olamamıştı. Kızları kovalarken bir anda kovalanan durumuna düşmüş, kolundan vurulmuştu. Arabayı durdurup kafasını toplamaya çalışırken de kızlar arkadan gelmişti. Tam burada Zoe'nin elindeki uzun boru çok işe yaramıştı; tüm nefretiyle vuruyordu Mike'a.


7. Çivili Tahta Parçası

Gelin'le Gogo Yubari'nin uzun süren dövüş sekansı Gogo'nun ölümüyle bitiyor. Ama bu ölüm ne bir tabancadan, ne "kalp patlatan vuruş"tan, ne de bir samuray kılıcından geliyor. Gogo'yu öldüren, kafasına saplanan çivili bir masa ayağı.



6. Kaya Tuzu

Gelin, uyuz görünen ama öldürme içgüdüsünü kaybetmemiş Budd'ı temizlemeye gittiğinde kendisini bekleyen tehlikeden haberdar değildi: Tüfeğe doldurulmuş kaya tuzu. Aslına bakarsanız bu kaya tuzunu gerçekte ne olduğu hakkında tam olarak bir bilgim yok (Tuz memleketi Çankırılıyım ama sanıyorum o kaya tuzu bizim kaya tuzu değil, belki de öyledir bilemiyorum) ama Gelin'in duyduğu acıyı ekran başında neredeyse duymam yetti de arttı.




5. Mısır Gevreği

Kara Mamba Bakırkafa'nın işini bitirmeye gittiğinde dövüşlerini küçük Nikki yarıda kesmişti. Sonra Gelin'e bir kahve ikram etmek için mutfağa çağırdığında; Vernita kurnazlık yapıp mısır gevreği kutusunun içinden ateş etmişti Sarışın Savaşçı'ya. Akabinde bıçağı göğsüne yedi. Gevreğin markası ise Kaboom'du. Manidar.


4. Yanar-Döner Topuz

Gelin Gogo'nun biletini kesmeden önce bayağı bir uğraştı liseli kızımızla. Bu dövüş
sırasında Gogo'nun bıçaklı topuzu başroldeydi. Neredeyse, Gelin'i öldürüyordu ama, bkz. 7 numara.



3. 1970 Chevy Nova

Bir araba nasıl ölümcül bir silaha dönüşebilir? Eğer ölüm geçirmezse dönüşür. Aslında arabalar her zaman potansiyel katillerdir ama genelde içindekileri de öldürürler. Dublör Mike'ın 1970 model Chevrolet Nova'sı böyle bir araba değil.



2. Hattori Hanzo Kılıcı

"İşte ben keskin diye buna derim" diyordu Budd Gelin'i bayıltıp kılıcı 1 milyon dolara satmak üzere Elle'e telefon açtığında. Hattori Hanzo'nun yeminini bozduktan sonra bir ayını alan kılıcın icraatleri çok: Favori Tarantino hatunlarımdan Sofie Fatale'i tavuğa çevirdi, O-Ren'in canına kıydı, Crazy 88'i ve onlarca kişiyi doğradı.


1. Beş Noktalı Kalp Patlatan Vuruş

İşte bir numara. İhtiyacınız olan tek şey eliniz. Vücuttaki beş noktaya yapılan vuruşlarla hasmınızın kalbini birkaç saniye içinde patlatıyorsunuz. Pai Mei'nin bunu kimseye öğretmemesinin tek bir sebebi olabilir: Yanlış "ellerde" kullanılmasına engel olmak. Gelin istisnaydı, çünkü öldüreceği sıçan devasaydı.


Not: 5 Noktalı Kalp Patlatan Vuruş'un daha fazla fotoğrafını koymak isterdim ama DVD yan çizdi maalesef.

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails